Mafya patronunun nişanlısı iki çocuğu dondurucuya kilitledi – ta ki zavallı hizmetçi sırrı ortaya…
.
.
.Mira Santos, Corsetti malikanesinin bodrumundaki endüstriyel dondurucunun buz gibi metal kapısına kulağını dayadığında ellerinin titrediğini fark etti. İlk başta bunu soğutma ünitelerinin uğultusuna yordu. Bu bodrum katında her ses birbirine karışırdı; boruların içinden geçen su, havalandırmanın soluğu, uzaktan gelen ayak seslerinin yankısı… İnsan bazen kendi kalp atışını bile başkasının adımı sanabilirdi.
Ama sonra o ses yeniden geldi.
Hafif bir tırmalama… Ardından kesik kesik bir inilti. Bir çocuğun nefesi, soğukta incelmiş bir fısıltı gibi.
Mira, kapının ağır koluna uzandı. Parmakları metale değdiği an sanki derisi yanmış gibi irkildi. Kolu çevirmeye çalıştı; kapı kıpırdamadı. Bir kez daha denedi, bu sefer tüm gücüyle bastırdı. Boşuna.
Biri dışarıdan kilitlemişti.
“Merhaba…” diye seslendi, sesi boğazında düğüm düğüm olurken. “Orada… orada biri var mı?”
İçeriden önce tek bir ses geldi; sonra ikinci bir ses, ilkine karıştı. İki ayrı nefes… iki ayrı hıçkırık.
Mira o sesleri tanıyordu.
O çocukları defalarca uyutmuş, onlara masal okumuş, dizleri kanadığında yaralarını temizlemişti. Mateo ve Niko… Corsetti ailesinin iki küçük oğlu… ve biri onları koca bir dondurucunun içine kilitleyip ölüme terk etmişti.
Mira’nın zihni o an geçmişe kaçtı; sanki her şeyin nasıl buraya geldiğini anlamak için, kendini korumak için, bir neden bulmak için.
Üç hafta önce…
Mermer zemini dizlerinin üstünde silerken, arkasından yüksek topuk sesleri duymuştu. O topukların sesi bu evde bir emir gibiydi; yaklaşınca insanın omuzları istemsizce gerilirdi. Başını kaldırdığında baş hizmetçi Bayan Delgado’yu görmüştü. Kadının yüzü her zamanki gibi ifadesizdi ama gözlerinde Mira’yı diken üstünde bırakan bir sertlik vardı.
“Ofisime gel,” demişti.
Sadece dört kelime. Ama o dört kelime, bir kapının kapanacağını, Mira’nın dünyanın “gölgede kalan” kısmından daha karanlık bir bölüme geçirileceğini anlatıyordu.
Mira bezini yere bırakmış, ellerini önlüğüne silmiş ve Bayan Delgado’yu uzun koridorlardan takip etmişti. Bu evde altı ay çalışmak Mira’ya bir şeyi öğretmişti: Duvarların kulakları vardı. Koridorlar bile sır saklardı. Bazı kapılar sadece kapı değildi; sınırdı. Ve sınırı geçenlerin geri dönmediği olurdu.
Bayan Delgado’nun odasında kapı kapandı. Kilidin “klik” sesi Mira’nın içine soğuk bir taş gibi oturdu. Kadın masasına geçmeden, oturmadan konuştu.
“Üçüncü kata transfer ediliyorsun. Bay Corsetti’nin iki oğluna bakacaksın.”
Mira’nın ağzı kurumuştu. “Ben… ben temizlik personeliyim,” diyebilmişti. “Çocuk bakımı… bilmiyorum…”
Bayan Delgado’nun cevabı kısa olmuştu. “Artık biliyorsun.”
Sonra o koltuğa oturmuş, sanki omuzlarında bütün malikanenin ağırlığı varmış gibi derin bir nefes almıştı. Önceki dadının “istifa ettiğini” söylemişti. Ama o kelimenin kenarında bir boşluk vardı. Mira, “İstifa mı… yoksa kayboldu mu?” diye sormak istemişti. Sordu da. Kadının sessizliği, cevaptan daha korkutucuydu.
Bayan Delgado sonunda yaklaşmış, sesini alçaltmıştı; sanki duvarlar bile dinliyormuş gibi.
“Başını eğ. Ağzını kapalı tut. İşini yap. Bu evde hayatta kalmanın yolu budur.”
Bir an duraksamıştı. Yaşlı gözleri bir an yumuşamıştı. “Çocuklar kötü değil,” demişti. “Sadece yalnızlar. Ama etraflarındaki dünya… senin bildiğinden daha tehlikeli.”
Mira’nın içi “hayır” diye bağırmıştı. İstifa edip gitmek istemişti. Kendini kurtarmak istemişti. Fakat sonra Diego’yu düşünmüştü. Küçük kardeşi Mount Sinai’de yatıyordu. Lösemi, yirmi iki yaşındaki bir bedeni her gün biraz daha kemiriyordu. Para, o hastane odasında sadece para değildi; zaman demekti. Bir gün daha. Bir hafta daha. Belki bir umut daha.
Bu iş, alt katları temizleyerek kazandığının üç katını veriyordu.
Mira, “Kabul ediyorum,” demişti. Sesi beklediğinden sakin çıkmıştı.
Bayan Delgado başını sallamıştı. Sanki Mira odaya girmeden önce cevabı biliyormuş gibi.
O gün öğleden sonra Mira, üçüncü kata çıkan merdivenlere yöneldiğinde her basamak sıradan dünyayı geride bıraktığını hissettirmişti. Birinci kat, hizmetçilerin gölge gibi yaşadığı yerdi. İkinci katta kararlar alınırdı; kimsenin sormaya cesaret edemediği türden kararlar. Üçüncü kat ise aile alanıydı: Corsetti soyadının görünmeyen yumuşak yüzü gibi.
Ve Mira’nın şaşkınlığı, o kapı açıldığında başlamıştı.
Malikanenin geri kalanı gri taş duvarlar ve loş koridorlarla soğuk bir mezar gibiyken, üçüncü kat beklenmedik şekilde sıcaktı. Duvarlar krem rengiydi, büyük pencerelerden gün ışığı halının üzerine dökülüyordu. Oyuncaklar dağınıktı; küçük bir kırmızı kamyon, yapı blokları, açık bırakılmış resimli bir kitap…
Sanki bu evde kanunlar ikiye ayrılıyordu: Aşağıda korku, yukarıda çocukların yarım kalmış kahkahası.
“Sen de gideceksin,” demişti o gün bir ses. “Herkes gidiyor.”
Kitaplığın yanındaki gölgeden küçük boylu bir çocuk çıkmıştı. Duruşu yaşına göre fazla temkinliydi. Mateo… sekiz yaşında. Gri gözleri korkutucu derecede “yaşlıydı”. Bir çocuğun görmemesi gereken şeyleri görmüş gözler… kimseye güvenmemeyi öğrenmiş gözler…
Mira, “Ben Mira,” demişti. “Bugünden itibaren… sizinle olacağım.”
Mateo, sanki ezberlenmiş bir cümleyi tekrarlarmış gibi soğuk bir sesle, “Öncekiler de öyle dedi,” demişti. “Sonra gitti. Ondan önceki de. Ondan önceki de.”
Mira cevap veremeden yan odadan küçük bir siluet fırlayıp bacaklarına sarılmıştı.
Niko… beş yaşında. Kahverengi gözleri kocaman ve umut doluydu. Bir koluyla Mira’ya sarılıyor, diğer elinde yıpranmış bir dinozor peluşu tutuyordu.
“Yeni gelen misin?” diye sormuştu. “Kalıcak mısın? Babam… babam diyor ki… kimse kalmaz.”
Mira, bir an aynı anda iki çocuğa baktığını hatırladı: Biri sevgiden aç, diğeri kalbinin etrafına kale örmüş. İkisi de kırılmıştı. Farklı yerlerinden.
Mira diz çöküp Niko’nun göz hizasına gelmişti. “Gitmeyeceğim,” demişti. “Söz veriyorum.”
O söz ağzından düşünmeden çıkmıştı. Diego için geldiği bu evde kimseye bağlanmayacaktı. Ama Niko’nun gözleri, Mateo’nun sessiz kederi… Mira’ya başka türlü konuşturmuştu.
Niko sevinçle boynuna sarılmış, Mateo ise bir an için yumuşamış gibi görünüp hemen yine kendini kapatmıştı.
“Annem de söz verdi,” demişti Mateo. “Sonra… o da gitti.”
Mira o zaman bunun ne demek olduğunu bilmiyordu.
O günün akşamında kapı açılmış, Dominik Corsetti içeri girmişti. Mira onu ilk gördüğünde nefesi boğazında düğümlenmişti. Dominik… New York’un en güçlü suç patronu… adının bile insanları susturduğu adam.
Beklediğinden daha uzundu; siyah takım elbisesinin içinde bir heykel gibi duruyordu. Keskin yüz hatları, çelik grisi gözleri… her şey “tehlike” kokuyordu.
Ama sonra Niko kapıya koşmuştu.
Ve Dominik, diz çöküp oğlunu kucaklamıştı. O sert eller, o korkulan adamın elleri… Niko’yu bir hazine gibi tutmuştu. Alnını öpmüş, “Uslu muydun?” diye sormuştu. Sesi, Mira’nın beklediğinden daha alçak ve daha sıcak çıkmıştı.
Mateo yaklaşmış, Dominik büyük oğlunun başına elini koymuştu. Mira o an, Dominik’in gözlerinde kısa bir şey görmüştü: Şiddetli bir sevgi. Dünyayı yakabilecek türden.
Sonra Dominik’in gözleri Mira’ya kaymıştı. Mira kendini çıplak hissetmişti. O bakış bir erkek bakışı değil, bir komutanın “tehdit analizi” gibiydi.
“Yeni gelen sensin,” demişti Dominik. Soru gibi değil, tespit gibi.
Mira, “Evet efendim,” demişti. “Mira Santos.”
Dominik, “Biliyorum,” demişti. Sonra ceketinin iç cebinden siyah bir kart çıkarıp avucuna koymuştu. Üzerinde kabartma gümüş rakamlar vardı.
“Oğullarıma bir şey olursa,” demişti, “kimi arayacağını biliyorsun. Delgado’yu değil. Güvenliği değil. Benim numaramı.”
Mira o gün o kartı, ince bir ip gibi hissetmişti; onu New York’un en tehlikeli adamına bağlayan bir ip.
O gecenin ilerleyen saatlerinde Mateo kabus görmüş, “Hayır anne… yapma…” diye hıçkırmıştı. Mira koşup yanına gittiğinde çocuk titriyordu; gözyaşları yüzünden akıyordu. Uyandığında hemen yine kendini “güçlü” göstermeye çalışmıştı.
Mira ısrar etmemiş, yanında oturmuştu. Sessizlik, bazen bir çocuğa verilebilecek en güvenli şeydi.
Mateo sonunda fısıldamıştı: “Annem… öldüğü geceyi görüyorum.”
Ve anlatmıştı. Dondurma almaya gittikleri gece… birinin yolu kestiği… annesinin onu korumak için önüne geçtiği… silah sesleri… kan… annesinin yere düşüşü…
“Benim yüzümden,” demişti Mateo. “Beni korumasaydı… ölmezdi.”
Mira, bir çocuğun taşıyamayacağı suçluluğu onun omuzlarından almak ister gibi konuşmuştu. “Bu senin suçun değil,” demişti. “Annen seni sevdiği için seni korudu. O, sen yaşa diye seçti.”
Mateo ilk kez o gece ağlamasına izin vermişti. Mira’nın kollarına sığınmış, sanki yıllardır içindeki her şeyi biriktirmiş gibi ağlamıştı. Mira, annesinin ona çocukken söylediği İspanyolca bir ninniyi fısıldayarak çocuğu sakinleştirmişti.
Ve kapının dışında, o anı izleyen Dominik’i fark etmemişti.
İlk hafta böyle geçmişti. Çocuklar Mira’ya alışmış, Niko onu “sabah güneşi” gibi yanında istemiş, Mateo ona karşı daha az dikenli olmuştu. Dominik ise evde bir hayalet gibi dolaşmıştı; geç gelir, karanlıkta oğullarının odasının önünde durup içeri bakar, sonra sessizce kaybolurdu.
İkinci haftada değişim başlamıştı.
Bayan Delgado, bir akşam aile yemeği olacağını söylemiş, Mira’ya daha şık bir üniforma vermişti. Mira, ikinci kattaki büyük yemek salonunda şarap şişesiyle köşede “görünmez” durmaya çalışırken kapı açılmış ve Vincent Corsetti içeri girmişti.
Mira onu ilk kez görüyordu ama kim olduğunu anlamak için bir saniyeye ihtiyacı olmamıştı. Dominik’e benziyordu: aynı keskin hatlar, aynı heybet… ama Dominik bıçak sırtı gibi soğuk bir tehlikeyse, Vincent ipekle sarılmış zehirli bir yılandı.
Gülümsüyordu; geniş, parlak bir gülümseme… ama gözleri gülmüyordu. Gözleri katran gibi siyahtı. Bir avcı gibi odayı tarıyordu.
“Uzun zaman oldu, kardeşim,” demişti.
Dominik ayağa kalkmamıştı. Sadece bakmıştı. O bakışta iki kardeş arasındaki tarihin bütün ağırlığı vardı.
Yemek boyunca Vincent konuşmuş, Dominik’i sıkıştırmıştı. “Batıdaki anlaşmadan çekiliyormuşsun,” demişti. “Tek başına karar veremezsin.” Dominik, “Uyuşturucuya bulaşmayız,” demişti. Vincent, babalarının artık hayatta olmadığını hatırlatmış, “Çocuklar seni zayıflatıyor,” diye fısıldamıştı.
Mira, bu sözlerin altındaki zehri hissetmişti.
Yemekten sonra Vincent Mira’nın yanında durmuş, “Adın ne?” diye sormuştu.
“Mi… Mira Santos,” demişti Mira.
Vincent adını ağzında evirip çevirmiş, “Güzel,” demişti. “Yeğenlerime iyi bak. Onlar… değerli varlıklar.”
Mira’nın kanı o an donmuştu. Çünkü bu bir nezaket cümlesi değil, bir sahiplenme cümlesiydi. Bir muhasebe cümlesi.
Dominik o gece Mira’ya sessizce yaklaşmış ve fısıldamıştı: “Vincent’tan uzak dur. Onunla asla yalnız kalma.”
Ertesi sabah Bayan Delgado Mira’yı koridorda kameraların olmadığı bir köşeye çekmişti. “Vincent bir zamanlar seçilmiş varisti,” demişti. Babaları önce Vincent’ı hazırlamış, herkes onu beklemiş… ama son anda fikir değişmiş, Dominik’i seçmişti.
“Niye?” diye sormuştu Mira.
“Vincent durmayı bilmez,” demişti Delgado. “Bir lider ne zaman duracağını bilmelidir.”
Sonra, asıl cümleyi fısıldamıştı: “Elena’nın ölümünün resmi hikâyesi… her zaman doğru olmayabilir.”
Mira o gün ilk kez şunu hissetmişti: Bu evin içinde bir şey sadece tehlikeli değil, planlıydı.
Kısa süre sonra “kazalar” başlamıştı.
Niko’ya gelen yeni oyuncak setinin içinden, neredeyse görünmeyecek kadar küçük cam parçaları çıkmıştı. Mira, Niko ağzına götürmeden fark etmiş, oyuncakları saklamıştı. Kendini “üretim hatası” diye ikna etmeye çalışmıştı.
İki gün sonra Mateo’nun kahvaltısında, reçelin içinde fıstık izi almıştı. Mateo’nun alerjisi çok ağırdı. Bir damla bile onu hastanelik edebilirdi. Mira, tabağı elinden çekip mutfağa inmiş, Bayan Delgado’ya söylemişti.
Delgado “dikkatsizlik” demişti. “Bu evde çok insan var. Hatalar olur.”
Mira o cevabı yutkunarak kabul etmişti. Çünkü kabul etmezse, bir sonraki “kaybolan” o olabilirdi.
O günden sonra Mira her şeyi kontrol etmeye başlamıştı. Getirilen her yemeği önce koklamış, tatmış, her oyuncağı incelemiş, çocukların kendi elleriyle dökmediği hiçbir şeyi içirmemişti.
Dominik bunu fark etmişti.
Bir gece çocukları görmeye geldiğinde Mira’nın Niko’nun süt bardağını üçüncü kez kontrol ettiğini görmüş, “Neyden endişeleniyorsun?” diye sormuştu.
Mira o an konuşması gerektiğini bilmişti. Ama Vincent’ı suçlamak… yanılıyorsa bile ölüm demekti, haklıysa zaten ölüm demekti. O yüzden “hiçbir şey” demişti.
Dominik uzun süre bakmış, sonra susmuştu. Mira o gece, hayatının en büyük hatasını yaptığını anlamamıştı.
Fırtınanın vurduğu gece, elektrikler kesilmiş, çocuklar karanlıktan korkmuş, Mira mumları yakıp onlara Porto Riko’daki çocukluğunu anlatmış, ninni söylemişti. Niko uyumuş, Mateo Mira’nın omzunda sızmıştı.
Dominik o gece eve gelmişti. Islak, yorgun… ve ilk kez Mira’nın yanına oturmuştu. Mum ışığında gri gözleri daha insanca görünmüştü. Mira’ya alçak bir sesle “Teşekkür ederim,” demişti. “Onlarla olduğun için.”
Mira, “Bu benim işim,” demişti.
Dominik başını sallamıştı. “Hayır,” demişti. “Bu… bundan fazlası.”
O gece elleri kazara gibi birbirine değmişti. Mira elini çekmemişti. Dominik de çekmemişti. Sanki ikisi de, yıllardır taşıdıkları yalnızlığın ucundan tutmuştu.
O geceden sonra, aralarında görünmez bir çizgi oluşmuştu. Söylenmeyen cümleler, bakışlarda dolaşan bir gerilim… Mira, bunun adını koymaya cesaret edememişti. Çünkü Dominik Corsetti bir mafya patronuydu. Mira ise bir hizmetçiydi. Bu “imkânsız”dı.
Sonra Marco ortaya çıkmıştı.
Dominik’in kişisel koruması… güler yüzlü, şakacı, diğerlerinden farklı. Mira’ya kahve getirmiş, “Prenses için,” demişti. Mira gülmüştü. Bir öğleden sonra Marco omzuna dokunup “Daha çok gülmelisin,” dediğinde, koridorun ucunda Dominik’i görmüşlerdi.
Dominik’in çenesi gerilmişti. Marco elini hemen çekmişti. Dominik hiçbir şey demeden ofisine girmişti. Yarım saat sonra Mira’yı çağırmıştı.
Ofis karanlık, perdeler kapalıydı. Dominik masanın arkasında oturuyordu. “Marco seni rahatsız ediyor mu?” diye sormuştu.
Mira şaşırmıştı. “Hayır,” demişti. “Arkadaşça davranıyor.”
Dominik “arkadaşça” kelimesini sanki tadı acıymış gibi tekrarlamıştı. Sonra masanın etrafından dolaşıp çok yakınına gelmiş, “Bu evde arkadaşlara ihtiyacın yok,” demişti.
Mira o an anlamıştı: Bu disiplin değildi. Bu kıskançlıktı.
Nedenini sormuştu. Dominik, “Biliyorsun,” demişti. Sesi acı doluydu. Ama sonra geri çekilmiş, kendini dizginlemişti. “Gidebilirsin,” demişti.
Mira o gece uyuyamamıştı. Saatler sonra hava almak için ikinci kattaki kütüphaneye gittiğinde, Dominik’i ateşin karşısında viskiyle bulmuştu. Mira geri çıkmak istemişti ama Dominik “Kal,” demişti. Bu bir emir değil, neredeyse bir yalvarıştı.
Orada Mira, Diego’yu anlatmıştı. Lösemiyi… hastane odalarını… paranın zaman olduğunu… burada olmasının nedenini…
Dominik de Elena’yı anlatmıştı. Karısını… onu koruyamadığını… suçlulukla yaşadığını…
Mira, o an kendini tutamamış, diz çöküp Dominik’in karşısında konuşmuştu. “Kendini sonsuza kadar suçlayamazsın,” demişti. “Elena seni sevdi. Çocuklarının mutlu olmasını isterdi.”
Dominik Mira’nın saçını geriye itmiş, parmakları yanağında durmuştu. “Benden uzak dur,” diye fısıldamıştı. “Tehlikeliyim.”
Mira, “Gitmiyorum,” demişti. “Kim olduğunu biliyorum.”
O an Dominik’in içinde bir şey kırılmış ve onu öpmüştü. Öpücük masal gibi değil; bastırılmış yalnızlık gibi şiddetli ve çaresizdi. Mira da onu öpmüştü. Dünyanın geri kalanı o an yok olmuştu.
Sabah olduğunda, bu “imkânsız” artık “gerçek”ti.
Ve gerçek, Vincent’ın dikkatini çekmişti.
Bahçede Mira tek başına dururken Vincent ortaya çıkmıştı. Gülümsemişti. “Bu evin her yerinde adamlarım var,” demişti. “Her şeyi anlatıyorlar. Her şeyi.”
Mira’nın içine buz gibi korku dolmuştu.
Vincent, “Dün gece kütüphanede…” diye başlayınca Mira’nın midesi kasılmıştı. Biri onları izlemişti.
Vincent alçak bir sesle, “Biliyor musun?” demişti. “Senin gibi bir hizmetçi… işvereninin yatağına girmeye cüret ediyor. Ne olacağını sanıyorsun? Bu evin hanımı mı olacaksın?”
Mira dişlerini sıkmıştı. “Ne istiyorsun?” diye sormuştu.
Vincent, “Gitmeni istiyorum,” demişti. “Bu gece eşyalarını topla, çık, bir daha dönme. Dominik’i unut. Çocukları unut. Son iki haftayı unut.”
Mira, “Gitmezsem?” diye sormuştu.
Vincent o zaman Diego’yu söylemişti.
Mount Sinai… oda numarası… hemşirenin adı… Diego’nun sevdiği program… Mira’nın asla kimsenin bilmemesi gereken ayrıntıları.
“Böyle yerlerde kazalar olur,” demişti Vincent. “Yanlış doz, cihaz arızası… Ne kadar trajik.”
Mira o an korkunun yerini öfkeye bıraktığını hissetmişti. “Canavarsın,” demişti.
Vincent omuz silkip “Gerçekçiyim,” demişti. “Kardeşin mi? Corsetti çocukları mı? Seç.”
Mira, “Onlar senin yeğenlerin,” diye haykırmıştı. “Nasıl—”
Vincent’in yüzü kararmıştı. “Onlar engel,” demişti. “Annemleri de öyleydi. Arama çıkarsa… her şey benim olmalı. Babamın hatasını düzeltiyorum.”
Vincent o an Mira’nın boğazını sıkmıştı. Mira nefes almakta zorlanmış, gözleri kararmaya başlamıştı. Sonra bahçeyi yaran buz gibi bir ses duymuştu.
“Elini ondan çek, Vincent.”
Dominik.
Girişte durmuş, gözleri yanan kömür gibiydi. Vincent Mira’yı bırakmış, yakasını düzelterek sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümsemişti. Dominik, “Bu konuşmak değildi,” demişti. Vincent ise “Ders veriyordum,” diyerek küçümsemişti.
Dominik o gün Mira’yı ofisine götürmüş, kilidi çekmiş, su vermişti. “Her şeyi anlat,” demişti. Mira artık susamamıştı: cam parçaları, fıstık izi, Delgado’nun uyarısı, Elena’nın ölümüyle ilgili şüphe…
Dominik’in eli masada beyazlayana kadar sıkılmıştı. “Neden daha önce söylemedin?” diye sormuştu.
Mira gerçeği söylemişti: “Korktum.”
Dominik, “Elena öldüğünden beri şüpheleniyorum,” demişti. “Ama kanıt yok.”
Sonra en korkunç gerçeği dile getirmişti: Dominik ölürse, Mateo reşit olana kadar vasi Vincent olacaktı. Ama çocuklar ölürse… Vincent doğrudan her şeyi alacaktı.
“Kanıt lazım,” demişti Dominik. “Yoksa örgüt beni güvenilmez sayar. Çocuklar korunmasız kalır.”
Bir tuzak planlamışlardı. Dominik şehir dışına çıkıyormuş gibi yapacaktı. Güvenlik iki katına çıkarılacaktı. Mira içeriden göz kulak olacaktı. Vincent’ın acele edeceğini düşünüyorlardı.
Ama Vincent daha hızlıydı.
Üç gün sonra Dominik gece yarısı acil bir telefon aldı. “Manhattan’a gitmem gerek,” dedi. “Yaşlılarla toplantı.”
Mira paniklemişti. “Çocuklar?” demişti.

Dominik güvenliği iki katına çıkardığını, altı adamı geride bıraktığını söylemişti. Hepsini “bizzat kontrol ettiğini” eklemişti. Mira, Dominik’in alnına bir öpücük kondurmasını, çocukların odasına gidip uyuyan iki oğluna veda etmesini, sonra arabanın karanlıkta kaybolmasını izlerken içindeki kötü hissin büyüdüğünü hatırlıyordu.
O gece bir hizmetçi yemek tepsisi getirmişti. Mira onu tanıyordu; genç bir kadındı. “Bayan Delgado gönderdi,” demişti. “Bütün gün bir şey yemediniz.”
Mira aç değildi. Ama ayakta kalması gerektiğini düşündü. Çorbayı içti. Ekmekten yedi.
Sonra başı dönmeye başladı.
Önce hafifti. Sonra oda kaydı. Gözleri bulanıklaştı. Bacakları ağırlaştı.
Sakinleştirici.
Mira telefonu çıkarıp Dominik’i aramak istemişti. Sinyal yoktu. Tekrar denemişti. Yine yok.
Sinyal bozucu.
Mira sürünerek çocukların odasına doğru ilerlemeye çalışmıştı ama dizleri onu taşımamıştı. Halıya düşmüş, dünya kararmıştı. Bilinci giderken kilidin açıldığını duymuştu. Ağır ayak sesleri… birinin üzerinden atlayıp çocukların odasına girdiğini görmüştü… çığlık atmak istemişti ama sesi çıkmamıştı.
Sabah uyandığında, kafası yarılıyormuş gibiydi. Kendini zorla kaldırıp çocukların odasına koşmuştu.
Yataklar boştu.
Niko’nun dinozoru yastığın üstünde kalmıştı.
Mira, koridorda isimlerini haykırarak merdivenlerden aşağı koşmuştu. Güvenliği bulduğunda adamlar yüzleri boş, sanki her şey normalmiş gibi duruyordu.
“Hiçbir şey görmedik,” demişlerdi.
Mira o anda anlamıştı: Yalan söylüyorlardı. Satılmışlardı. Bu işin içindeydiler.
Dominik’in telefonuna ulaşamıyordu. Sinyal hâlâ yoktu. Mira boğulacak gibi olmuştu; ağlamak, bağırmak, duvarlara vurmak istemişti. Çocuklara verdiği söz… “Gitmeyeceğim” demişti. Ama şimdi onları kaybetmişti.
Tam o sırada Bayan Delgado onu bir köşeye çekmişti. Yüzü solmuştu.
“Duvarların kulakları var,” diye fısıldamıştı. “Beni takip et.”
Küçük bir odaya girip kapıyı kapatmışlardı.
“Çocukların nerede olduğunu bilmiyorum,” demişti Delgado. “Ama Tony Russo’yu duydum. Bodrumdan bahsediyordu.”
Tony Russo… Vincent’ın haydudu. Dominik için çalışıyormuş gibi görünen ama aslında herkesin kimin adamı olduğunu bildiği adam.
Mira’nın içindeki her şey “koş” demişti.
Bodruma inerken soğuk, nemli beton kokusu yüzüne çarpmıştı. Rafların arasından, makinelerin uğultusuna doğru ilerlemişti. O uğultu karanlıkta atan bir kalp gibiydi.
Ve sonra dondurucuyu görmüştü.
Dev bir metal kapı. İnsan boyunu aşan, bir insanı içine alıp öldürebilecek kadar büyük. Mira kulağını kapıya dayamış ve çocukların sesini duymuştu.
Şimdi, tam o anda, dondurucunun önünde dururken, arkasından yavaş ayak sesleri duydu.
“Gitmeni söylemiştim.”
Vincent’ın sesi karanlıktan gelmişti. Mira döndüğünde Vincent’ın yanında Tony Russo ve iki adam daha vardı. Silahları vardı. Yüzleri taş gibiydi.
Mira, sırtı dondurucunun buz gibi metaline değene kadar geri çekildi. İçerideki çocuklar ağlıyor, “Mira… yardım et…” diye inliyordu.
Vincent yaklaşırken sesinde garip bir “nazik övgü” vardı. “İnatçısın,” dedi. “Sana şans verdim. Kardeşine dön, sıradan hayatını yaşa dedim.”
Mira, “Kapıyı aç!” diye haykırdı. “Onlar çocuk!”
Vincent güldü. “Evet,” dedi. “Çocuk. Ve bu yüzden kolay.”
O an Vincent maskesini tamamen indirmişti. “Dominik onların yüzünden zayıf,” dedi. “Zayıflarsa, ben kazanırım. Babamın hatasını düzeltiyorum.”
Mira titreyen bir sesle, “Elena’yı sen öldürdün,” dedi.
Vincent başını salladı. “Elena çok şey gördü,” dedi. “Fazla soru sordu. Senin gibi.”
Sonra Tony’ye dönüp sakin bir tonla, “Bitir,” dedi. “Üçünü de. İz bırakma.”
Tony öne çıktı. Silahını kaldırdı.
Mira, o namlunun soğuk gölgesini gördüğünde, kendisi için korkmadığını fark etti. İçeride titreyen iki çocuk için korkuyordu. Verdiği söz için korkuyordu.
Ve öfke… öfke onu hareket ettirdi.
Mira Tony’ye doğru atıldı. Silahı tutan koluna yapıştı, tırnaklarıyla yüzünü çizdi, elini ısırdı. Kendini bir hayvana çevirmişti. Hayatta kalmak için değil; zaman kazanmak için. Bir saniye… iki saniye… belki Dominik için bir mucize.
Tony Mira’yı sertçe itip yere düşürdü. Mira kalktı. Eline geçen metal bir kovayı fırlattı. Bir adım geri, iki adım yana… çığlık atarak birinin duymasını umdu.
Vincent sabrını yitirdi. “Yeter!” diye bağırdı. “Vurun.”
Tony Mira’yı saçından yakaladı. Silahı başına dayadı.
Ve bodrumda yankılanan tek bir patlama sesi duyuldu.
Mira acı hissetmediğini fark ettiğinde, bunun kendi ölümü değil, Tony’nin ölümü olduğunu anladı.
Tony yere yığılmıştı.
Mira başını kaldırdığında bodrum girişinde Dominik’i gördü. Elindeki tabanca hâlâ duman çıkarıyordu. Gri gözleri, Mira’nın gördüğü en soğuk gözlerdi. O gözlerde “insan” yoktu; sadece korumak için yaratılmış bir fırtına vardı.
Dominik’in arkasında Marco belirdi. Yanında dört adam daha. Bodruma girdiler; birkaç saniye içinde Vincent’ın diğer adamları etkisiz hale geldi. Her şey hızlı oldu; bağırışlar, ayak sesleri, metalin betona çarpması…
Dominik, sanki çevresinde hiçbir şey yokmuş gibi Vincent’a yürüdü.
Vincent gülümsedi. “Beni öldüremezsin,” dedi. “Kardeşinim.”
Dominik’in sesi düşük, ölümcül bir çizgi gibiydi. “Kardeşim… çoktan öldü.”
Vincent geri adım atmadı. “Ben bu aile için gerekeni yaptım,” dedi. “Sen yumuşaksın. Babam hata yaptı.”
Sonra bir anda hareket edip silahını çekti ve Mira’ya doğrulttu. Mira hâlâ yerdeydi, başı dönüyordu, boğazı yanıyordu. Vincent, Dominik’i kontrol etmek için onu kullanıyordu.
“Yaklaşma,” dedi Vincent. “Yoksa onu öldürürüm.”
Bodrumun içi ağırlaştı. Marco kımıldamadı. Diğer adamlar nefes almayı bile unuttu.
Dominik tetiğe basmadı. Silahı Vincent’a dönüktü ama durdu. Bir babanın kalbi, bir patronun refleksinden hızlıdır.
Dominik Vincent’a Elena’yı sordu. Çocuklarını sordu. “Onlar sadece çocuk,” dedi. “Ne yaptılar?”
Vincent’ın yüzü bozuldu. “Engel oldular!” diye haykırdı. “Benimle benim hakkımın arasında durdular!”
Ve o an… Vincent’in kontrolündeki bir boşluk doğdu.
Mira düşünmedi. Sadece hareket etti. Ayağını kaldırıp Vincent’ın bileğine sertçe vurdu. Silah elinden fırladı, beton üzerinde yuvarlanıp uzaklaştı.
Dominik’in gözü o an açıldı. Tek bir tereddüt bile olmadı.
Vincent yere düşerken yüzünde şaşkınlık değil, daha çok “bitmeyen hırsın” boşluğu vardı. Dominik nefes nefese kaldı. Marco Dominik’in omzuna dokundu; bir “buradayım” işareti.
Mira, dondurucuyu işaret ederek çığlık attı. “Çocuklar!”
Dominik, dondurucuya koştu. Asma kilit kalındı. Çıplak elle kırılmazdı. “Kesici!” diye bağırdı Marco’ya.
Marco bolt kesiciyi getirdi. Kilit bir çığlık gibi çatladı.
Kapı açıldığında soğuk hava dışarı buz gibi bir dalga halinde fırladı. Dondurucunun içi karanlıktı. Mira koştu. Dominik’in ardından içeri girdi.
Mateo ve Niko en uzak köşede birbirlerine sarılmıştı. Tenleri solmuş, dudakları morarmış, vücutları titriyordu. Niko’nun gözyaşları yanaklarında donmuştu. Mateo küçük kardeşini sanki bütün dünyadan korumaya çalışır gibi tutuyordu.
Mateo titrek bir sesle “Baba…” dedi.
Dominik diz çöktü. Korkulan adamın elleri titriyordu. Çocuklarını göğsüne bastırdı. “Buradayım,” dedi. “Artık buradayım.”
Ve Mira’nın inanamadığı şey oldu.
Dominik Corsetti ağladı.
Sessizce, sanki ağlamak da onun için bir suçmuş gibi. Elena’nın ölümünden beri tuttuğu gözyaşları, şimdi oğullarının saçlarına karışıyordu.
Mira da diz çöktü. Üçüne sarıldı. Bir an hepsi birbirine tutunmuştu; sanki bırakırlarsa yeniden kaybedeceklerdi.
Marco sıcak battaniyelerle geldi. Çocuklar sarıldı. Dominik Niko’yu kucağına aldı. Mira Mateo’yu taşıdı. Bodrumdan çıkarken kanın ve sessizliğin üzerinden geçtiler. Dominik bir an dönüp Vincent’ın yattığı yere baktı. Yüzünde zafer yoktu; sadece bitmeyen bir yorgunluk vardı.
Yukarıda doktor geldi. Çocuklar ısıtıldı, kontrol edildi. Hipotermiye yaklaşmışlardı ama zamanında çıkarıldıkları için hayattaydılar.
Mira, pencerenin önünde dururken ellerinin hâlâ titrediğini fark etti. Boynundaki izler sızlıyordu. Kafasının içinde tek bir cümle dönüyordu: “Gitmeyeceğim.”
Dominik Mira’nın yanına geldi. Sessizce ellerini tuttu.
“Oğullarımın hayatını kurtardın,” dedi.
Mira “Söz verdim,” diyebildi sadece.
Dominik onu kollarına aldı. Sıkıca sarıldı. Bu sarılma bir teşekkür değil, bir “kurtuldum” sarılmasıydı. Mira da sarıldı ve sonunda ağlamasına izin verdi.
O evde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Birkaç ay sonra Corsetti malikanesinin soğuk koridorları geride kaldı. Connecticut’ta daha küçük, daha sessiz bir ev… açık pencereler, bahçede çocuk sesleri… Mira’nın mutfakta yemek yaparken ayağının dibinde dolaşan Niko… Mateo’nun ilk kez bir arkadaşından bahsetmesi… geceleri kabusla uyanınca Mira’nın ninni söyleyip onu sakinleştirmesi…
Dominik’in yüzündeki maske hâlâ tamamen kaybolmamıştı. Bazı geceler gözleri uzaklara dalardı. Ama sabah olduğunda çocukların kahkahası onun omuzlarındaki yükü biraz daha hafifletirdi.
Diego iyileşmişti. Tedavi bitmişti. Doktorlar “remisyon” demişti. Mira bunu öğrendiğinde dünyası ilk kez gerçekten aydınlanmıştı. Dominik’in o faturaları sessizce ödediğini sonradan anlamıştı. Mira önce kızmış, sonra ağlamış, sonra teşekkür etmişti.
Bir öğleden sonra Mira mutfakta fasulye ve pilav pişirirken Dominik arkasından gelip beline sarılmıştı. Artık siyah takım elbiseler yoktu; gri gözlerde hâlâ gölgeler vardı ama gülümsemesi yalnızca Mira’ya aitti.
Mira, elini karnına koyup derin bir nefes almıştı. “Sana söylemem gerekiyor,” demişti.
Dominik’in yüzü ciddileşmişti.
“Sekiz haftalık,” demişti Mira.
Dominik bir an nefes almayı unutmuş gibi olmuş, sonra dizlerinin üstüne çökmüş, alnını Mira’nın karnına dayamıştı. Korkulan adamın sesi, bir çocuğun sesi gibi titremişti.
“Bizim…” diye fısıldamıştı. “Bizim çocuğumuz…”
Arka kapı açılmış, Niko koşarak “Anne!” diye bağırmıştı. Mateo topu elinde tutup gülümsemişti. Mira o “anne” kelimesini duyduğunda gözleri dolmuştu. Aile, bazen kanla değil; birlikte kalma kararıyla kuruluyordu.
Geçmişin gölgeleri tamamen silinmezdi. Ama bazen gölgelerin arasından bir ışık sızar. Bazen bir hizmetçi, bir dondurucu kapısında titreyen iki çocuğun sesini duyduğunda kaçmayı değil, kalmayı seçer.
Ve o seçim, bir hayatı değil; birçok hayatı değiştirir.
News
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा भी नहीं था
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा…
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
End of content
No more pages to load

