O, “fakir” bir dağ adamıyla evlendi… Sonra adam onu ​​yeryüzündeki cennete götürdü.

.
.
.

YERYÜZÜNDEKİ CENNET

Bölüm I – Gümüş Dere’de Fısıltılar

1870’lerin sonuydu. Batı’nın umut vadeden maden kasabaları birer birer sönüyor, geriye yalnızca rüzgârın kemirdiği tahta binalar ve kırmızı toz kalıyordu. Gümüş Dere de onlardan biriydi.

Kasaba uzaktan bakıldığında çölün ortasında kalmış bir iskeleti andırırdı. Güneş, çinko çatılara vurduğunda hava metal kokardı. Rüzgâr estiğinde ince kızıl toz evlerin çatlaklarından içeri sızar, insanların saç diplerine, göz kapaklarına, hatta düşüncelerine kadar yerleşirdi.

Vivien o kasabanın kenarındaki yıkık bir evde yaşıyordu.

Yirmi bir yaşındaydı. Ama gözleri yaşıtlarının gözleri gibi değildi. Açlığı tanıyordu. Kaybı tanıyordu. İnsanların merhamet kisvesi altında sakladıkları hesapları tanıyordu.

Babası bir zamanlar gururlu bir madenciydi. Gümüşün kasabaya zenginlik getireceğine inanmış, toprağı kazarken geleceğini de kazdığını sanmıştı. Ama damarlar kuruduğunda, umut da kurumuştu. Geride yalnızca ödenmemiş borçlar, bankadan gelen tehdit mektupları ve bakkalın defterine yazılmış uzun bir liste kalmıştı.

Babası öldüğünde Vivien tek başınaydı.

Kasabanın erkekleri onu pazarda satılık bir at gibi süzerdi. Güzelliğinin farkındaydı. Bunun bir para birimi olduğunu da biliyordu. Salon sahibi ona ipek elbiseler vaat etmişti. Bankacının oğlu güvenli bir ev ve düzenli bir hayat öneriyordu.

Ama Vivien bir şeyi çok iyi biliyordu:
Bir kez kendini çıkar için uzanan ellere teslim ederse ruhunu geri alamazdı.

O boğucu salı günü güneş gökyüzünü eritmek istercesine yakarken Konrad kasabaya indi.

Kimse onun nereden geldiğini bilmezdi. Yılda iki kez görünürdü. Hep aynı sessizlikle. Hep aynı ağır adımlarla.

Kıyafetleri kaba kumaştan ve hayvan derisindendi. Üzerinden çam reçinesi, barut ve yabani hayvan kokusu gelirdi. İri yapılıydı. Elleri kürek gibiydi. Gözleri ise kışın dağ deresi kadar soğuk.

Kasabalılar ona “Ayı” derdi. Ama asla yüzüne söylemezlerdi.

Ondan korkarlardı.

Konrad o gün meyhaneye gitmedi. Bankaya da uğramadı.

Doğrudan Vivien’in evinin önünde durdu.

Vivien verandada tek sağlam elbisesini yamıyordu. Adamın gölgesi üzerine düştüğünde başını kaldırdı. İğne havada asılı kaldı.

Sessizlik ağırdı.

Konrad selam vermedi.

“Evi elinden almak istediklerini duydum,” dedi sonunda.

Sesi derindi. Pürüzlüydü. Sanki uzun süredir kullanılmamış bir kapı menteşesi gibi.

Vivien yutkundu. “Evet.”

“Burada yalnız kalamazsın. Bu kasaba zayıfları yer.”

Gözleri çürük çitin, ot basmış avlunun üzerinden kaydı.

“Yukarıda bana bir eş lazım. Kış sert. İş çok. Benimle gelirsen borcunu öderim.”

Bu bir aşk ilanı değildi.
Bu bir iş teklifiydi.

Vivien’in kalbi bir an durdu.

Bu adamla mı?
Kayaların ve kurtların arasına mı?

Sonra kasabaya baktı. Sarhoş madencilerin sendelediği tozlu caddeye. Kadınların fısıldaşmalarına. Bankanın kara kapısına.

Burada onu bekleyen gelecek belliydi.

“Beni buradan götürecek misin?” diye sordu.

“Uzağa,” dedi Konrad. “Kuşun bile uçmadığı kadar.”

Nikâh hızlı oldu. Çiçek yoktu. Müzik yoktu. Şişman yargıç metni sıkıcı bir sesle okudu. Konrad yıpranmış deri kesesini çıkardı. İçindeki altın tozu borçları ödemeye ancak yetiyordu.

Kasabalılar başlarını salladı.

“Zavallı şeytan,” dediler. “Her şeyini verdi.”

Güneş batarken arabaya bindiler.

Vivien arkasına bakmadı.

Ama içi titriyordu.


Bölüm II – Dağa Tırmanış

İlk günler sessizlik içinde geçti.

Çöl çalılıklarının yerini ardıçlar aldı. Ardından çam ağaçları belirdi. Yol daraldı. Yükseldi.

Konrad konuşkan değildi. Saatler boyunca sadece atların nalları ve arabanın gıcırtısı duyuldu.

Vivien onu gizlice izledi. Yüzünde derin izler vardı. Elleri yara bere içindeydi. Bu adam hangi hayatı yaşamıştı?

İkinci gün bir dere kenarında kamp kurdular. Su buz gibiydi. Konrad tavşan yüzdü. Vivien midesi bulanmasına rağmen başını çevirmedi.

“Öğrenmeliyim,” diye düşündü. “Yaşamak için öğrenmeliyim.”

“Neden ben?” diye sordu o gece.

Konrad ateşe baktı.

“Gözlerinde korku görmedim,” dedi. “Sessizlikten kaçmıyorsun.”

Bu onun en uzun cümlesiydi.

Üçüncü gün kar başladı.

Dördüncü gün fırtına geldi.

Tekerlek kırıldı.

Gece çöktüğünde kurtlar belirdi.

Sarı gözler karanlıkta parladı.

Konrad tüfeğini kaldırdı.

“Çığlık atma. Bana güven.”

Lider kurt sıçradı.

Tüfek patladı.

Hayvan iki adım ötelerinde yere düştü.

Vivien o an bir şeyi anladı.

Bu adam korkmuyordu.

Onu koruyordu.

Sabah yürüyerek devam ettiler. Kar diz boyuydu. Sonunda dik bir kaya duvarına ulaştılar.

“Çıkmaz,” diye düşündü Vivien.

Ama Konrad dar bir yarığa yöneldi.

İçeri girdiler.

Karanlık.

Sonra ışık.

Yumuşak, yeşilimsi bir ışık.

Yarığın sonundan çıktıklarında Vivien nefes almayı unuttu.

Önlerinde devasa, gizli bir vadi uzanıyordu.

Geçilmez dağlarla çevrili bir krater.

Kaplıcalardan yükselen buhar vadinin havasını ısıtıyordu. Çiçekler açmıştı. Çimenler zümrüt gibiydi.

Ortada büyük, sağlam bir ev vardı.

Ağıllar. Atlar. Sığırlar.

Bu sefalet değildi.

Bu bir krallıktı.

“Eve hoş geldin,” dedi Konrad.

Vivien fısıldadı: “Kasabada fakir görünüyordun.”

Konrad hafifçe gülümsedi.

“Yoksulluğum kalkanım. Dünya burayı bilseydi yok ederdi.”

Evin içinde kitaplar vardı. Shakespeare. Tarih. Felsefe.

Demir sandıkta altın külçeler, gümüş, değerli taşlar duruyordu.

“Fakir değilim,” dedi Konrad. “Ama param için sevilmek istemedim.”

Vivien sandığı kapattı.

“Bunun için kalmıyorum,” dedi. “Beni koruduğun için kalıyorum.”

O gece verandada oturdular.

Sessizlik artık korkutucu değildi.