Mısır tarlasında hamile bırakıldı… Yıllar sonra eski kocası zengin olarak geri döndü ama artık çok

.
.
.

Rüzgarın Getirdiği Aşk

İstanbul’un eski sokaklarında akşamın yumuşak ışıkları yavaş yavaş yayılırken, Boğaz’dan gelen rüzgar şehrin üstüne ince bir serinlik bırakıyordu. İnsanlar günün yorgunluğunu taşıyarak evlerine dönüyor, kafelerde oturanlar çaylarını yudumluyor, martılar ise gökyüzünde ağır ağır süzülüyordu. Bu kalabalığın içinde, kimsenin fark etmediği bir hikâye başlamaya hazırlanıyordu.

Elif, Galata yakınlarında küçük bir kitapçıda çalışan yirmi altı yaşında bir genç kadındı. Kitaplara olan sevgisi çocukluğundan beri hiç değişmemişti. Babası ona küçükken her gece bir hikâye okurdu. Babası öldükten sonra ise Elif, o hikâyelerde bulduğu huzuru gerçek hayatta aramaya başlamıştı. Kitapçı dükkânı onun için sadece bir iş değil, aynı zamanda bir sığınaktı.

Bir sonbahar günüydü. Yağmur ince ince yağıyor, sokak taşları parlak bir aynaya dönüşüyordu. Elif rafları düzenlerken kapının üzerindeki küçük zil çaldı. İçeri uzun boylu, siyah saçlı bir adam girdi. Üzerinde koyu renk bir palto vardı ve omuzları hafifçe yağmur damlalarıyla ıslanmıştı.

Adam etrafına bakarken Elif gülümseyerek yaklaştı.

“Size yardımcı olabilir miyim?” diye sordu.

Adam kısa bir an düşündü.

“Belki de,” dedi. “Aslında belirli bir kitap aramıyorum. Sadece… iyi bir hikâye.”

Elif bu cevaba gülümsedi. Kitapçıya gelen çoğu insan belirli bir kitap sorardı. Ama “iyi bir hikâye” isteyen biri nadirdi.

“İyi bir hikâye mi?” dedi Elif. “O zaman size birkaç önerim olabilir.”

Rafların arasında yürürken konuşmaya başladılar. Adamın adı Kerem’di. Mimardı ve birkaç ay önce İstanbul’a taşınmıştı. Şehri hâlâ tanımaya çalışıyordu.

Elif ona eski bir roman verdi.

“Bu kitap biraz yavaş başlar,” dedi. “Ama sabrederseniz sonunda kalbinize dokunur.”

Kerem kitabı eline aldı ve kapağına baktı.

“Sanırım sabırlıyımdır,” dedi gülümseyerek.

O gün Kerem kitabı alıp gitti. Elif için sıradan bir müşteri gibi görünüyordu. Ama birkaç gün sonra kapı zili yine çaldı.

Kerem geri gelmişti.

“Elif,” dedi kitabı göstererek, “haklıydınız. Bu hikâye gerçekten kalbime dokundu.”

O günden sonra Kerem sık sık kitapçıya gelmeye başladı. Bazen kitap almak için, bazen sadece konuşmak için.

Konuşmaları giderek uzadı. Kitaplardan başladılar, sonra hayallere, çocukluk anılarına, korkulara ve umutlara kadar uzandılar.

Bir akşam dükkân kapandıktan sonra birlikte yürümeye çıktılar. Galata Kulesi’nin etrafındaki dar sokaklarda dolaştılar. Sokak lambalarının sarı ışığı taş duvarlara vuruyor, şehir sessizleşiyordu.

Kerem bir noktada durdu.

“Biliyor musun,” dedi, “bu şehre taşındığımda kendimi çok yalnız hissediyordum.”

Elif ona baktı.

“Artık yalnız değilsin,” dedi yumuşak bir sesle.

Kerem o anda Elif’in gözlerinde tuhaf bir sıcaklık gördü. Sanki yıllardır tanıdığı birini bulmuş gibi hissetti.

Günler haftalara dönüştü. Birlikte kahve içtiler, sahilde yürüdüler, yağmur altında güldüler.

Ama hayat her zaman basit değildi.

Bir gün Kerem’in çalıştığı şirket ona yurtdışında büyük bir proje teklif etti. Proje iki yıl sürecekti.

Kerem kararsızdı.

Bir akşam Boğaz kıyısında otururken Elif’e bunu anlattı.

“Elif… belki gitmem gerekecek,” dedi.

Elif sessiz kaldı. Denizden gelen rüzgar saçlarını hafifçe savuruyordu.

“Gitmek istiyor musun?” diye sordu.

Kerem uzun süre cevap vermedi.

“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Hayatım boyunca böyle bir fırsat bekledim. Ama şimdi…”

Elif onun sözünü tamamladı.

“Şimdi burada kalmak istiyorsun.”

Kerem başını salladı.

Elif gülümsedi ama gözlerinde hafif bir hüzün vardı.

“Kerem,” dedi, “insan bazen hayallerinin peşinden gitmek zorundadır.”

“Peki ya sen?” diye sordu Kerem.

Elif denize baktı.

“Ben burada olacağım,” dedi.

Kerem gitti.

Aylar geçti.

İstanbul aynıydı ama Elif için her şey biraz daha sessizdi. Kitapçı hâlâ açıktı. İnsanlar hâlâ kitap alıyordu. Ama Elif bazen kapının zilini duyduğunda içten içe Kerem’in geri geldiğini umuyordu.

Kerem ise uzak bir ülkede çalışıyordu. Büyük binalar tasarlıyor, yeni insanlarla tanışıyordu. Ama geceleri bazen İstanbul’u düşünüyordu. Dar sokakları, yağmur kokusunu… ve küçük kitapçı dükkânını.

Bir gün Elif’e uzun bir mektup yazdı.

“Sevgili Elif,” diye başladı.
“Burada her şey büyük ve etkileyici. Ama kalbimin bir kısmı hâlâ İstanbul’da kaldı. Belki de bazı şehirler değil, bazı insanlar insana ev gibi hissettirir.”

Elif mektubu okurken gözleri doldu.

İki yıl sonunda Kerem İstanbul’a geri döndü.

Bir sonbahar akşamıydı.

Yağmur yine ince ince yağıyordu.

Kerem Galata’daki o küçük kitapçıya doğru yürüdü. Kapının önünde durdu. Kalbi hızlı atıyordu.

Kapıyı açtı.

Zil çaldı.

Elif başını kaldırdı.

Bir an ikisi de konuşamadı.

Sonra Elif gülümsedi.

“Yeni bir hikâye mi arıyorsun?” diye sordu.

Kerem yavaşça başını salladı.

“Hayır,” dedi. “Ben zaten hikâyemi buldum.”

Ve o an, İstanbul’un eski sokaklarında, rüzgarın taşıdığı binlerce hikâyenin arasında, onların hikâyesi yeniden başladı.