Layla Hassan: 1982’de Ankara’da kaybolan hamile kadın… 20 yıl sonra yıkıcı gerçek ..

.

.

.

Layla Hassan: Kayıp Bir Annelik

1982 yılının Ankara’sı sessiz değildi.
Sadece konuşmuyordu.

Sokaklar, duvarlar, hastane koridorları, devlet daireleri… Hepsi aynı dili konuşuyordu:
Sus.

Ocak ayının ortasıydı. Hava karlı değildi ama insanın içini kesen bir soğuk vardı. Numune Hastanesi’nin loş koridorlarında ampuller titrek yanıyordu. Elektrik kesintileri o yıllarda sıradan sayılırdı ama bu gece sıradan değildi.

Bu gece bir kadın kaybolacaktı.

Sedye, metal tekerleklerinin tiz sesiyle koridoru yararak ilerliyordu. Üzerinde dokuz aylık hamile bir kadın yatıyordu. Adı Layla Hassan’dı.

Beyaz geceliği terden ve kandan sırılsıklam olmuştu. Parmakları sedyenin kenarlarına öyle sıkı tutunmuştu ki eklemleri bembeyazdı. Gözleri korkuyla açılmış, dudakları titriyordu.

“Mehmet…” diye fısıldıyordu.
“Mehmet nerede? Lütfen onu çağırın…”

Ama Mehmet orada değildi.

İki acil servis görevlisi sedyeyi hızla itiyor, gözlerini yerden kaldırmıyordu. Sanki Layla’ya bakarlarsa bir şeyleri fark edeceklerdi. Bir vicdan sesi, bir tereddüt, bir soru…

Layla elini havaya kaldırdı, birinin tutmasını ister gibi.
“Bebeğim…” dedi.
“Bebeğimi görmek istiyorum…”

Ama kelimeler koridorda kayboldu. Sanki hiç söylenmemişti.

Sedye büyük çift kapılardan içeri girdi. Kapılar kapandı.

Layla Hassan o andan sonra bir daha görülmedi.

Aynı dakikalarda, koridorun diğer ucunda bambaşka bir sahne yaşanıyordu.

Orta yaşlı bir adam, düzgün giyimli, yüzü yorgun ama tuhaf bir şekilde ifadesizdi. Doktor Orhan Demir.

Kucağında yeni doğmuş bir bebek tutuyordu. Bebek ağlıyordu. Küçük yumruklarını sıkmış, yüzü kıpkırmızı kesilmişti.

Ama doktorun bakışlarında sevinç yoktu. Endişe de yoktu.
Sadece bir tereddüt vardı.

Bir an durdu. Kapıya baktı. Koridora baktı. Sonra bebeğe tekrar baktı. Dudaklarını ısırdı.

Koridorda bekleyen siyah paltolu, başörtülü bir kadın vardı. Ne hemşireydi ne de hastane personeli. Kimliği belirsizdi ama duruşu nettir: Bekleyen değil, almaya gelen biriydi.

Doktor, bebeği kadına uzattı.

Kadın bebeği mekanik bir hareketle aldı. Bebek hâlâ ağlıyordu.

Kadın hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve acil çıkış kapısına yöneldi. Kapı açıldı. Soğuk hava içeri doldu. Bebek bir kez daha çığlık attı.

Sonra sessizlik.

Aynı anda Layla’nın bulunduğu odanın kapısı açıldı. Elinde kahverengi bir dosya olan bir memur çıktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Arkasından daha genç bir doktor çıktı, elleri titriyordu.

Göz göze geldiler.

Genç doktor bir şey söylemek istedi ama diğeri başını salladı.
Hayır.

Memur dosyayı masaya koydu. Kırmızı mürekkeple kaşe bastı.

Layla Hassan’ın adı, kalemle çizildi.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.

Sanki hiç var olmamış gibi.


O sırada Ankara sokaklarında Mehmet Hassan koşuyordu.

42 yaşındaydı. Eski montu, yırtık ayakkabılarıyla karın üzerinde sendeleyerek ilerliyordu. Otobüsler iptal edilmişti. Telefonlar çalışmıyordu. Bir komşu haber vermişti: “Layla’yı hastaneye götürdüler.”

Hastane kapısından içeri girdiğinde nefesi kesildi. Koridorlarda birkaç kişi vardı ama kimse ona bakmıyordu.

“Layla Hassan!” diye bağırdı.
“Karım nerede? Doğum yaptı mı? Bebeğim iyi mi?”

Cevap yoktu.

Sonunda bir hemşire göründü. Gençti. Solgundu. Mehmet’e baktı ama gözlerini hemen kaçırdı.

“Doktoru çağırayım,” dedi ve gitti.

Dakikalar saat gibi geçti.

Doktor Orhan Demir geldiğinde yüzü sakindi. Fazla sakindi.

“Bay Hassan,” dedi.
“Üzgünüm. Eşiniz doğum sırasında komplikasyonlar yaşadı. Dayanamadı.”

Mehmet’in dünyası durdu.

“Ne demek dayanamadı?”
“Onu görmek istiyorum.”

“Prosedürler var,” dedi doktor.
“Bebeğiniz de… maalesef…”

Mehmet yere çöktü. Ağlamadı. Sadece sessizce oturdu.

O gece hastane kayıtlarına şu yazıldı:

Layla Hassan – vefat.
Bebek – ölü doğum.

Ama aynı gece başka bir evde bir kadın yeni doğmuş bir bebeği kucağına aldı ve gülümsedi.


Layla’nın cenazesi kapalı tabutla kaldırıldı. Kimse yüzünü görmedi. Mehmet tabutu açmak istedi ama izin verilmedi.

Komşular fısıldadı.

“Tabut neden kapalıydı?”
“Belki de ölmedi.”
“Belki de çocuk yaşıyor.”

Mehmet sustu. Çünkü konuşursa aklını kaybetmiş sanılacaktı.

Bir gece montunun cebinde bir şey buldu.
Bir bebek bilekliği.

Üzerinde silik bir numara vardı: 2347

O numara, yirmi yıl sonra bir dosyanın kapağını açacaktı.


2002 yılında, emekliliğine günler kala Savcı Kemal Özdemir, tozlu bir dolaptan eski bir dosya çıkardı.

Üzerinde bir isim yazıyordu:

Layla Hassan.

Dosyada tutarsız belgeler vardı. Çelişkili tarihler. Silinmiş isimler.

Ve bir transfer belgesi.

20 Ocak 1982 – Gülhane Askeri Hastanesi.

Ama Layla o tarihte ölü görünüyordu.

Kemal araştırdı.

Layla Hassan, ölmemişti.

Üç yıl boyunca bir bakım merkezinde tutulmuştu. Konuşmamıştı. Yemek yememişti. Sonunda gerçekten ölmüştü.

Ve bebeği?

Bebek alınmıştı.

Savcı, bir hemşireyi buldu. Semra Aksoy.

Kadın ağlayarak her şeyi anlattı.

“Bebekleri alıyorlardı,” dedi.
“Zengin ailelere veriyorlardı. Anneler fakirdi. Yalnızdı. Kimse aramaz sanıyorlardı.”

Aynı yıl, Can Yılmaz adında bir genç, babasının dolabında bir doğum belgesi buldu.

Anne adı: Layla Hassan.

Gerçekler birleşmeye başladı.


Can, Mehmet’le parkta karşılaştı.

Bir baba ve bir oğul, bunu bilmeden yan yana oturdu.

Gözleri aynıydı.

Ve sonunda gerçek açıklandı.

Ama adalet geç geldi.

Doktor Orhan Demir yargılandı.
Ev hapsi aldı.

Layla Hassan için bir anıt dikildi.

Üzerinde şu yazıyordu:

“Sevilen bir anne.
Çalınan bir hayat.
Unutulmayan bir isim.”

Ve bu hikâye bize şunu hatırlattı:

Bazı anneler çocuklarını kaybetmez.
Onlar, çocukları yaşasın diye yok edilir.

Ve gerçek, ne kadar gömülürse gömülsün…
Bir gün mutlaka konuşur.