“Seni Kim Davet Etti?”
32 yıl boyunca anne olmanın ne demek olduğunu bildiğimi sanıyordum.
Oğlum Murat’ı Ankara’nın kenar mahallesindeki küçük bir evde tek başıma büyüttüm. Babası bizi terk ettiğinde, “Tamam” dedim. Çünkü başka seçeneğim yoktu. Hastanede hemşireydim; çift mesai yaptım, nöbetten nöbete koştum, bir yandan da Murat’ı okula yetiştirdim. Her ayın sonunda faturaları masaya dizip, hangisini önce ödeyeceğime karar vermek bile bir savaş gibiydi.
Ama Murat büyüdü. Okudu. İyi bir üniversite kazandı. İstanbul’da teknoloji sektöründe iş bulduğunda gururdan gözlerim doldu. “Benim oğlum,” dedim. “Benim çocuğum başardı.”
Üç yıl önce Gözde ile evlendiğinde de kalbimi genişlettim. Kollarımı açarak karşıladım onu. Sonra torunlarım doğdu: Elif (şimdi beş yaşında) ve küçük Can (henüz 18 aylık). İlk kez Elif’i kucağıma aldığımda, sanki hayatımın eksik parçası yerine oturmuştu.
Onları yılda iki kez ziyaret ederdim. Her seferinde haftalar öncesinden arar, “Müsait misiniz?” diye sorar, yanımda hediyeler götürür, haddimi aşmamak için ekstra dikkatli davranırdım. Çünkü gelin-kaynana hikâyelerini bilirdim; bir cümle bile yanlış çıksa yıllarca yüzüne vurulabilirdi.
Gözde nazik görünürdü. Ama gülümsemesinde gözlerine ulaşmayan bir şey vardı. Beni huzursuz eden ince bir gölge… Yine de kendime “kuruntu yapma” derdim. Gençti. İki küçük çocukla uğraşıyordu. Murat mutlu görünüyordu.
Ama sonra… bir şeyler değişmeye başladı.

Altı Ay
Torunlarımı en son altı ay önce görmüştüm.
Altı ay, kulağa kısa gelir. Ama bir babaannenin kalbinde altı ay, bir ömür gibi uzar. Üstelik her aradığımda karşıma bir bahane duvarı örülüyordu:
“Çocuklar hasta.”
“Evde tadilat var.”
“Benim ailem gelecek.”
“Can’ın uyku saati.”
“Elif huysuz.”
“Murat çok yoğun.”
Görüntülü aramalar da kısaldı. Bazen açılır açılmaz kapanırdı. Bazen Elif’i görürdüm; daha “Babaanne!” demeden kamera kapanırdı. “Acil iş çıktı” derdi Gözde. “Elif ağlıyor” derdi. “Can uyandı.”
Bir süre sonra fark ettim: Telefonu hep Gözde açıyor, Murat arka planda bir gölge gibi kalıyordu. Sorduğum sorulara bile Gözde cevap veriyordu. Murat’ın mesajları kısa, resmi, yabancılaşmıştı. Oğlum sanki… oğlum değilmiş gibi.
O günlerde içimi kemiren bir duygu vardı. Hani bir anneyi gece 3’te uyandıran o his… Sebepsiz bir sıkıntı. Bir “bir şey yanlış” alarmı.
İşte o his beni rahat bırakmadı.
Ve ben, daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptım.
Kimseye haber vermeden İstanbul’a uçak bileti aldım.
Evet, sürpriz yapmak istiyordum. Ama asıl sebep şuydu: Kendi gözlerimle görmek zorundaydım.
Kapı
Bir salı öğleden sonra İstanbul’a indim. Havalimanından çıktım, taksiye bindim, oğlumun oturduğu siteye doğru yola çıktım.
Eve vardığımda gördüğüm manzara bir masal gibiydi: bahçesinde salıncak olan, çimleri düzgün kesilmiş, güvenlikli bir site evi. Merdivenleri çıkarken kalbim güm güm atıyordu. Elimde küçük valizim, elimde torunlarıma aldığım oyuncaklar vardı.
İçeriden çocuk kahkahası duydum.
Yüzüm güldü. Altı ay sonra ilk kez, gerçekten güldü.
Kapıyı çaldım.
Kahkaha… bıçak gibi kesildi.
Ayak sesleri. Fısıltılar. Murat’ın sesi boğuk:
“Bir şey mi sipariş ettin?”
Gözde’nin cevabı duyamadım.
Sonra kapı açıldı.
Murat karşımdaydı. Üzerinde tişört, kot pantolon. Ama yüzündeki ifade… şaşkınlık değildi.
Öfkeydi.
“Anne… senin burada ne işin var?”
Sesimi neşeli tutmaya çalıştım. “Ziyarete geldim. Sürpriz yapmak istedim. Hepinizi çok özledim.”
Murat’ın gözleri sertleşti.
“Seni kim davet etti?”
O an beynimde bir şey koptu. Çünkü bu cümle, oğlumun ağzına yakışmıyordu.
“Ne demek seni kim davet etti? Murat, ben annenim.”
Kapının arkasından Elif’in yüzü göründü. Merakla bakıyordu. Tam bana doğru bir adım atacakken Gözde belirdi, Elif’i geriye çekti. Yüzünde duygusuz bir ifade vardı. Buz gibi.
Murat kapının önünde bir adım bile geri çekilmedi. Beni içeri davet etmek için bir hareket yapmadı.
“Şu an hiç sırası değil.”
“Peki ne zaman sırası?” dedim, kelimeler ağzımdan beklediğimden sert çıktı. “Aylardır gelmeye çalışıyorum.”
Gözde arkadan o sahte nazik, ama keskin sesiyle araya girdi:
“Murat, söyle ona. İşler durulunca biz onu ararız.”
Oğluma baktım. Tek başıma büyüttüğüm oğluma. Uğruna her şeyimi feda ettiğim oğluma. Karşımda… yabancı gibi duruyordu.
Murat bir adım öne çıktı. Beni geri gitmeye zorladı.
“Anne… eve dön. Sonra konuşuruz.”
“Ama o kadar yoldan geldim!”
“Sana gel diyen olmadı. Ankara’ya dön.”
Ve sonra hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi kurdu:
“Seni kim davet etti? Defol evimden.”
Kapıyı yüzüme çarpmadı. Daha kötüsünü yaptı: Kapıyı sessizce kapattı.
Sanki ben yokmuşum gibi.
Ben o kapının önünde valizimle kaldım. Kuşlar ötüyordu, hayat devam ediyordu.
Ama ben ilk kez… gerçekten yalnız olmanın ne demek olduğunu hissettim.
Oteldeki Gece
Ellerim titriyordu. Göğsümde koca bir boşluk vardı. Tekrar kapıyı çalmadım. Ağlamadım. Çünkü o an ağlarsam, orada yıkılacağımı biliyordum.
Valizimi aldım, merdivenlerden indim, taksi çağırdım.
Ama havalimanına gitmedim.
Bir otele yerleştim.
O soğuk otel odasında yatağın kenarına oturup telefona baktım. Bir şeyler çok ama çok yanlıştı. Ve ben ne olduğunu bulacaktım.
Sabah uyandığımda telefonumda 72 cevapsız çağrı vardı.
Hepsi Murat’tandı.
Telefon tekrar titredi: 73. arama.
Açmadım.
Sesli mesajlar gece 11’den sabah 6’ya kadar yağmıştı.
İlkini dinledim. Murat panik içindeydi:
“Anne, neredesin? Hemen ara. Gözde meraktan ölüyor.”
İkincisi:
“Bu komik değil. Nerede kaldığını söyle.”
Beşincisi:
“Dün için özür dileriz. Geri gel. Çocuklar seni görmek istiyor.”
Bir mesajda Gözde’nin sesi vardı. Bal damlayan yapmacık bir tatlılık:
“Nurten ablacığım… canım benim… biraz aşırı tepki verdik. Murat çok stresli. Lütfen ara…”
Durdum.
Bir tanesinde bile “iyi misin?” yoktu.
Bir tanesinde bile “güvende misin?” yoktu.
Hepsi onların paniği, onların stresi, onların kontrol ihtiyacıydı.
Dün ben “davetsiz yük”tüm.
Bugün neden bu kadar umurlarında olmuştum?
Araştırma
Laptopumu açtım.
Günümüzde her babaannenin yapacağı şeyi yaptım: Araştırmaya başladım.
“Büyükanne hakları.”
“Torun görme engellenmesi.”
“Ebeveyn yabancılaştırma.”
Okudukça kanım dondu.
Sayfa sayfa benimkine benzeyen hikâyeler. Kademeli yalnızlaştırma. Bitmeyen bahaneler. Sonra bir gün bağın kesilmesi.
Ve perde arkasında genellikle bir kişi: aileyi kontrol etmek isteyen biri.
Benim aklıma tek isim geliyordu: Gözde.
Murat’ın mesajları nasıl kısalmıştı? Gözde nasıl araya giriyordu? Görüntülü konuşmalarda kamera neden hep kapanıyordu?
Her şey yerine oturuyordu.
Ama ben histeriğe dönüşemezdim. Kanıt lazım.
Bir defter çıkardım. Fiziksel defter. Çünkü dijital iz bırakmak istemiyordum.
Tarihleri yazdım. Saatleri yazdım. Mesajları not ettim. Ekran görüntüsü aldım.
Ve sonra Murat’a tek bir mesaj attım:
“İyiyim. Hazır olduğumda ben arayacağım.”
Ve Murat’ı engelledim.
Sessizlik… hem özgürleştirici hem korkutucuydu.
Avukat
Levent’te büyükanne haklarında uzman bir hukuk bürosu buldum. Randevu aldım.
Avukat Jale Hanım, kırklı-ellili yaşlarda, ciddi ve güven veren bir kadındı. Masasına oturduğumda belgeleri gösterdim. Her şeyi anlattım: kapı, kovulma, 72 arama.
Jale Hanım uzun uzun dinledi. Sonra dedi ki:
“Nurten Hanım, sizin haklarınız var. Ama ispat yükü ağırdır. Torunlarla bağınızı ve bunun çocukların yararına olduğunu göstermek gerekir.”
“Elif doğduğunda yanlarındaydım,” dedim. “Gözde iyileşene kadar iki hafta kaldım. Fotoğraf var, video var.”
Jale Hanım başını salladı.
“İyi. Önce ihtarname göndereceğiz. Makul bir ziyaret talebi. Reddederlerse dava açacağız.”
Sonra gözlerimin içine baktı:
“Çirkinleşebilir. Sizi ‘dengesiz’ gibi gösterebilirler. Hazır mısınız?”
Elif’in “Babaanne ne zaman geleceksin?” deyişini hatırladım.
“Hazırım,” dedim. “Başlayalım.”
Karşı Saldırı
İhtarname gitti.
Ve iki gün sonra Murat, yeni bir mailden yazdı:
“Anne, bu yaptığın çılgınlık. Ailemizi parçalıyorsun.”
Gözde aradı.
Bu kez tatlı değildi.
“Seni mahkemede süründürürüm,” dedi. “Çocuklar benim. Sen sadece bir tehditsin.”
O an anladım: bu kadın korkuyordu. Çünkü kontrolü kaybediyordu.
Ben de güçleniyordum.
Tanık buldum. Kamil’i buldum. Eski komşuları buldum. Hastanedeki arkadaşlarımı buldum. Hepsi yazılı beyan verdi: Benim torunlarla bağımı, sevgi dolu ilişkimi, benim dışlanmamın ani ve anlamsız oluşunu anlattılar.
Ve dava açıldı.
Duruşma
Mahkeme salonu soğuktu. Duvarlar gri, banklar sertti.
Murat ve Gözde karşı tarafta oturuyordu. Murat gözlerime bakamıyordu.
Gözde, toz pembe hırkasıyla “masum” görünmeye çalışıyordu.
Hakim Meral Hanım, yılların yorgunluğunu taşıyan gözlerle dosyaya baktı.
Jale Hanım konuştu: “Bağ kesilmiştir. Gerekçe yoktur. Çocukların menfaati için ilişki şarttır.”
Gözde’nin avukatı beni “baskıcı” diye anlattı. “Sınır tanımıyor” dedi. “Anne-baba huzurunu bozuyor” dedi.
Tanıklar konuştu.
Sonra Gözde kürsüye çıktı.
Gözyaşı… mendil… titreyen ses:
“Nurten abla beni yetersiz hissettirdi. Korktum.”
Jale Hanım soru sordu:
“Somut örnek? Tarih? Cümle?”
Gözde durakladı.
“Hatırlamıyorum… ama üslubu…”
Hakim başını kaldırdı.
“O halde niyet mi, gerçek mi?”
Gözde sıkıştıkça maskesi düştü. Ve sonunda ağzından kaçırdı:
“Ben Murat’ı annesinden kurtardım!”
O an mahkeme salonu buz kesti.
Hakim Meral Hanım gözlüğünü çıkardı. Sesi ağırdı:
“Bu, sağlıklı bir sınır dili değil. Bu bir yalnızlaştırma dilidir.”
Ve Murat’a döndü:
“Murat Bey, annenizle neden görüşmediniz? Karar kimin?”
Murat suskun kaldı.
Hakim net konuştu:
“Çocukların babaannelerini tanıma hakkı vardır.”
Karar çıktı:
Ayda iki kez görüşme. İlk üç ay sosyal hizmet uzmanı gözetiminde. Gözetmen Gözde değil, tarafsız bir kişi.
Gözde’nin yüzü bembeyaz oldu.
Benim içimde ise bir şey çözüldü.
Savaşın ilk büyük kısmını kazanmıştım.
İlk Görüşme
Parkta Elif beni görünce önce dondu. Sonra fısıldadı:
“Babaanne…”
Koştu. Sarıldı.
Can kucağıma geldiğinde içimden bir parça yerine oturdu.
Murat uzaktan izledi. İlk kez gözlerinde gerçek bir pişmanlık gördüm.
O gün eve dönerken bilincimde tek şey vardı:
“Sevgi, pes etmez.”
Son
Aylar sonra, gözetim kalktı. Görüşmeler düzenli oldu. Çocuklar tekrar alıştı.
Murat yavaş yavaş kendine geldi. Arkadaşlarıyla konuşmaya başladı. Terapiye başladı. Gözde’nin kontrolü çatladı.
Ve sonunda… boşanma.
Ben oğlumu geri “kurtarmadım.”
Oğlum, kendini geri buldu.
Bir gün Elif bana dedi ki:
“Babaanne, sen niye gitmiştin?”
Gözlerim doldu.
“Ben gitmedim kızım,” dedim. “Ben hep buradaydım. Sadece yolumu kapatmışlardı.”
Ve o gece anladım: 72 çağrı değil, 72 korkuymuş.
Korku: kontrolü kaybetme korkusu.
Ama ben artık korkmuyordum.
Çünkü torunlarıma sarılırken şunu biliyordum:
Kapılar kapanabilir.
İnsanlar değişebilir.
Ama sevgi… gerçekten sevgi… savaşmayı bırakmaz.
News
1991’de 12 milyon dolarla kaybolan üç ortak… 32 yıl sonra fabrika bodrumunda bulunan sır
Betonun Altındaki Sessizlik(1991’de 12 milyon dolarla kaybolan üç ortak… 32 yıl sonra fabrika bodrumunda bulunan sır) 1992 yılının kasım ayı…
Sivil Kadın – Polis Tokatladı – Kimliğini Açıkladığında Karakol Buz Kesti
BİR TOKATLA BİTEN SESSİZLİK Başkomiser Aslı Yılmaz’ın Hikâyesi Tekirdağ’a uzanan yol, sabahın erken saatlerinde puslu ve sakindi. İstanbul’dan çıkış yapan…
“Tumahimik ka, magsasaka!” — panunuya ng hukom… pero siya ang napahiya sa depensa nito
“Tumahimik ka, magsasaka!” — panunuya ng hukom… pero siya ang napahiya sa depensa nito . . Sa lumang Hall of…
MINALIIT NG MAGULANG NG BABAE ANG KANYANG NOBYO DAHIL ISA LANG ITONG MAGSASAKA, NAPANGANGA SILA NANG
MINALIIT NG MAGULANG NG BABAE ANG KANYANG NOBYO DAHIL ISA LANG ITONG MAGSASAKA, NAPANGANGA SILA NANG . . . ….
Nagulat ang Maynila nang nahuli ang isang pulubi sa palengke! Pero sino siya at bakit?
Nagulat ang Maynila nang nahuli ang isang pulubi sa palengke! Pero sino siya at bakit? . . Sa gitna ng…
TINAYA ANG KASAL SA ARNIS—MANALO KA SA 5 MINUTO O TAPOS TAYO!
TINAYA ANG KASAL SA ARNIS—MANALO KA SA 5 MINUTO O TAPOS TAYO! . . . Sa gabing umuulan sa Maynila,…
End of content
No more pages to load






