Milyonerin annesi yavaş yavaş kötüleşiyordu, ta ki temizlikçi her şeyi kurtarana kadar.
.
.
.
Hikaye: Görünmez Kahraman
Milyoner iş adamı Emre Vural’ın annesi Cemile Hanım, yavaş yavaş kötüleşiyordu. Kimse bunun nedenini anlayamıyordu. Doktorlar sadece yaşlılık diyerek geçiştiriyor, aile de bu teşhise inanıyordu. Ancak evde, her şeyi gören ve duvarların arkasındaki fısıltıları duyan biri vardı: Reyhan. O, temizlikçi olarak çalışıyordu ve Cemile Hanım’ın sağlığının hiç de doğal olmadığını fark etmişti. Ama evde ismi yoktu, söz hakkı yoktu.
Bir sabah, Cenkale’de soğuk ve rutubetli bir hava hakimdi. Gök yüzü gri bulutlarla kaplıydı. Reyhan, yıllardır yaptığı gibi yan kapıdan içeri süzüldü. Yaşadığı hayatın yükünü omzunda taşıyan eski çantası ve gözlerindeki derin yorgunluk, onun hayatının zorluklarını yansıtıyordu. 46 yaşında olmasına rağmen, sanki iki ömür yaşamış gibiydi. Gençliğinden beri başkalarının evlerini temizlemiş, ama kendi hayatındaki tozları bir türlü silememişti.
Emre Vural, sıfırdan zirveye tırmanmış bir iş adamıydı. Annesi Cemile Hanım, onun okuması için yıllarca dikiş dikmiş, merdiven silmiş ve kendi hayallerinden vazgeçmişti. Emre, işleri büyütüp zenginleşince annesini yanına almıştı. Başlangıçta her şey bir masal gibiydi; Cemile Hanım gülüyor, Reyhan ile mutfakta dertleşiyor ve kendini bu büyük evde güvende hissediyordu. Ancak zamanla, evin havası değişmeye başladı. Cemile Hanım, sebepsiz yere güçten düşmeye, iştahı kesilmeye ve unutkanlıklar yaşamaya başladı.
Reyhan, sessizce gözlemliyordu. Tıp eğitimi yoktu belki ama insan sarrafıydı. Cemile Hanım’ın durumu her gün belirli bir saatten sonra kötüleşiyordu; özellikle de Emre Bey’in eşi Vildan Hanım’ın hazırladığı özel bitki çayından sonra. Vildan, her zaman şıktı ve Reyhan’a karşı buz gibi bir nezaketle davranıyordu. Ancak Cemile Hanım’ın gözlerinde, evin duvarlarına sinmiş ağır bir şeyler vardı. Sanki bu ev, dile gelmeyen karanlık bir sırrı saklıyordu.
Bir öğleden sonra, Reyhan mutfakta gümüşleri parlatırken Vildan’ı izledi. Vildan, neredeyse hiç kullanılmayan alçak dolabı açtı ve içinden şeffaf bir şişe çıkardı. Reyhan nefesini tuttu. Vildan, kayınvalidesi için hazırladığı ıhlamurun içine o şişeden tam üç damla damlattı. Reyhan’ın kalbi göğüs kafesini delip geçecekmiş gibi atıyordu. O an, o evde birinin yavaş yavaş planlı bir şekilde yok edildiğini anlamıştı. Eğer susarsa bu cinayete ortak olacaktı. Ama konuşursa, parası yoktu, arkası yoktu, eğitimi yoktu. Bu lüks malikanede onun sözü, Vildan Hanım’ın tek bir bakışı karşısında hükmünü yitirirdi.

Reyhan, o öğleden sonrayı diken üstünde geçirdi. Evdeki her tıkırtı kulağına bir tehdit gibi geliyordu. Normal davranmaya, temizlik yapmaya devam etti ama artık o malikaneyi bir iş yeri olarak değil, bir mayın tarlası olarak görüyordu. Bir bahane uydurup Cemile Hanım’ın odasına çıktı. Yaşlı kadın, yatağın kenarına oturmuş, boş gözlerle pencereden dışarı bakıyordu. Reyhan, sesini titretmemeye çalışarak, “Cemile teyze nasılsın? Bir isteğin var mı?” diye sordu. Cemile Hanım, yorgun gözlerini Reyhan’a çevirdi. “Bilmiyorum kızım,” dedi. “Vücudum artık bana ait değilmiş gibi. Bazen aklımı kaçırdığımı düşünüyorum.”
Bu sözler Reyhan’ın yüreğine bir yumruk gibi indi. Bu kafa karışıklığı yaştan değildi, o şişedeki zehirden geliyordu. Akşam üzeri Emre Bey işten erken döndü. Reyhan, koridorda paspas yapıyormuş gibi görünüp kulak kabarttı. Vildan, sakin ve ikna edici bir ses tonuyla konuşuyordu. “Hayatım, annen çok zorlanıyor biliyorum ama sabırlı olmalıyız. Doktorlar da dedi, bu yaşta bu tür gerilemeler normal.” Reyhan, içinden haykırmak, odaya dalıp “Annen hasta değil, zehirleniyor,” demek geliyordu ama yapamazdı. Delilsiz konuşursa sadece işinden olmaz, belki de iftira suçundan hapse atılırdı.
Gece olduğunda Reyhan, kendi küçük gece kondusuna dönmek için otobüs durağına yürürken şehrin soğuğu içine işliyordu. Hayatı boyunca sabahın köründe kalkmış, tıklım tıklım otobüslerde sürünmüş, kuruş maaşla ailesini ayakta tutmaya çalışmıştı. Ancak bu sefer karşısında sadece bir haksızlık yoktu; sinsi bir ölüm vardı. Kendi güvenliğini mi seçecekti yoksa ona güvenen o yaşlı kadını mı kurtaracaktı? Bu soru, gece boyunca zihninde dönüp durdu. Uyku, o gece Reyhan’a uğramadı.
Ertesi sabah eve vardığında Cemile Hanım’ı dünden daha kötü buldu. Yataktan kalkmaya çalışırken neredeyse düşüyordu. Reyhan, ona banyo yaptırırken yaşlı kadının incecik kollarında beliren morlukları fark etti. Vildan odaya girdiğinde Reyhan bir anlığına nefesini tuttu. Vildan’ın yüzünde sahte bir şefkat maskesi vardı ama gözleri hesap yapan bir tüccar gibi bakıyordu. Reyhan, yumuşak ama emredici bir sesle, “Öğleden sonra annemin bitki çayını sen hazırlama. Ben yine kendim yaparım,” dedi. Reyhan, başını eğdi. “Peki efendim,” dedi ama içinde fırtınalar kopuyordu. O an kararını verdi; artık sadece izlemeyecek, müdahale edecekti.
Öğleden sonra mutfakta gerilim elle tutulur cinstendi. Reyhan, Vildan mutfağa girmeden önce bir plan yapmıştı. Vildan, dolaptan o şişeyi çıkarıp çaya damlattığında Reyhan, kasıtlı olarak elindeki tepsiyle gürültülü bir şekilde içeri girdi. “Ah, kusura bakmayın Vildan Hanım, elimden kaydı,” diyerek dikkat dağıttı. Vildan bir anlığına irkildi. O saniyelik boşlukta Reyhan durumu tarttı. Çay hazırlanmıştı. Vildan tepsiyi alıp salona yöneldiğinde Reyhan arkasından seslendi. “Vildan Hanım, kapıda kurya var. İmza atmanız gerekiyor. Çok acil.” Bu tamamen bir yalandı ama işe yaramalıydı. Vildan, oflayarak tepsiyi tezgaha bıraktı ve kapıya yöneldi. Reyhan, saniyeler içinde zehirli çayı lavaboya döktü, bardağı çalkaladı ve demliğe temiz çaydan yeniden doldurdu. Bu küçük zafer Reyhan’a cesaret vermişti ama aynı zamanda korkusunu da büyütmüştü.
Her gün böyle şanslı olamazdı. Ayrıca Vildan zeki bir kadındı. Çayın etkisini göstermediğini fark ettiğinde şüphelenebilirdi. Reyhan’ın somut bir kanıta ihtiyacı vardı. Akşam evine döndüğünde teknolojiyle arası iyi olan yeğeni Murat’ı aradı. Murat, halasının sesindeki titremeyi hemen fark etmişti. “Hala, ne oldu? Sesin çok kötü geliyor,” dedi. Reyhan, “Oğlum, bana yardım etmen lazım ama bu aramızda kalacak, kimse bilmeyecek. Bir hayat söz konusu,” dedi. Murat, halasının ciddiyetini anlayınca hemen gelmeyi kabul etti.
Ertesi akşam Murat, Reyhan’ın çalıştığı eve gizlice geldi. Reyhan onu bahçıvanın kullandığı arka girişten içeri aldı. Murat, halasının anlattıklarını dinledikçe yüzü kireç gibi oldu. “Hala, bu anlattıkların cinayete teşebbüs. Polise gitmeliyiz,” dedi. Reyhan, başını iki yana salladı. “Elimizde kanıt yok Murat. Bize kim inanır? Hizmetçi hayal görüyor,” derler. Üstünü kapatırlar. Bana o kadının çaya o damlaları kattığını gösteren bir görüntü lazım. Murat düşündü. Sonra çantasından parmak ucu kadar küçük bir kamera çıkardı. “Bu hareket sensörlü bir kamera. Çok küçük, fark edilmesi zor. Bunu mutfağa, o dolabı görecek bir yere yerleştirebiliriz.”
Kamerayı mutfak dolaplarının en üstüne dekoratif bir sarmaşığın arasına gizlediler. Açısı, tam olarak Vildan’ın özel karışımını hazırladığı tezgahı ve o kilitli dolabı görüyordu. Murat, “Hala, bu kamera görüntüleri benim telefonuma değil, senin şu eski telefona yüklediğim uygulamaya düşecek. Ama dikkatli ol, eğer o kadın kamerayı bulursa…” cümlesini tamamlamadı. Ama ikisi de sonucun ne olacağını biliyordu. Reyhan o gece eve dönmedi. Müştemilattaki küçük odasında kaldı. Gözü telefonda, kalbi ağzında bekledi. Artık oyun başlamıştı. Avcı, av olduğunu bilmiyordu henüz.
Günler geçtikçe evdeki atmosfer daha da gerildi. Reyhan fırsat buldukça çayları değiştirmeye veya döküp yenisini koymaya devam ediyordu. Bunun sonucu olarak Cemile Hanım’ın durumunda hafif bir düzelme başladı. Yanaklarına az da olsa renk gelmiş, titremeleri azalmıştı. Bu durum Emre Bey’i sevindirirken Vildan’ı huzursuz ediyordu. Vildan, kayınvalidesine bakarken kaşlarını çatıyor, sanki yaptığı hesapta bir hata varmış gibi düşünceli görünüyordu. Bir gün mutfakta kendi kendine mırıldandığını duydu Reyhan. “Doz mu yetmiyor acaba yoksa bağışıklık mı kazandı?” Bu fısıltı Reyhan’ın kanını dondurdu.
Bir hafta sonra beklenen an geldi. Reyhan, mutfağın diğer ucunda sebzeleri doğrarken Vildan içeri girdi. Sinirli ve aceleciydi. O gün Emre Bey ile tartışmışlardı. Parayla ilgili bir konuydu. Vildan, dolabı sertçe açtı, şişeyi çıkardı. Bu sefer damlaları sayarken eli daha cömertti. Üç değil, beş belki altı damla damlattı. Reyhan olduğu yerde donup kalmıştı ama eli cebindeki telefona gitti. Telefon titredi, kayıt başlamıştı. Vildan, zehri çaya karıştırdı. Şişeyi yerine koydu ve derin bir nefes alıp o sahte gülümsemesini yüzüne yerleştirdi.
Tepsiyi alıp çıktı. Reyhan hemen arkasından tuvalete koştu. Kapıyı kilitledi ve titreyen elleriyle videoyu açtı. Her şey oradaydı. Şişe, damlalar, Vildan’ın yüzündeki o soğuk ifade; kanıt artık elindeydi. Ancak Reyhan videoyu izlerken dehşet verici bir şeyi daha fark etti. Vildan bu sefer dozu artırmıştı. Eğer Cemile Hanım o çayı içerse bu sefer sadece bayılmakla kalmayabilir, kalbi durabilirdi. Reyhan tuvaletten fırladı. Salona doğru koştuğunda Vildan’ın merdivenleri çıktığını gördü. Zamanla yarışıyordu. Mutfağa geri dönüp yeni bir çay hazırlayacak vakti yoktu. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı.
Cemile Hanım’ın odasının kapısı aralıktı. Vildan, elinde tepsiyle yatağa doğru eğilmişti. “Anneciğim, sana özel çayını getirdim. İç de rahatla,” diyordu. Cemile Hanım halsizce elini uzattı. Reyhan odaya daldı. “Nefes nefeseydi. Cemile teyze dur,” diye bağırdı. Vildan ve Cemile Hanım irkilerek ona döndüler. Vildan’ın gözlerinde şimşekler çaktı. “Ne oluyor Reyhan? Ne bu hadsizlik? Kapıyı çalmadan nasıl girersin?” diye tısladı. Reyhan, korkusunu bir kenara itti. “Emre Bey, Emre Bey aşağıda sizi çağırıyor. Çok acil,” dedi. Telefonda biri var, bankadanmış,” diye yalan söyledi. Bu, Vildan’ın en hassas noktasıydı; para. Vildan şüpheyle Reyhan’a baktı ama parayla ilgili bir sorun olma ihtimalini göze alamazdı. “Hemen geliyorum,” dedi ve bardağı komodine bırakıp hızla odadan çıktı.
Vildan çıkar çıkmaz Reyhan, bardağı kaptığı gibi banyoya koştu ve hepsini lavaboya döktü. Geri döndüğünde Cemile Hanım şaşkınlıkla ona bakıyordu. “Kızım! Neden döktün çayımı? Emre gerçekten çağırdı mı?” diye sordu. Reyhan, yaşlı kadının yanına oturdu. Ellerini tuttu. Gözleri dolmuştu. “Cemile teyze, bana güveniyor musun?” diye sordu. Cemile Hanım, bu kadının gözlerindeki samimiyeti gördü. “Güveniyorum kızım. Bu evde bir tek sana güveniyorum,” dedi. “O zaman lütfen Vildan Hanım’ın getirdiği hiçbir şeyi yeme içme. Sadece benim getirdiklerimi al. Söz ver bana.” Cemile Hanım’ın yüzünde bir aydınlanma ardından derin bir keder belirdi. Anlamıştı. Sessizce başını salladı.
Akşam Emre Bey eve geldiğinde Reyhan, onu çalışma odasında yakaladı. Emre, masa başında başını ellerinin arasına almış oturuyordu. “Efendim, müsait misiniz?” diye sordu Reyhan. Emre başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı. “Ne var Reyhan? Şimdi sırası mı?” dedi ters bir tonla. Reyhan kapıyı kapattı ve kilitledi. Bu hareket, Emre’yi şaşırttı. “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Reyhan telefonu cebinden çıkardı. “Emre Bey, size bir şey göstermem lazım. Bunu izledikten sonra beni kovabilirsiniz, polise verebilirsiniz. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Ama önce annenizin hayatı için bunu izlemek zorundasınız.” Reyhan, telefonu masanın üzerine bıraktı ve videoyu başlattı.
Emre, önce isteksizce ekrana baktı. Görüntüde karısı Vildan vardı. Mutfaktaydı. O gizli dolabı açışını, şeffaf şişeyi çıkarışını, çaya o damlaları soğukkanlılıkla akıtışını izledi. Emre’nin yüzündeki ifade saniye saniye değişti. Önce anlam veremedi, sonra şaşkınlık, ardından inkar ve en sonunda saf bir dehşet. Video bittiğinde odada ağır bir sessizlik oldu. Emre’nin elleri titriyordu. “Bu bu ne?” diye fısıldadı. “Sesi çıkmıyordu.” “Bu bugün çekildi efendim,” dedi Reyhan. “Ve haftalardır her gün tekrarlanıyor. Anneniz hasta değil, Emre Bey. Anneniz zehirleniyor.”
Emre, sandalyeden kalktı. Odanın içinde volta atmaya başladı. “Olamaz. Vildan bunu yapamaz. Neden yapsın? Her şeye sahip zaten,” diye bağırdı. Sesi çatallanmıştı. Reyhan sessizce durdu. “Belki de her şeye tek başına sahip olmak istiyordur,” dedi usulca. Bu cümle, Emre’yi durdurdu. Annesinin üzerine yaptığı vasiyet, hayat sigortaları, şirket hisseleri… Vildan’ın son zamanlardaki para hırsı, sürekli annesinin acı çektiğinden ve huzura kavuşması gerektiğinden bahsetmesi… Parçalar zihninde korkunç bir yapboz gibi birleşti. Emre, duvara yumruk attı. “Ben nasıl göremedim? Gözümün önünde annemi öldürüyormuş,” diyerek hıçkırarak ağlamaya başladı. Koca adam, bir çocuk gibi ağlıyordu.
Reyhan ona yaklaştı. “Efendim, şimdi ağlama vakti değil. Annenizi kurtarmalıyız. Vildan Hanım şüphelenmeye başladı. Bugün neredeyse yakalanıyordum. Harekete geçmeliyiz,” dedi. Emre, gözyaşlarını sildi. Yüzü sertleşti. O eski güçlü iş adamı geri gelmişti ama bu sefer gözlerinde merhamet değil, intikam ateşi vardı. “Polisi arayacağım,” dedi. Reyhan onu durdurdu. “Polis gelene kadar kanıtları yok edebilir. O şişeyi almalıyız ve o bunu inkar edecektir. Onu suçüstü yapmalıyız veya itiraf ettirmeliyiz.” Plan basitti ama riskliydi.
Ertesi gün her şey normalmiş gibi davranacaklardı. Bu en zor kısmıydı. Emre, karısının yüzüne bakıp gülümsemek, “Günaydın hayatım,” demek zorundaydı. Gece boyunca evde ölüm sessizliği hakimdi. Reyhan, Cemile Hanım’ın odasında yerdeki minderde uyudu. Yaşlı kadını bir saniye bile yalnız bırakmak istemiyordu. Vildan ise hiçbir şeyden habersiz yatak odasında huzurla uyuyordu. Belki de ertesi günün son doz olacağını hayal ediyordu.
Sabah olduğunda Cenkale’de güneş açmıştı ama evin içi buz gibiydi. Emre, kahvaltıda gazetesini okuyor gibi yaparken ellerinin titremesini saklamaya çalışıyordu. Vildan neşeliydi. “Bugün hava çok güzel. Belki annemi bahçeye çıkarırız öğleden sonra,” dedi. Emre, dişlerini sıkarak, “Olur, hayatım, çok iyi gelir,” dedi. Reyhan, servisi yaparken Vildan’ın gözlerinin içine bakmamaya çalıştı. Öğleden sonra olduğunda Vildan mutfağa yöneldi. Emre, çalışma odasının kapısını aralık bırakmış, mutfağa gözetliyordu. Reyhan ise bahçede polisleri bekliyordu. Sessizce gelmelerini istemişlerdi.
Vildan çayı hazırladı, şişeyi çıkardı. Tam o sırada Emre, mutfağa girdi. “Vildan,” dedi sesi buz gibiydi. Vildan irkildi. Elindeki şişe neredeyse düşüyordu. Hızla arkasına sakladı. “Ay Emre, ödümü kopardın. Ne sessiz geliyorsun,” diye güldü yapmacık bir tavırla. Emre ona doğru yürüdü. “Eline ne sakladın?” diye sordu. Vildan’ın gülüşü soldu. “Hiç, hiçbir şey. Peçete sadece,” dedi. Emre, bir adım daha attı. “O elindekini masaya koy Vildan.” Vildan geri adım attı. Yüzü bembeyaz olmuştu. “Sen ne diyorsun Emre? Saçmalama,” dedi. “Masaya koy,” dedim, diye kükredi Emre. Bu bağrış, tüm evde yankılandı.
Vildan, titreyerek elini çıkardı ama şişeyi hala sıkı sıkı tutuyordu. “Ben sadece vitamin veriyordum. Doktor tavsiye etti,” diye yalan söyledi. Emre, acı bir gülüşle, “Hangi doktor, adli tıp doktoru mu?” dedi ve cebinden telefonunu çıkarıp o videoyu Vildan’ın yüzüne tuttu. Görüntüleri gören Vildan’ın dizlerinin bağı çözüldü. Tezgaha tutundu. İnkâr edecek hali kalmamıştı. Maske düşmüştü. O zarif, o kibar kadın gitmiş, yerine köşeye sıkışmış vahşi bir hayvan gelmişti. “Hepsi o cadı yüzünden,” diye bağırdı Vildan aniden, gözleri dönmüştü. “Yıllardır kanımızı emdi. Seninle aramıza girdi. Hep onun dedikleri oldu. Hep o haklıydı. Sen benim kocam değil, onun küçükoğluydun. Hep bıktım artık, anlıyor musun? Bıktım.”
Emre, dehşetle karısına bakıyordu. “Para için mi yoksa sadece nefret mi?” diye sordu. Vildan, histerik bir kahkaha attı. “İkisi de! O ölünce özgür olacaktık Emre. O parayla, o hisselerle dünyayı gezecektik. Seni kurtarmaya çalışıyordum ben.” O sırada kapı çaldı. Reyhan, iki sivil polis memuruyla içeri girdi. Vildan, polisleri görünce çığlık attı. Masadaki bıçağa uzanmaya çalıştı ama polisler atik davranıp onu etkisiz hale getirdiler. Kelepçeler bileklerine takıldığında Vildan hala bağırıyor, lanetler okuyordu. “Sen,” diye bağırdı Reyhan’a bakarak. “Sen yaptın bunu. O pis burnunu sokmasaydın her şey bitecekti.”
Sefil hizmetçi Reyhan, dimdik durdu. Gözlerini kaçırmadı. “Ben sadece bir hizmetçiyim Vildan Hanım,” dedi sakin bir sesle. “Ama insanım ve insan olan kimse buna sessiz kalamazdı.” Vildan, evden çıkarılırken Cemile Hanım, merdivenlerin başında olanları izliyordu. Gözlerinde yaşlar vardı ama korkudan değil, hayal kırıklığından. Gelini, evini açtığı kadın celladı olmuştu. Emre, koşarak annesine sarıldı. Ana oğul, merdivenlerde birbirlerine tutunup ağladılar. Yılların ihmali, görmezden gelinen gerçekler hepsi o gözyaşlarıyla aktı gitti. Ev, o an üzerindeki o ağır karanlık örtüyü attı.
Haftalar sonra Cenkale’deki malikanede hayat değişmişti. Vildan tutuklanmış, hakkında kasten öldürmeye teşebbüsten dava açılmıştı. Boşanma işlemleri hızla başlatılmıştı. Ama en büyük değişim, ev içindeki o görünmez sınırlardaydı. Reyhan artık arka kapıdan girmiyordu. Emre Bey, ona evin bir anahtarını vermişti ve “Sen bu ailenin bir parçasısın Reyhan abla,” demişti. Maaşı üç katına çıkarılmış, sigortası yapılmış, hatta oğlu için eğitim bursu ayarlanmıştı. Ama Reyhan için en büyük ödül bu değildi. Cemile Hanım tamamen iyileşmişti. Artık yanakları pembeleşmiş, eski neşesi yerine gelmişti. Her sabah kahvaltıda Reyhan’ı masaya oturtuyor, “Birlikte yiyeceğiz, itiraz istemem,” diyordu. Birlikte bahçeye çıkıyorlar, çiçekleri suluyorlar, kahve içip sohbet ediyorlardı.
Emre Bey değişmişti. İşkolik adam gitmiş, akşamlarını annesiyle geçiren, çalışanlarına hal hatır soran bir adam gelmişti. Felaket, onları uyandırmış; aslında neyin önemli olduğunu hatırlatmıştı. Bir akşamüstü, gün batımına karşı bahçede otururlarken Reyhan, Cemile Hanım’a bakıp gülümsedi. “Çok şükür, bugünleri de gördük, Cemile teyze,” dedi. Cemile Hanım, Reyhan’ın elini tuttu. Nasırlı avucunu öptü. “Sen benim koruyucu meleğimsin kızım,” dedi. “Herkes körken sen gördün. Herkes sağırken sen duydun.” Reyhan, utangaç bir şekilde başını eğdi. “Ben sadece yapmam gerekeni yaptım,” dedi.
O anladı ki kahraman olmak için pelerinlere, süper güçlere ya da büyük isimlere gerek yoktu. Sadece vicdanlı bir kalp ve doğruyu söyleyecek bir cesaret yeterliydi. Cenkale’deki o büyük ev artık soğuk bir malikane değil, sıcak bir yuvaydı. Ve bu yuvanın temelinde, ismi olmayan, sesi çıkmayan o görünmez kadının Reyhan’ın sarsılmaz iradesi vardı. İyilik sessizce gelmiş ve tüm kötülüğü temizlemişti. Hayat çoğu zaman büyük ve gürültülü olaylarla değil, sessiz ve derinden akan nehirler gibi ilerler. Bizler genellikle güce, paraya ve makama hayranlık duyarız. Dünyayı değiştirenlerin sadece en tepedekiler olduğuna inanırız. Ancak unuttuğumuz kadim bir gerçek vardır: Bir binayı ayakta tutan süslü çatısı değil, toprağın altına gizlenmiş kimsenin görmediği temelleridir.
Bu hikaye, bize gösteriyor ki görünmez sandığımız insanlar aslında hayatımızın en kritik anlarında kaderimizi belirleyen gizli kahramanlar olabilirler. Reyhan gibi, toplumun küçük gördüğü, yanından geçerken yüzüne bile bakmadığı, emeğini satın aldığı ama ruhunu görmezden geldiği insanlar aslında vicdanın en saf halini taşıyanlardır. Çünkü onlar kaybedecek çok şeyleri olduğu halde, işleri, ekmekleri, barınakları, doğru olanı yapmak için her şeyi riske atabilenlerdir. İnsanları çocukluğuna geri döndüren en savunmasız olduğumuz dönemdir. Bir zamanlar dağları deviren, aileleri sırtlayan büyüklerimiz, gün gelir bir bardak suya, şefkatli bir bakışa muhtaç hale gelirler. Onları sadece bakılması gereken bir yük olarak görmek, insanlığımızı kaybetmemizin ilk adımıdır.
Vildan’ın hatası sadece zehir şişesi değildi. Onun asıl zehri, yaşlı bir insanı değersiz bir nesne olarak gören kalbindeydi. Emre’nin hatası ise, konforun ve gücün verdiği rehavetle en yakınındakini göremeyecek kadar körleşmesiydi. Gerçek sevgi ve sadakat, kan bağından öte kalp bağıyla ilgilidir. Bazen öz evladın göremediğini bir yabancı görür. Bazen en yakınımızdaki celladımız, en uzağımızdaki ise kurtarıcımız olur. Önemli olan gözümüzü ve gönlümüzü açık tutmaktır. Haksızlık karşısında susmamak, sadece cesaret değil, aynı zamanda onur meselesidir. Reyhan, bize şartlar ne kadar zor olursa olsun, vicdanın pusulasının her zaman doğruyu gösterdiğini hatırlatıyor.
Unutmayın, kötülük bağırarak gelir, iyilik ise fısıldayarak. Ve o fısıltıyı duyabilmek için kalbimizin kulağını her zaman açık tutmamız gerekir. Tıpkı Reyhan gibi, görmezden gelineni görmek, duyulmayanı duymak, belki de bir insanın hayatını kurtarmakla kalmaz; kendi insanlığımızı da kurtarır.
News
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा भी नहीं था
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा…
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
End of content
No more pages to load






