Kısırlık yüzünden KOCASI tarafından SATILDI, ama kimsenin BEKLEMEDİĞİ anda ODUNCU kadını SAHİPLENDİ
.
.
Satılmak İstenen Kadın ve Oduncunun Mucizesi
Anadolu’nun sert rüzgarlarla kavrulan, yazları kurak, kışları dondurucu soğuklarla geçen bir köy vardı. Bu köyün adı dilden dile değişirdi; kimi ona Yukarı Oba derdi, kimi Camlı Köy. Ama asıl mesele, taş evlerinin duvarlarında değil, insanların birbirlerine biçtiği değerlerde gizliydi.
O yıllarda bir kadının kıymeti çoğu kez karnında taşıdığı evlatla ölçülürdü. Doğuramayan kadın, ömrünü damgalanmış bir hayatla gölgede geçirirdi. Selin’in hikayesi de böyle bir köyde başlardı.
Selin, köyün en güzel kızlarından biriydi. Uzun örgülü saçları, buğday tenine yakışan kara gözleri vardı. Çocukluğunda dere kenarında oynarken herkes “Bu kız büyüyünce köyün en talihlisi olacak” derdi. Oysa talih bazen insanın yüzüne gülüyor gibi görünür, ama ardında acımasız oyunlar saklardı.
On sekizine geldiğinde ailesi onu köyün zengin ailelerinden birinin oğlu Halil’e verdi. Halil iri yarı, sert mizaçlı bir adamdı. Babası köyde sözü geçenlerden biriydi. Selin başta kaderine razı olmuş, yuvasını kurmak için çabalamıştı. Ama evliliklerinin üzerinden üç yıl geçtiğinde köyde bir söylenti yayıldı: “Selin’in rahmi kurumuş, çocuk veremiyor.”
O yıllarda tıp bilgisi yok denecek kadar azdı. Kısırlığın kadın mı erkek mi kaynaklı olduğunu kimse bilmezdi. Ama köyde kimse Halil’e bakmazdı. Çocuk yoksa suç kadında aranırdı. Erkek asla kusurlu olamazdı; toplum öyle inanırdı.
Selin ne kadar dua etse, ne kadar çare arasa da yıllar geçmiş, kucağına hiç bebek alamamıştı. Başta kaynanası teselli eder gibi yapmıştı: “Sabret kızım, Rabbim nasip ederse olur.” Ama zaman geçtikçe sabır yerini zehire bırakmıştı: “Sen ne işe yararsın Selin? Oğluma soy veremeyen gelin gelin midir? Evimin bereketi kaçtı seninle.”
Halil de başlarda sessiz kalırdı. Ama köydeki erkeklerin alaycı bakışları, kulağına fısıldanan sözler onun gururunu yaralıyordu. Bir gün, bahar ayının serin bir sabahında Selin tandır başında ekmek yapıyordu. Hamurun kokusu havaya karışırken Halil içeri girdi. Yüzü asık, gözleri öfkeyle kıvılcımlanıyordu.
“Yeter artık Selin!” diye bağırdı. “Üç yıldır bekledim. Sen bana ne verdin? Soyum devam etmeyecek mi? İnsan içine nasıl çıkacağım?” Selin başını eğdi, elleri hamurun içinde titriyordu. “Elimden geleni yaptım, hekimlere de gittik…” Sözü bitmeden Halil’in tokadı yanağına indi. O tokat sadece yüzünü değil, kalbinin en derin yerini de yaralamıştı.

O günden sonra Selin için hayat bir zindana döndü. Kaynanası her gün laf dokundurur, komşu kadınlar arkasından fısıldaşırdı. Çarşıya çıktığında kadınların bakışları beline kayardı; sanki gözleriyle rahmini delip eksikliğini hatırlatırlardı. Bir gün köy meydanında yaşlı bir kadın yanındakine yüksek sesle söyledi: “Yazık Halil’in boyu devam etmeyecek. O kız var ya, kurumuş ağaç gibi.” Selin duymamış gibi yürüdü ama kalbi bin parçaya ayrılmıştı.
Aylar geçti. Halil’in ailesi sabrını tamamen yitirmişti. Bir akşam, büyük odada toplandılar. Sobanın alevleri kıvılcımlar saçarken kaynana söze girdi: “Oğlum, artık bu böyle olmayacak. Selin’i daha fazla evimizde tutamayız. Kısır karıdan bize hayır gelmez. Hem köyün dedikodusu da bitti artık. El alem diline doladı. Bizim soyumuzun devamı için başka yol var.” Halil başını salladı. Sonra babası ağır bir sesle konuştu: “Komşu köyde Hüseyin Ağa var. Hayvan tüccarı, zengin adam. Karısı öldü, çocukları yok. Yeni bir kadın istiyor. Selin’i ona verelim. Hem başımızdan kurtuluruz, hem de üç beş kuruş kazanırız.”
Sözleri ağır bir kaya gibi düştü odaya. Selin kapının arkasında tesadüfen bu konuşmaları duyuyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Onlar onu insan değil, satılacak bir mal gibi görüyorlardı. O gece sabaha kadar uyuyamadı, yorganın altında gözyaşlarına boğuldu. Ellerini açıp rabbine yalvardı: “Allah’ım, ben ne yaptım da bu cezayı çekiyorum? Benim tek suçum çocuğumun olmaması mı? Bana merhamet et.”
Sabah olduğunda karar çoktan alınmıştı. Halil sert bir sesle Selin’e haber verdi: “Toparlan. Seni Hüseyin Ağa’ya verdik. Yarın gideceksin. Direnirsen de faydasız. Bu evde artık yerin yok.” Selin’in dünyası başına yıkılmıştı. Çaresizlik içinde bavulunu toplarken annesinin yıllar önce verdiği küçük bir seccade eline geçti. Ona sarıldı, gözyaşlarını silip kalbine bastı. Belki de tek sığınağı oydu.
Ertesi gün köy meydanında bir at arabası hazırlandı. Selin’i bir çuval gibi arabaya bindirdiler. Köylüler merakla izliyordu; kimi alaycı, kimi acıyan bakışlarla. Ama kimse çıkıp da bu haksızlık demedi. Çünkü herkes susmayı öğrenmişti.
Araba köy yolunda sallanarak ilerlerken Selin pencereden uzaklara baktı. Ağaçların dalları rüzgarla savruluyor, kuşlar özgürce uçuyordu. O ise zincirli bir kuş gibiydi. Tam o sırada yolun kenarında, odun yüklü bir eşekle ilerleyen bir adam dikkatini çekti. Adamın kolları güçlüydü, sırtında baltası vardı. Saçları dağınık, yüzü güneşten yanmıştı. Ama gözlerinde derin bir merhamet parlıyordu. Bu adam köyün oduncusu Adem’di.
Adem arabayı görünce durdu, Selin’in gözleriyle buluştu. O an Selin’in kalbinde bir şey kıpırdadı. Gözlerindeki çaresizlik Adem’in içine işledi. Arabanın üzerindeki genç kadının mal gibi satılıp götürüldüğünü anlamak zor değildi. Adem elindeki baltayı yere bırakarak arabaya doğru yürümeye başladı.
Halil öfkeyle bağırdı: “Çekil yolumdan oduncu. İşimiz acele.” Adem’in gözleri Halil’in gözlerine dikildi: “Bu kadın nereye götürülüyor Halil?” Halil hırladı: “Sana ne? Bizim işimiz, bizim namusumuz. Çekil git.” Adem yavaş adımlarla arabaya yaklaştı, Selin korkuyla Adem’in yüzüne baktı. Adem arabaya yaslanarak Selin’e seslendi: “Bacım, nereye gidiyorsun?” Selin cevap vermedi, gözleri doldu.
Halil araya girdi: “Bu kadın artık benim karım değil. Onu Hüseyin Ağa’ya götürüyorum. Satacağım.” Adem’in kulaklarında bu söz bir çığlık gibi yankılandı. “Kadın satmak. Bu cümle onun vicdanında bıçak gibi saplandı. Kadın mal değildir Halil.” dedi Adem. “Bu yaptığın zulümdür.”
Halil öfkeyle kamçısını kaldırdı: “Haddini bil oduncu. Yolumdan çekilmezsen seni de ezer geçerim.” O anda köyden birkaç kişi koşarak geldi. Meydanda olanları görüp toplanmaya başlamışlardı. Herkes merakla bakıyordu.
Adem bir adım geri çekildi ama gözlerini Halil’den ayırmadı. Sonra herkesin ortasında yüksek sesle konuştu: “Ben bu kadını bırakmam. Zulmünüze göz yummam.” Herkesin şaşkın bakışları arasında Adem arabaya yöneldi, Selin’in kolunu tutup onu indirmeye çalıştı. Selin şaşkınlıktan dona kalmıştı, kalbi deli gibi çarpıyordu. Adem’in eli sıcaktı, güçlüydü. O an ilk defa biri onun için ayağa kalkmıştı.
Halil öfkeyle Adem’in üstüne atıldı, ikisi boğuşmaya başladı. Halil iri yapılıydı ama Adem ormanın sertliğinde yoğrulmuş bir bedene sahipti. Birkaç hamlede Halil’i yere serdi. Adem Halil’in yakasına yapıştı: “Bir daha bu kadına el sürmeyeceksin. Anladın mı?” Halil nefes nefese yerde debelenirken hırladı: “Sen kimsin ki benim karıma sahip çıkıyorsun?” Adem ayağa kalktı, kalabalığa dönerek gür bir sesle söyledi: “Kadın kısır diye satılmaz. İnsan mal değildir. Bu zulme kim ortak olur?”
Kalabalık başını öne eğdi, kimse cevap veremedi. Adem Selin’in elinden tutarak onu arabadan indirdi. Selin’in ayakları toprağa değdiğinde dizleri titriyordu. Sanki yıllardır zincirlenmişti de ilk defa özgürlüğe adım atıyordu. “Gel bacım.” dedi Adem yumuşak bir sesle. “Artık yalnız değilsin.” Selin gözyaşlarını tutamadı, Adem’in yüzüne baktı. O bakışta güven vardı, belki ilk defa hayatında gerçek bir merhamet görüyordu.
Adem, Selin’i köyün kenarındaki kulübesine götürdü. Küçük, mütevazı bir evdi. İçeride basit eşyalar vardı; bir ocak, eski bir masa, iki tahta iskemle, köşede kilim. Ama o evin havasında huzur vardı. Orman kokusu, çam reçinesinin ferahlığı, dışarıdan gelen kuş cıvıltıları. Selin kapıdan içeri girerken utangaçtı, “Ben yabancı bir erkeğin evine geldim. Ya bana zarar verirse?” diye düşündü. Ama Adem’in tavırlarında tek bir kötülük emaresi yoktu. “Korkma.” dedi Adem. “Bu evde sana kimse el sürmez. Misafirim olacaksın.”
O gece Selin kulübenin köşesinde serilen yatakta uyumaya çalıştı. Ama gözleri tavana kilitlenmişti. İçinde korku, umut, belirsizlik vardı. Bir yandan “Köy ne der? Halil peşime düşer mi?” diye düşünüyordu, diğer yandan Adem’in cesareti aklından çıkmıyordu. Adem ise ocak başında oturmuş ateşe bakıyordu. “Ben ne yaptım? Bütün köyü karşıma aldım. Halil benden intikam alacak.” diye geçirdi içinden. Ama sonra Selin’in gözlerindeki çaresizliği hatırladı. “Yine olsa yine yapardım.” dedi kendi kendine.
Günler geçtikçe Selin Adem’in evinde kendini daha huzurlu hissetmeye başladı. Adem ona yük olmadı, işlerinde yardım etti. Ormandan odun getirirken Selin evde yemek yaptı. İlk defa biri onu işe yarar hissettirmişti. Bir akşam Selin cesaretini toplayıp konuştu: “Neden yaptın bunu Adem? Neden benim için herkesin karşısına çıktın?” Adem sessizce ateşe baktı, sonra derin bir nefes aldı: “Çünkü gözlerinde annemin gözlerini gördüm. Annem de zamanında zulme uğramıştı. Babam ölünce herkes ona sırtını çevirmişti. Ben küçüktüm, elimden bir şey gelmedi ama yüreğimde hep bir yara kaldı. O gün arabada seni görünce o yarayı yeniden hissettim. Yemin ettim, bir daha gözümün önünde kimseye zulmedilmeyecek.”
Selin’in gözlerinden yaşlar süzüldü. İçinde yıllardır gizlediği bir duygu kabardı: Değer görmek. İlk defa bir erkek onun kısırlığını değil insanlığını görmüştü.
Köyde dedikodular bitmiyordu. Herkes Adem ile Selin karı koca gibi yaşıyor diye konuşmaya başlamıştı. İmam bile Adem’i uyarıya geldi: “Yaptığın iş doğru değil. Kadını evine aldın, milletin diline düştün. Ya nikah kıy ya da bırak gitsin.” Adem başını eğdi ama cevap vermedi. Selin ise içten içe korkuyordu. Ya Adem de benden çocuk isterse, yine aynı acıyı yaşarsam…
Ama günler geçtikçe Selin ve Adem’in arasında güven ve sevgi filizleniyordu. Halil’in intikam planları ise köyde sinsice yayılıyordu. Bir gece Halil kulübeye saldırmaya kalktı, ama Adem’in hazırlıkları sayesinde başarısız oldu. Adem, Selin’i korumak için her şeyi yaptı.
Sonunda Halil köyden uzaklaştı. Köy halkı Adem’i sadece garip oduncu değil, cesur bir adam olarak görmeye başladı. Selin ve Adem kulübelerinde yeni bir hayat kurdular. Geçmişin acıları geride kaldı. Önlerinde birlikte inşa edecekleri bir gelecek vardı.
Selin bir gün kulübenin penceresinden dışarı bakarken Adem’in yanına yaklaştı. “Bugün sana bakınca, hayatımın en doğru kararı seninle olmak olduğunu anlıyorum.” dedi. Adem sessizce Selin’in elini tuttu, gözlerinde sevgi ve kararlılık vardı: “Ve ben de, Selin, hayatımın her anını seninle geçirmek istiyorum.”
İkisi kulübenin önünde birbirine sarıldı. Dışarıdaki dünya hala karmaşık ve acımasızdı ama onlar artık birlikteydiler. Korkusuz ve umut doluydular.
Ve böylece, kısırlık yüzünden satılmak istenen Selin, beklemediği anda Adem’in hayatına girmesiyle özgürlüğünü ve mutluluğunu bulmuş oldu. Orman, yıldızlar ve sessizlik onların yeni hayatının tanıklarıydı.
.
play video:
News
Doktorlar mafya babasının kısır olduğunu söyledi—bir garson ondan hamile olduğunu söyleyene kadar.
Doktorlar mafya babasının kısır olduğunu söyledi—bir garson ondan hamile olduğunu söyleyene kadar. . . . Chicago’nun karanlık ve acımasız yeraltı…
Tarihin En Acımasız Emri: 15.000 Esir Askeri Kör Edip Geri Gönderdi
Tarihin En Acımasız Emri: 15.000 Esir Askeri Kör Edip Geri Gönderdi . . . Karanlığın Yürüyüşü: Bir İmparatorun Soğuk Zaferi…
Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar, Koca Bir Plantasyonu Nasıl Çökertti?
Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar, Koca Bir Plantasyonu Nasıl Çökertti? . Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar: Blackwood’un Çöküşü Güneyin yaz…
Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası
Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası . . . Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası 1972 yılının dondurucu…
1997’de Sarıçöl’de Kaybolan Selim Karabey – 16 Yıl Sonra Bulunan Mataranın Sakladığı Gizemler
1997’de Sarıçöl’de Kaybolan Selim Karabey – 16 Yıl Sonra Bulunan Mataranın Sakladığı Gizemler . . . 1997’DE SARIÇÖL’DE KAYBOLAN SELİM…
Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık Sırrı Ortaya Çıkardı: O Adam Geri Döndü!
Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık Sırrı Ortaya Çıkardı: O Adam Geri Döndü! . . . Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık…
End of content
No more pages to load






