MİLYONER KAYIP OĞLUNU ARIYORDU, ARABADAN İNERKEN ONU FAKİR BİR KIZLA GÖRDÜ VE…

.
.

Milyoner Kayıp Oğlunu Arıyordu…

Arabadan İnerken Onu Fakir Bir Kızla Gördü ve…

İstanbul’un gökyüzü o salı akşamüstü kurşuni bir örtüyle kaplıydı. Ağır bulutlar, on beş yıldır Kenan Kozanoğlu’nun göğsünde taşıdığı yükü aynalıyor gibiydi.

Ellili yaşlarının başında, ülke çapında yatırımları olan bir iş imparatorluğunun patronuydu. Plazalar, fabrikalar, oteller, sayısız çalışan… Ama tüm bu büyüklük, içine çökmüş tek bir boşluğu dolduramıyordu: kayıp oğlu Can’ın yokluğunu.

Kenan, siyah Mercedes’in direksiyonunu gereksiz bir sertlikle kavrıyordu. Parmak boğumlarının beyazlamasına aldırmadı. Büyükdere Caddesi’nin trafiği, metal ve camdan oluşan ağır bir nehir gibi yavaş ilerliyordu. Her kırmızı ışıkta, boğazını sıkan İtalyan kravatını hafifçe gevşetiyor, nefes almaya çalışıyordu.

“Can…”

Tek başına bile, oğlunun adını zihninden geçirmek kalp ritmini değiştiriyordu.

Can yedi yaşındayken, güneşli bir pazar günü Emirgan Korusu’na gitmişlerdi. Sıradan, mutlu bir baba-oğul günü olacaktı. Can, mavi kaydırakta kahkahalar atarak kayıyor, “Bir daha!” diye bağırıyordu. Kenan, telefonuna bakmak için birkaç saniyeliğine gözlerini ayırdığında… Kaydırağın dibinde Can yoktu.

Polisler gelmiş, anonslar yapılmış, ağaç araları didik didik aranmıştı. Özel dedektifler tutulmuş, gazete ilanları verilmiş, televizyon programlarına çıkılmış, astronomik ödüller vaat edilmişti. Her sahte ihbar, Kenan’ın yarasına saplanan yeni bir bıçak olmuştu.

Selin, bu acıya daha fazla dayanamayınca boşanma davası açmıştı. “Ben bu şehirde nefes alamıyorum,” demişti. “Her köşe başında Can’ı görüyorum.” Almanya’ya gitmiş, orada yeni bir hayat kurmaya çalışmıştı.

Kenan ise İstanbul’da kalmış, gece-gündüz oğlunu aramaktan vazgeçmemişti. Her sabah gözlerini açtığında ilk işi, araştırmacıların gönderdiği raporları kontrol etmek, her gece yatmadan önce komodindeki fotoğrafa bakmaktı: kahverengi saçlı, yeşil gözlü, ışıl ışıl gülen yedi yaşında bir çocuk.

“Şimdi yirmi iki yaşında olmalı…” diye düşündü. “Belki sakalı çıkmıştır. Belki ses tonu kalınlaşmıştır. Belki evlidir, belki bir çocuğu vardır…”

Telefonun tiz sesi düşüncelerini böldü. Arayan, sekreteri Berna’ydı.

— Kenan Bey, Japon heyetle toplantıya geliyor musunuz? diye sordu endişeli bir sesle. On dakikadır ofisteler.

Kenan, gösterge panelindeki saate baktı. Yine geç kalmıştı.

Eskiden iş, sığınabileceği tek yerdi. Şimdi ise sadece katlanılması gereken bir mecburiyet gibiydi.

— Geliyorum Berna, dedi. Benim adıma özür dile. Sevdikleri o özel kahveden ikram et.

— Çoktan yaptım efendim, dedi Berna. Sabırla bekliyorlar.

Telefonu kapattı. Işık yeşile döner dönmez gaza bastı. Levent’teki toplantı, şirketin Asya pazarına açılması için kritik önemdeydi. İki yıl üzerinde çalıştığı bir projeydi. Yine de, zihni toplantı salonuna değil, Emirgan’ın kaybolmuş bir çocuğuna saplanıp kalmıştı.

İleride bir yerde yoğunluk arttı. Trafik ansızın tamamen durdu. Kenan, sinirle direksiyona parmak uçlarıyla vurdu. Bir ambulanstan siren sesi geliyordu, ama sıkışıklıktan ilerleyemiyordu.

Beklerken, bakışları camdan dışarı kaydı. Kaldırımdaki kalabalığı izlemeye başladı. Koşuşturan insanlar, telefonuna gömülmüş gençler, bir elinde poşet bir elinde çocuk taşıyan anneler… İstanbul, her adımında bir hikâye taşıyan bir şehirdi.

Kenan, “Bu kalabalığın içinde başka kaç kişi, kaybettiği birini arıyor?” diye düşündü.

Tam o sırada, Memorial Hastanesi’nin yanındaki kaldırımda gördüğü bir sahne, dikkatini mıknatıs gibi çekti.

Kaldırım kenarında, bir oğlan çocuğu çökmüş gibi duruyor, başı ellerinin arasında, nefes almakta zorlanıyor gibiydi. Yanında, üzerinde solgun renkli, eski bir eşofman olan bir kız diz çökmüştü. Üzerindeki kıyafetler yıpranmış, ayakkabılarının kenarları açılmıştı, ama elleri sakindi.

Kız, çocuğun omzuna sarılmış, onu sanki bir kardeşiymiş gibi tutuyor, sakin bir sesle ona bir şeyler söylüyordu. Çocuk başını kaldırmaya çalışıyor ama baş dönmesiyle tekrar kapanıyordu.

Bu sahne, Kenan’ın sayısız kez tanık olduğu kalabalık içi dramlarından biri olabilirdi. Ama kızın tavrında Kenan’ı durduran bir şey vardı. Çaresizce bağırmıyor, ortalığı ayağa kaldırmıyordu. Hareketleri, şaşırtıcı bir olgunluk ve deneyim taşıyordu; ne yapacağını biliyordu.

Tam o sırada, öndeki araç biraz ilerledi, Kenan da mecburen takip etti. Yine de gözlerini kaldırımdan ayıramıyordu. Az ötede, trafik tekrar tıkandı. Kenan, düşünmeden dörtlüleri yaktı, arabayı sağa çekti. Arkadan gelen korna seslerini duymuyormuş gibi davranarak kapıyı açtı ve hızlı adımlarla kaldırıma doğru yürüdü.

— Affedersiniz, dedi yaklaşırken. Yardım edebilir miyim?

Kız başını kaldırdı. Gözleri koyu kahverengi, iri ve temkinliydi. On iki, en fazla on üç yaşlarında olmalıydı. Ama bakışlarındaki yorgunluk, yaşını aşıyordu.

— Durumu kötüleşti, dedi kız, lafı dolandırmadan. “Hastaneye götürmeye çalıştım, ayakta duramıyor.”

Kenan şimdi çocuğa daha dikkatli baktı. On altı-on yedi yaşlarında, zayıf bir delikanlıydı. Yüzünde, sokakta geçen yılların izleri vardı; ama asıl Kenan’ı yakalayan, yüz hatlarının bir anlığına tanıdık görünmesiydi.

Çocuğun başını hafif yana eğişi, alnından saçlarına düşen bir tutam, kaçamak bakışı…

Kalbinde, yıllardır bastırmaya çalıştığı bir kıvılcım çaktı.

“Bu mümkün olamaz.”

Ne var ki, içindeki bir ses, “Neden olmasın?” diye fısıldıyordu.

Kenan, çocuğun yüzüne bir kez daha baktı. Çocuk, başını kaldırıp ona doğru baktığında, zaman bir anlığına durdu.

Yeşil gözler…

Tam da komodindeki fotoğrafta gördüğü gibi.

Bu, aklının oynadığı bir oyun olmalıydı. Yine de dudaklarından, kontrol edemediği bir kelime döküldü.

— Can…

Bu tek hece, havada asılı kaldı.

Çocuk kaşlarını hafifçe çattı. Kız ise hemen araya girdi.

— Adını nereden biliyorsunuz? diye sordu, sesinde sert bir kuşku.

Kenan, bir an nefes alamadı. Zihni, mantık ile umut arasında fena halde sıkışmıştı.

— Ben… dedi, boğazı düğümlenerek. Sanırım… sen… benim oğlumsun.

Kızın yüzü anında bir gölgeye büründü. Can, kelimeyi dudaklarıyla tekrar etti, sanki yabancı bir dilde duyduğu bir şeyi çözer gibi.

— Oğlunuz mu? diye sordu kız. “Onu biriyle karıştırıyorsunuz bence.”

Kenan, karıştırmadığını bütün hücreleriyle hissediyordu. Yine de, bu cümleyi havada bırakmak istemedi.

Çocuğun gözlerine bakarak, daha yumuşak bir sesle konuştu:

— Adın… Can değil mi?

Çocuk, bir an düşündü, sonra başını yavaşça salladı.

— Bana… öyle diyorlar, dedi. Ama soyadımı bilmiyorum.

Kenan’ın içindeki kıvılcım, şimdi alevlenmek üzereydi. Ama ne kendi kalbini, ne de bu iki çocuğu bir anda yakmak istemiyordu. Öncelik, çocuğun sağlığıydı.

Kız, sabırsızlanarak araya girdi:

— Bakın, beyefendi, bu hikâye ne olursa olsun, Can’ın şimdi doktora ihtiyacı var. Lütfen.

Kenan, kıza baktı. İnce ama kararlı bir çene, savunmacı ama korkmayan bakışlar… Bu kız, kendi hayatında kaç yetişkinden daha çok sorumluluk almıştı?

— Haklısın, dedi sakince. Hastane şurada. Arabam şurada parkta. İkisiniz de benimle gelin, acile yetiştirelim. Sonrasını sonra konuşuruz.

— Yabancıların arabasına binmeyiz, dedi kız, bir an bile duraksamadan.

Kenan, hafifçe gülümsedi.

— Çok iyi bir kural, dedi. Ama şimdi burada bir istisna yapmazsak, arkadaşın sokakta bayılmaya devam edecek. Ayrıca, dedi, cebinden kartvizitini çıkarıp uzatarak, ben yabancı olmaktan daha fazlasıyım. Kenan Kozanoğlu. Şirketimi duymuş olabilirsiniz.

Kız kartı aldı, okuma yazması iyi olmamasına rağmen isme takıldı. Televizyonda, gazetelerde defalarca duyduğu bir isimdi bu. Böyle isimler, genelde herkesin hayatına çok uzaktan dokunurdı—o gün hariç.

Çocuğa baktı. Yüzü solgunlaşmış, dudakları mora çalmıştı.

Yutkundu.

— Tamam, dedi istemeyerek. Ama ben de geliyorum. Onu yalnız bırakmam.

— Tabii, dedi Kenan. Hep birlikte.

Can’ın bir koluna Kenan girdi, diğer koluna kız. Arabaya yürürlerken, Kenan, çocuğun ağırlığını hissediyor, “Bu gerçekten o mu?” sorusuna “Evet” cevabını verecek her ayrıntıyı toplamaya çalışıyordu.

Araba hastanenin kapısına yanaştığında, Can bayılmaya ramak kalmış bir hâlde koltuğa yaslanmıştı.

— Adın ne? diye sordu Kenan, kızın adını.

— Ayşe, dedi kısa keserek.

Kenan, bu sade ismin, kızın içindeki fırtınaları sakladığını hissetti.

Üçü birlikte acil servise girdiler.

MİLYONER KAYIP OĞLUNU ARIYORDU, ARABADAN İNERKEN ONU FAKİR BİR KIZLA GÖRDÜ VE... - YouTube

Hastanede İlk Adımlar

Memorial Hastanesi’nin acil servisi, her zamanki telaş içindeydi. Hemşireler sedyelerle koşuşturuyor, doktorlar monitörleri kontrol ediyor, bekleme salonunda yorgun yüzler bekliyordu.

Resepsiyon görevlisi, Kenan’ı görür görmez tanıdı. Onunla önceden bağış geceleri, açılışlar vesilesiyle karşılaşmışlardı.

— Hoş geldiniz, Kenan Bey, dedi nazikçe, sonra yanındaki iki gence baktı. Buyurun?

— Bu genç acil müdahaleye ihtiyaç duyuyor, dedi Kenan. Sokakta bayıldı. Baş dönmesi, baş ağrısı…

— Adı?

Ayşe bir anlık tereddütten sonra:

— Can… dedi, “Can Yıldız.”

Kenan’ın kalbine bir bıçak gibi saplandı bu soyadı. Oğlu, başka bir soyad ile yaşıyordu.

“Yıldız…”

Resepsiyonist bilgileri kaydederken, Kenan refleksle ekledi:

— Yaşı… yirmi iki.

Ayşe kaşlarını kaldırdı.

— Nereden biliyorsunuz yaşını? diye sordu hemen.

Kenan, kısa bir an durakladı.

— Tahmin ettim, dedi. Oğlum… kaybolduğunda yedi yaşındaydı. Şimdi tam sizin yaşlarınızda olmalı.

Ayşe’nin bakışı sertleşti ama söyleyecek bir şey bulamadı.

Bir hemşire gelip Can’ı muayene odasına alırken, “Sadece bir kişi eşlik edebilir,” dedi.

— Ben, dedi Ayşe hemen.

— Ben de geleceğim, dedi Kenan. Babasıyım.

Ayşe, “Daha neler,” demeye yeltenirken Can araya girdi.

— Bırak gelsin, Ayşe, dedi yorulmuş bir sesle. Kafam… çok karışık. Ama belki… anlatacağı şeyler vardır.

Ayşe, Can’ın gözlerinin derinliklerinde gördüğü yorgun güveni reddedemedi. Başını hafifçe salladı.

Muayene odasında, orta yaşlı, ciddi ama yumuşak yüzlü bir iç hastalıkları uzmanı, Dr. Feridun, Can’ı dinlemeye başladı.

— Başım çok ağrıyor, dedi Can. Bazen dünya dönüyor gibi oluyor. Bugün de… gözüm karardı.

Doktor, ışıkla göz bebeklerini kontrol etti, tensiyonunu ölçtü, kalbini dinledi.

— Daha önce kafanı ciddi şekilde çarptığın oldu mu? diye sordu.

Can, kaşlarını çattı.

— Bilmiyorum, dedi. Küçükken… bir şeyler oldu sanki. Ama pek hatırlamıyorum. Zaten çocukluğumun çoğunu pek hatırlamıyorum.

Kenan, odanın bir köşesinde, sandalyesine yapışmış gibiydi.

— Hafıza kaybı… dedi doktor, not alırken. Eski bir travma olabilir. Bunu net görmek için tomografi isteyeceğim. Bir de kan tahlilleri…

Ayşe, doktorun her cümlesini dikkatle dinliyordu.

— Peki… dedi tereddütle. Bir süredir… pek doğru dürüst yemiyor. Bazen günlerce bir şey bulamıyoruz.

Doktor, Kenan’a baktı. Kenan, başını eğdi. Bu, varlığının en ağır tokadıydı belki. Milyarları olan bir adam, oğlunun fırın artıklarıyla yaşadığını yeni öğreniyordu.

Doktor, gerekli tetkikleri yazıp hemşireyi çağırdığında, Ayşe, Can’ın yanında kaldı. Kan alındı, tomografiye götürüldü. Kenan dışarıda beklerken, eli telefonuna gidiyor, ama hiçbir işi arayamayacağını biliyordu.

Bir ara, yanındaki sandalyeye çökmüş Ayşe’ye baktı.

— Ne kadar zamandır sokaktasınız? diye sordu.

— İki yıl, dedi kız. Can’la o zaman tanıştım.

— Daha önce?

— Yurtta, dedi kısa ve net. Sevmiyordum. Kaçtım.

Kenan, o an kızın ne kadar “yetim” olduğunu hissetti: kâğıt üzerinde belki değil, ama hayatta kesinlikle.

— Ona sen mi baktın bütün bu süre? diye sordu.

Ayşe, omuz silkti.

— O da bana baktı. Birbirimize baktık.

Bu cümlenin içindeki sadelik, Kenan’ın göğsüne oturdu.

Tetkikler bitip tekrar muayene odasına alındıklarında, doktor sonuçlara baktı.

— Hayati bir risk yok, dedi. Ama ciddi kansızlık, yetersiz beslenme, migren ve muhtemel eski travma izleri var. Düzenli beslenme, dinlenme, ilaç kullanımı ve mümkünse… stresin azalması gerekiyor.

“Stresin azalması…”

Kenan acı acı iç çekmek istedi. Bu genç, zaten hayatın en ağır streslerinden geçmişti.

Koridora çıktıklarında, Kenan, bir daha ertelememeye karar verdi.

— Size… kalacak yer önerebilirim, dedi. Benim evimde. Misafir dairem var. İsterseniz.

— Biz… kimseden sadaka almayız, dedi Ayşe anında.

— Sadaka değil, dedi Kenan. Babanızdan bir teklif gibi düşünün, Can.

Can, Kenan’a baktı. Gözlerinde, belki ilk kez, hafif bir yumuşama vardı.

— Baba… dedi, kelimeyi ağzında tartarak. Garip geliyor. Ama… içimde bir yer… evet diyor.

Ayşe’nin yüzü gerildi. Can’a sokuldu.

— Ya bizi atarsa?

— Atmayacağım, dedi Kenan, içten ve net bir tonla. Ne olursa olsun.

Can, Ayşe’nin elini tuttu.

— Ayşe… dedi. Yıllardır benim kararlarıma saygı duydun. Bu sefer ben senden istiyorum: Bir şans verelim. Yoruldum. Birkaç gece… rahat uyumak istiyorum.

Ayşe, gözlerini kapattı. Ne kadar küçük görünürse görünsün, aslında Can’dan daha çocuktu. Ama yıllardır, “büyümek zorunda kalan çocuk” rolünü oynamıştı.

— Peki, dedi kısık sesle. Ama, dedi Kenan’a bakarak, bir gariplik olursa, bir terslik hissedersem… çeker gideriz.

— O sizin hakkınız, dedi Kenan. Hiç kimseyi zorla tutmam.

İçinden ise, “Bu sefer gidemezsin,” diye geçirdi. “Bu sefer bırakmam.”

.

Ataşehir’de Yeni Bir Kapı

Ataşehir’deki rezidansın otoparkına girdiklerinde, Ayşe, arabadan inmeden önce camdan yukarı baktı. Dev bloklar, cam cepheler, güvenlikli girişler… Bir başka dünya gibi geliyordu.

Asansör, yirmi ikinci kata çıktığında, Kenan kartını okutup özel lobiye ulaştı. Kapıyı açtığında, geniş salonun içinden Boğaz’a kadar uzanan panoramik manzara, iki çocuğun gözlerini büyüttü.

Ayşe bước vào, ngần ngại thậm chí không dám bước lên thảm.

— Bunların hepsi… sizin mi? diye sordu.

— Evet, dedi Kenan. Ama zaten yalnızdım. Bu ev, siz gelmeden önce sadece… boş bir kutuydu.

Can, duvara asılı yağlı boya tablolara, kitaplarla dolu raflara, salonun ortasındaki büyük L koltuğa baktı. Gözleri, sanki bir şeyi hatırlamaya çalışıyormuş gibi, uzakta bir noktaya dalıp gidiyordu.

— Bu… koku, dedi birden.

— Hangi koku? diye sordu Kenan.

— Ahşap… ve… kitap kokusu. Bir de… Yasemin gibi bir şey.

Kenan’ın boğazı sıkıştı. Bir zamanlar Bebek’teki evlerinin kütüphanesindeki karışımı tarif ediyordu. Ve Selin’in yıllarca kullandığı parfümü.

— Okumayı seviyor musun? diye sordu, sesini sabit tutmaya çalışarak.

Can, bir an düşündü.

— Bilmem, dedi. Bazen… bir kadın görüyorum rüyamda. Sarı saçlı. Bana kitap okuyor. Küçük prens diye bir çocuk var galiba. Küçük bir gezegende yaşıyor…

Kenan’ın dünyası bir an yine sallandı. Selin’in oğluna her gece yatmadan önce okuduğu kitap… Küçük Prens.

Ayşe, bu anın ağırlığını sezmiş gibi, “Neredeyim ben?” dercesine etrafa bakmaya devam etti.

Kenan, çocukları odalarına yerleştirdi. Can’a ana yatak odasını, Ayşe’ye yanındaki geniş misafir odasını gösterdi.

— Ayrı mı uyuyacağız? diye sordu Ayşe, anında tetikte.

— İsterseniz, kapılar açık kalır, dedi Kenan. Zorla bir şey yok.

— Biz… hep birlikte uyuruz, dedi Ayşe. Köprü altında, metruk evlerde… Birbirimizi korumak için.

Kenan başını salladı.

— Peki. Bu gece istediğiniz gibi yapın. Burası sizin için de güvenli bir yer artık.

Gece, üçü de farklı odalarda, ama kapıları tümüyle kapatmadan uyudu. Kenan, salonda tek başına oturup şehre bakarken, bir tarafta korku, bir tarafta inanç taşıyordu.

“Bu gerçekten o olabilir mi? Yoksa yine kendi kendimi kandırıyor muyum?”

Koridordan hafif bir fısıldaşma geldi. Ayşe’nin sesi:

— Can, uyudun mu?

— Hayır, dedi Can. Ama burada… garip şekilde huzurluyum.

Ayşe, kısık bir sesle güldü.

— İlk defa… tavan damlamıyor, biliyor musun?

Kenan, gözlerini kapadı. İçinde, yıllar sonra ilk kez, çok hafif bir sıcaklık yayıldı.

Belki de umut, en çaresiz anlarda bile vazgeçmediği bir alışkanlıktı.