“OĞLUNUZ YÜRÜYEBİLİR, AMA NİŞANLINIZ ONU ENGELLİYOR!” – DEDİ FAKİR KIZ MİLYARDERE, O GÜLÜYOR…
.
.
.
İstanbul’un zengin mahallelerinden birinde, yüksek duvarların ve kameraların ardında duran Almansuri Villasının bahçesi her akşam aynı kusursuzluğa bürünürdü. Çimler milim şaşmadan biçilmiş, güller tek tek seçilmiş, havuzun yüzeyi sanki hiç dalga görmemiş gibi pürüzsüz… Akşam güneşi cam yüzeylerden sekip bahçeye altın bir ışık yayıyor, dışarıdan bakan biri için burada hayatın tek derdi “hangi şarap açılacak” gibi görünüyordu.
Oysa içeride, aynı saatlerde başka bir gerçek yaşanıyordu.
Milyarder Valid Almansuri çalışma odasında, kulaklıkla telefon görüşmesi yaparken pencereden terası izliyordu. Petrol ve inşaat sektöründe dönen dev anlaşmalar, rakamlar ve imzalar ağzından sanki sıradan bir hava durumu raporu gibi çıkıyordu. Ama gözleri konuştuğu adamlarda değil, terastaki on yaşındaki oğlundaydı.
Kemal, tekerlekli sandalyesinde oturmuş, dizlerinin üzerinde bir kitap tutuyordu. Yanında hemşiresi Zehra vardı. Zehra, çocuğun ayak bileklerini, diz çevresini, kasların verdiği tepkiyi dikkatle izliyor; bazen küçük bir masajla dolaşımı hızlandırıyor, bazen çocuğun ayağını doğru açıyla kaldırmasını sağlıyordu.
Kemal iki yıl önce geçirdiği trafik kazasından beri yürüyemiyordu.
Valid’in içindeki en büyük yara, işte o kazaydı. Kazadan önce Kemal’in bahçede koşuşunu, merdivenlerden üçer beşer inişini, “Baba bak hızlandım!” diye bağırışını hatırladıkça, adamın boğazında görünmez bir düğüm oluşur, düğümün ipi her gün biraz daha sıkılırdı. Para, bu düğümü çözmüyordu. Para bazen yeni bir düğüm daha ekliyordu sadece: “En iyi doktorları buldum; peki neden hâlâ yürümüyor?”
Valid’in yanında ise Derya vardı.
Derya, şık, zarif, konuşurken kibar; gülümserken doğru miktarda gülümseyen bir kadındı. Dışarıdan bakan biri “tam bir hanımefendi” derdi. Ama bu evin içine girdiğinden beri, her şey onun istediği gibi ilerlemişti. Villanın çalışanları onu kısa sürede “hanım” diye kabullenmiş, Valid’in iş dünyasındaki çevresi onu “mükemmel eş adayı” olarak görmeye başlamıştı. Kemal’in hemşiresi Zehra bile, ilk zamanlar Derya’nın şefkatli cümlelerine inanmak istemişti.
“Çocuk için en iyisi,” diyordu Derya, her şeyin sonuna o cümleyi ekleyerek.
Fakat o cümlenin altında başka bir anlam vardı: “Benim için en iyisi.”
Çünkü Kemal, Valid’in tek varisiydi. Ve Kemal’in sağlığı, milyarlarca liralık mirasın kilidiydi.
Aynı saatlerde, villanın dışındaki sokak köşesinde küçük bir kız vardı: Elif.
Beş yaşında, Suriyeli bir mülteci. Yüzünde çocukluğun masumiyeti hâlâ duruyordu ama gözlerinde o masumiyete erken yaşta eklenen bir şey vardı: tetikte olma hali. Elif, İstanbul’u bir oyun alanı gibi değil, büyük bir labirent gibi yaşıyordu. Bazen bir cami avlusunda, bazen bir parkın kuytu köşesinde, bazen bir inşaatın arkasında… Hayatta kalmak için bulabildiği her fırsata tutunuyordu. Açlıkla merak arasındaki savaşta, çoğu zaman merak kazanıyordu; çünkü merak, yeni bir yiyecek bulma ihtimali demekti.
O akşam Elif, yüksek duvarların ardından sızan ışıkları gördü. Merakı onu duvara yaklaştırdı. Duvarın kenarında bir ağaç vardı; gövdesi kalındı, dalları dışarı taşmıştı. Elif, daha önce defalarca ağaçlara tırmanmış bir çocuk çevikliğiyle yukarı çıktı. Dalların arasından içeri baktı.
Ve gördüğü şey küçük aklını karıştırdı.
Bir çocuk… tekerlekli sandalye… bir kadın… bir adam… ve o adamın bakışındaki acı.
Elif o an şunu hissetti: Burada “önemli” bir şey vardı. Ama bunun ne olduğunu henüz bilmiyordu.

Ertesi sabah İstanbul’un griliğinde yeni bir gün başladı. Elif, uykusuz gecenin ardından yüzünü soğuk bir çeşme suyuyla yıkadı. Kafasında hâlâ dün gece gördüğü çocuk vardı. Çocuğun yüzündeki yalnızlık, Elif’in tanıdığı bir yalnızlıktı. Kendi yalnızlığına benziyordu; sadece başka bir kıyafet giymiş haliydi.
Almansuri Villasındaysa rutin devam ediyordu.
Valid sabah kahvesini içerken Kemal’in raporlarını gözden geçiriyordu. En iyi ortopedistler, en iyi nörologlar, en iyi rehabilitasyon merkezleri… Hepsinin raporları masadaydı. Cümlelerin hepsi farklı görünür ama anlamı aynıydı: “Umut var, ama garanti yok.”
“Bugün fizyoterapist geliyor,” dedi Derya, fincanını nazikçe tabağa bırakırken. “Belki küçük bir ilerleme olur.”
Valid başını salladı. “Doktor Mehmet en iyilerden. Eğer bir umut varsa, o bulur.”
Derya gülümsedi. Gülümsemesi tam dozundaydı. Ama gözlerinde kısa bir an, soğuk bir parıltı yakalanabilirdi—yakalanabilirse.
“Tabii,” dedi. “Kemal’in iyileşmesi… hepimiz için çok önemli.”
Aynı saatlerde Elif tekrar villanın çevresine geldi. Önceki gecenin görüntüsü zihnine takılıp kalmıştı. “Belki çocuk bugün yine oradadır,” diye düşündü. “Belki bir şey daha görürüm. Belki… belki bir şey yaparım.”
Elif, duvara yakın bir noktada, çalıların arasında saklandı. Terasta Kemal egzersiz yapıyordu. Zehra, çocuğun bacak kaslarını güçlendirmek için hareketler yaptırıyordu.
“Biraz daha deneyelim Kemal,” dedi Zehra sabırla. “Doktor ısrar ediyor. Vazgeçmek yok.”
Kemal başını salladı. “Zehra abla… bunlar gerçekten işe yarar mı?”
“Umut her zaman vardır küçük bey,” dedi Zehra. “Vazgeçmemeliyiz.”
Elif Türkçeyi tam doğru konuşamıyordu ama anlıyordu. “Umut” kelimesini biliyordu. Sokakta umut, bazen bir simit bazen bir sıcak çorba demekti. Burada umut… yürümek demekti.
Derya terasın diğer ucundan izliyordu. Kemal’in her çabasını, her küçük ilerlemeyi, her umut kırıntısını… sanki bir bilanço kalemi gibi hesaplıyordu. Bu çocuğun “iyi olması” onun planında bir risk demekti. Çünkü Derya, Valid’in sevgisini bir duygudan çok bir bağ olarak görüyordu. Valid’in “bağlandığı” şey değişirse, Derya’nın ipi kopardı.
Öğleye doğru bahçıvanlar bahçeyi temizlemeye başladı. Elif’in saklandığı ağacın yakınında hareketlilik arttı.
“Duvar kenarındaki ağaçları budayalım,” dedi bahçıvan Ahmet.
Derya pencereden seslendi: “Dışarıdan gelen gürültüler Kemal’i rahatsız ediyor. Ahmet amca, sessiz çalışın.”
Ahmet başını salladı. “Tabii hanımefendi.”
Elif’in kalbi hızlandı. Ağaç budanırsa saklanacak yeri kalmayacaktı. O an Elif, kendine bile itiraf edemediği bir şeyi fark etti: O artık sadece “bakmaya” gelmiyordu. Bu evde bir yanlışlık olduğunu hissediyordu. Ve yanlışlık, Elif’in sokakta öğrendiği en büyük dersti: Yanlışlık, bir gün mutlaka birine zarar verir.
Akşamüstüne doğru Valid işten erken döndü. Oğluyla vakit geçirmek istiyordu. Kemal’le terasta oturup konuşurken, Derya içeride telefonla fısıldaşıyordu.
“Planımız yolunda,” dedi alçak sesle. “Çocuğun durumu istikrarlı. Doktorlar da pek umutlu değil. Birkaç ay daha…”
Elif, bahçenin kenarından bu konuşmanın bazı kelimelerini yakaladı. “Plan,” “çocuk,” “doktorlar,” “umutlu değil…” Küçük aklıyla tam anlamlandıramadı ama sesin içindeki soğukluğu anladı. Bu, birinin sevdiği birinden bahsederken kullandığı ses değildi.
Kemal o sırada babasına dönüp çekingen bir sevinçle konuştu:
“Baba… bugün biraz daha iyi hissettim.”
Valid’in gözleri parladı. “Gerçekten mi oğlum?”
“Belki… bacaklarımda küçük bir hareket vardı.”
Valid, “Doktor Mehmet’e haber verelim,” dedi hemen.
Kemal etrafına bakındı, sesi kısıldı. “Sadece ikimiz arasında kalsın baba. Derya… duymasın.”
Valid şaşırdı. “Neden oğlum? Derya seni çok seviyor.”
Kemal dudaklarını ısırdı. “Bilmiyorum. Sadece… kötü bir his var içimde.”
Elif, duvarın arkasından o cümleyi duyduğunda ürperdi. Çünkü Elif de “kötü his”i bilirdi. Sokakta kötü his, yaklaşan tehlike demekti.
Günler geçti. Elif, villanın çevresine tekrar tekrar geldi. Bazen çalıların arkasından, bazen servis kapısına yakın bir noktadan, bazen de bahçeye bakan duvar köşesinden… Her seferinde bir şey öğreniyordu.
Kemal’in bazı günleri iyiydi. Bazı günleri ise sanki geriye gidiyordu. Bu dalgalanma, Valid’i hem umutlandırıyor hem delirtiyordu. Doktor Mehmet ise bu dalgalanmaya anlam veremiyordu.
“Reflekslerde iyileşme var,” diyordu doktor. “Ama aynı zamanda kas gücünde beklenmedik düşüşler görüyoruz. Bu tutarsız.”
Derya ise bu tutarsızlığı “kader” diye açıklamaya çalışıyordu.
“Bu tür yaralanmalar böyledir,” diyordu. “Bir gün iyi, bir gün kötü… çok normal.”
Ama Elif, normal olmadığını hissediyordu. Çünkü Derya’nın Kemal’e yaklaşırken yüzündeki ifade değişiyordu. Valid’in yanında “şefkat” takınan kadın, Kemal’le yalnız kaldığında sanki sertleşiyor, sesi inceliyor, sabrı bitiyordu.
Bir gece Elif, bahçeye daha da yaklaşmayı başardı. Kemal’in odasının penceresi biraz aralıktı. İçeriden konuşmalar geliyordu.
Derya’nın sesi: “Yarın doktor kontrolün var. Ama önce ilaçlarını alman gerek.”
Kemal’in sesi uykulu ve zayıftı: “Ağrım yok ki… Neden daha güçlü ilaç?”
Derya’nın sesi bir an sertleşti: “Doktor öyle istedi. Sen sadece benim dediğimi yap.”
Elif’in içi buz kesti. O an küçük aklı şunu söyledi: “Bu kadın… çocuğu iyi etmek istemiyor.”
Elif bunun ne anlama geldiğini tam bilmezdi. Ama “iyi istememek” sokakta hayatta kalmanın karşıt kutbuydu. İyi istemeyen insanlar, çocuğu ya kullanır ya da yok ederdi.
Ertesi gün yağmur vardı. Elif sokakta ısınacak bir yer ararken, zihni villada kalmıştı. “Birine söylemeliyim,” diye düşündü. “Ama kim dinler? Ben kimim ki?”
Villada sabah erken saatler hareketliydi. Valid işe gitmeden önce Kemal’i ziyaret etti.
“Nasılsın oğlum?” dedi.
Kemal gözlerini zorla açtı. “İyiyim baba… ama bacaklarımda garip bir uyuşukluk var.”
Valid kaşlarını çattı. “Uyuşukluk mu? Doktora söyledin mi?”
“Derya normal dedi… ilaç etkisiymiş.”
Valid’in içinde bir şüphe kıpırdadı. Derya’nın tıbbi bilgisi yoktu. Ama o an zamanı yoktu; toplantıya yetişmesi gerekiyordu.
Valid çıkınca Derya odaya geldi. Elinde bir şişe ve su bardağı vardı.
“Sabah ilaçlarının zamanı,” dedi.
Kemal zorlukla başını salladı. “Bu ilaçlar beni çok yoruyor. Azaltsak?”
Derya’nın gülümsemesi soğudu. “İlaçlar iyileşmen için önemli. Doktor özellikle vurguladı. İç.”
Kemal istemeyerek yuttu. İçtiği her yudumdan sonra, bedeninin kendi bedeni olmaktan çıktığını hissediyordu. Uykulu, ağır, boş…
Elif o gün villanın arka bahçesine kadar geldi. Mutfak penceresinin yanında çiçekliklerin arasına saklandı. İçeride Derya telefonla konuşuyordu.
“İlaçları düzenli veriyorum ama etkisi geçici,” diyordu. “Çocuk direnç geliştiriyor olabilir. Dozu artıralım.”
Karşıdan gelen ses daha sertti: “Riskli. Valid şüphelenirse biter. Daha ustaca…”
Derya fısıldadı: “O zaman fizyoterapist seanslarını sabote ederiz. Bir süre daha yürümeyi denemesin…”
Elif kelimelerin tamamını anlamadı. Ama “doz” kelimesini anladı. “Sabote”yi bilmiyordu, ama sesin niyetini biliyordu: Engellemek.
Elif’in kalbi çarptı. Bu kez sadece kötü his değil, net bir fikir vardı: Kemal yürüyebilirdi. Ama onu birileri engelliyordu.
O gün öğleden sonra Doktor Mehmet kontrole geldi. Kemal’in kas gücünü ölçtü, reflekslerine baktı. Yüzü ciddileşti.
“Bu beklediğim gibi değil,” dedi. “Kemal, son günlerde çok mu uyku hali var?”
Kemal, “Evet,” dedi. “Çok yoruluyorum.”
Doktor Mehmet Derya’ya döndü. “Hangi ilaçları veriyorsunuz? Ben sedatif yazmadım. Sadece vitamin ve kas destek…”
Derya bir an dondu. Sonra toparlandı. “Şey… ben… Kemal çok acı çekiyordu. Doktor başka bir şey önerdi sanmıştım…”
“Kim?” dedi doktor. “Hangi doktor?”
Derya, “İşte… bir arkadaş…” diye gevelendi.
Doktor Mehmet’in sesi keskinleşti. “İlaç dozları keyfi değişmez. Hemen kesiyorsunuz.”
Derya başını salladı ama gözlerinde bir parıltı vardı: tehlikeli ve kinli. Bu doktor çok soru soruyordu. Fazla soru, planları yakardı.
Akşama doğru Valid eve geldi. Kemal’i yatağında solgun görünce içi sıkıştı.
“Bu çocuk niye bu kadar yorgun?” dedi.
Derya sahte bir endişeyle: “Doktor kontrolü yordu. Normaldir.”
Valid ikna olmadı. “Oğlum, iyi misin?”
Kemal zor konuştu: “Baba… vücudum bana ait değil gibi.”
O cümle, Valid’in yüreğine saplandı. Çünkü bir baba çocuğunun bedenine sahip çıkamadığını duyunca, kendi varlığının anlamsızlaştığını hisseder.
Valid hemen Doktor Mehmet’i aradı. Doktorun sesi netti: “Kemal’in tahlillerinde anormal değerler var. İlaç zehirlenmesi gibi. Hemen hastaneye gelin.”
Valid’in yüzü bembeyaz oldu.
Ambulans sireni İstanbul trafiğini yararken, Elif de peşlerinden koştu. O kadar hızlı değildi; küçük bedeninin sınırı vardı. Ama pes etmedi. Hastanenin kapısına kadar geldi. İçeri giremedi; güvenlik onu durdurdu. Elif cam kapının arkasından bakakaldı. O çocuk… içerdeydi. O kadın da.
“Keşke biri beni dinlese,” diye düşündü.
Hastanede Kemal hemen yoğun bakıma alındı. Doktor Mehmet, Valid’e sert ama kontrollü konuştu:
“Kemal’in vücudunda yüksek dozda sedatif var. Bu normal tedavi dozlarının çok üstünde.”
Valid’in sesi titredi. “Bu nasıl mümkün olur? Biz sadece sizin yazdıklarınızı…”
“Ben sedatif yazmadım,” dedi doktor. “Birisi bunu bilerek vermiş.”
Derya araya girdi, sesini titrek bir mağduriyetle süsleyerek: “Belki Kemal karıştırmıştır. Çocuklar bazen…”
Doktor Mehmet gözlüğünün üzerinden baktı. “Kemal 10 yaşında ve tekerlekli sandalyede. Reçeteli ağır ilaçları kendi başına temin etmesi imkânsız.”
Valid’in bakışı Derya’ya döndü. İlk kez o bakışta, iş dünyasında yüzlerce kez gördüğü bir şeyi gördü: yakalanma korkusu.
“Derya,” dedi Valid yavaşça, “Kemal’in ilaçlarıyla sen ilgileniyordun.”
Derya’nın sesi yükseldi. “Beni mi suçluyorsun? Ben Kemal’in iyiliğini istiyorum!”
“İyilik,” dedi Valid, kelimenin içini boşaltarak. “İyilik buysa… ben kötülük nedir bilmiyorum.”
Polis çağrıldı. Hastane güvenliği Derya’nın çantasını, telefonunu kontrol etti. Derya’nın evinde yapılan aramada kaçak sedatif ilaçlar çıktı. Banka kayıtlarında kumar borçları, şüpheli transferler, sahte kimlikle alınmış reçeteler… hepsi bir zincir gibi birbirine bağlandı.
Derya, artık kaçamayacağını anladığında bir an için maske düştü.
“Ben… sadece Valid’in bana ihtiyacı sürsün istedim,” dedi çaresizce.
Valid’in sesi buz kesti. “Oğlumun felçli kalmasını… ihtiyaç duyulmak için mi istedin?”
Derya ağlar gibi yaptı ama gözlerinde o soğuk hesap hâlâ vardı. “Kemal iyileşirse… sen beni bırakacaktın. Ben… ben kaybetmek istemedim.”
Valid, o cümlede “sevgi” aradı. Bulamadı. Orada sadece korku ve para vardı.
Polis memuru Derya’yı götürürken Kemal, babasının elini tuttu.
“Baba,” dedi, gözleri dolu. “Ben zaten şüpheleniyordum. İlaçlardan sonra hep daha kötü oluyordum. Korktum… kimse inanmaz diye.”
Valid oğlunu sarıldı. “Ben inanmalıydım,” dedi. “Ben görmeliydim.”
Doktor Mehmet o anda içeri girdi. Yüzünde ilk kez gerçek bir gülümseme vardı.
“Valid Bey,” dedi, “müjdeli haber. Kemal’in bacaklarında kalıcı bir sorun yok. Verilen sedatifler kas fonksiyonlarını baskılamış. İlaç etkisi geçince… hareket geri gelecek.”
Valid’in dünyası bir an durdu. Sonra yeniden başladı. Ama bu kez öfkeyle.
“Yani…” dedi boğuk bir sesle. “Oğlum yürüyebilir mi?”
“Büyük ihtimalle evet,” dedi doktor. “Fizyoterapiyle… tamamen.”
Valid’in gözleri doldu. Sevinç ve öfke aynı anda çarpışıyordu. İki yıl boyunca çekilen acı… iki yıl boyunca sönen umut… meğer birilerinin eliyle uzatılmıştı.
“Demek,” dedi Valid, kelimeleri dişlerinin arasından çıkararak, “oğlum yürüyebiliyormuş… ama nişanlım onu engelliyormuş.”
O akşam hastane koridoru sakinleştiğinde, Valid yürürken küçük bir gölge gördü. Pencerelerin önünde duran, kirli kıyafetli bir kız çocuğu… gözleri içeriyi arıyordu. Korkak değil; endişeli.
Valid yaklaştı. “Sen kimsin küçük kız? Burada ne arıyorsun?”
Elif başını kaldırdı. Korkmadı. Bu adamın kim olduğunu biliyordu; çünkü o adamın bakışı, babaların bakışıydı.
“Ben Elif,” dedi. “O çocuğu merak ediyorum.”
“Hangi çocuğu?”
“Kemal.”
Valid’in kaşları kalktı. “Sen Kemal’i nereden tanıyorsun?”
“Evinde gördüm,” dedi Elif dürüstçe. “O kadın… ona kötülük yapıyordu.”
Valid’in kalbi hızlandı. “Hangi kadın?”
“Elbiseli kadın. Derya.”
Valid dizlerinin üzerine çöktü, Elif’in hizasına geldi. “Bunu nereden biliyorsun Elif?”
Elif bir an durdu. Sonra, hayatının en büyük cesaretlerinden birini yaptı: Gerçeği söyledi.
“Ben… duvardan izledim. O kadın Kemal’e ilaç veriyordu. Kemal çok yorgun oluyordu. Kadın kötü konuşuyordu. ‘Dozu artır’ dediğini duydum.”
Valid’in boğazı düğümlendi. Bu küçük kız… villaya dışarıdan bakmış ve içerideki düşmanı görmüştü.
Valid yutkundu. “Sen bunu ne zamandır biliyorsun?”
“Bir süredir,” dedi Elif. “Kemal üzülüyordu. O bana benziyordu… yalnız.”
Valid’in gözleri doldu. “Sen… nerede yaşıyorsun Elif?”
“Sokakta,” dedi Elif basitçe. “Bazen kilise, bazen park.”
“Ailen?” diye sordu Valid, sesi titreyerek.
Elif’in gözleri doldu. “Anne… kaybolduk savaşta. Ben tek kaldım.”
Valid o an içinden geçen şeyi engelleyemedi: Dünyada milyarlarca lira kazanmıştı, ama beş yaşındaki bir çocuğun “tek kaldım” cümlesi kadar ağır bir cümle duymamıştı.
“Gel,” dedi Valid. “Kemal seni görmek ister.”
Elif ürktü. “Ama ben… kirliyim.”
Valid, ilk kez gerçek bir gülümsemeyle, “Sen benim misafirimsin,” dedi. “Kimse sana bir şey diyemez.”
Kemal’in odasına girdiklerinde çocuk uyanıktı. Valid’in yanında küçük bir kızı görünce şaşırdı.
“Baba, bu kim?”
“Bu Elif,” dedi Valid. “Seni merak eden… ve bize yardım eden bir arkadaş.”
Elif çekingen adımlarla yaklaştı. “Merhaba Kemal. Daha iyi misin?”
Kemal gülümsedi. “Sen… penceredeki kız mısın? Bu sabah benimle konuşan?”
Elif başını salladı. “Evet.”
Kemal’in gözleri büyüdü. “Sen bana Derya’nın kötü olduğunu söylemiştin.”
Valid oğluna baktı. “Sen Elif’le konuşmuştun…”
Kemal utandı. “Evet baba. Korktum. Ama Elif beni anladı.”
Elif, Kemal’in yatağının kenarına yaklaştı. “Ben sokakta yaşarken insanları okumayı öğrendim,” dedi. “Kim iyi kim kötü… gözlerinden belli olur.”
Kemal hafifçe güldü. “Biz okuyamadık ama.”
Valid’in içi burkuldu. Kendi evinde kör kalmıştı. Beş yaşındaki bir çocuk, onun göremediğini görmüştü.
Doktor Mehmet içeri girdi. “Kemal’in testleri iyi gidiyor,” dedi. “Yarın bacak testi yapacağız.”
Ertesi sabah herkes heyecanlıydı. Kemal’in odasında Valid, Zehra, Doktor Mehmet… ve köşede Elif vardı. Elif sanki nefes almaya bile çekiniyordu.
“Şimdi bacağını hareket ettirmeyi dene,” dedi doktor.
Kemal gözlerini kapadı, konsantre oldu. Önce sağ bacağı titredi. Sonra—küçük bir hareket. Ardından sol bacak.
“Harika,” dedi doktor. “Kas fonksiyonları geri geliyor.”
Elif, sevinçle yerinden fırladı. “Kemal, başardın!”
Doktorun yardımıyla Kemal yavaşça ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama… durabiliyordu.
“Baba…” diye fısıldadı Kemal, gözleri dolu. “Ben duruyorum.”
Valid oğluna sarıldı. “Sen… yürüyeceksin,” dedi. “Sen yaşayacaksın.”
Kemal dikkatle adım attı. İlk adım zordu. İkinci adım daha az zor. Üçüncü adımda gözlerinden yaş aktı.
Elif, küçük ellerini ağzına kapatıp ağladı. Sessizce. Çünkü o an, sanki kendi hayatında da bir şey “ayağa kalkmış” gibiydi.
Derya tutuklandı. Davası başladı. Villa çalışanları tek tek ifade verdi. Doktor Mehmet raporları sundu. Derya’nın telefonundaki mesajlar, sedatifleri temin eden kişilerle olan yazışmalar, kumar borçlarının belgeleri… hepsi ortaya döküldü.
Valid, o süreçte bir karar verdi: Artık hayatında hiçbir şeyi “görünen” üzerinden yönetmeyecekti. Çünkü görünen, en büyük yalan olabiliyordu.
Kemal iyileşmeye başladıkça ev yeniden “ev” olmaya başladı. Derya’nın eşyaları villadan çıkarıldı. Atmosfer değişti. Sanki evin duvarlarından bir ağırlık kalktı.
Ve Elif…
Elif, hastaneden çıktıktan sonra sokakta kalmadı.
Valid, ona bir oda hazırlattı. “Burası senin odan,” dedi.
Elif odanın büyüklüğüne bakıp nefesini tuttu. “Bu… hep benim mi olacak?”
Valid diz çöktü, göz hizasına geldi. “Eğer istersen,” dedi, “evet.”
Kemal heyecanlandı. “Elif bizimle kalabilir mi baba? Ben… onunla konuşunca kendimi daha az yalnız hissediyorum.”
Valid oğluna baktı. “Elif isterse,” dedi, “bizim ailemizin bir parçası olabilir.”
Elif’in gözlerinden yaş aktı. “Ben… aile…” Kelime ağzında takıldı. “Gerçekten mi?”
Valid’in sesi yumuşadı. “Evet Elif. Sen sadece bir gerçeği söylemedin. Oğlumu bana geri verdin.”
Bu cümle, Elif’in omzundaki bütün yorgunluğu bir anlığına aldı sanki. Sokak çocukları, birinin “seni gördüm” demesini ister. Valid, Elif’i görmüştü.
Evlat edinme süreci uzun sürdü. Belgeler, sosyal hizmetler, mahkeme… Ama sonunda hakim kararını açıkladığında Elif’in parmakları titriyordu.
“Bugünden itibaren,” dedi hakim, “Elif Almansuri.”
Elif, Valid’e döndü. “Ben… gerçekten bir ailem var mı?”
Valid onu kucağına aldı. “Var,” dedi. “Ve artık kimse seni yalnız bırakamaz.”
Kemal alkışladı. “Artık gerçek kardeşimsin!”
O akşam villada ilk kez uzun zamandır gerçek bir kutlama vardı. Pasta yapıldı. Elif, ilk kez bir doğum günü gibi hissettiği bir gece yaşadı. Çünkü kutlanan şey sadece bir gün değildi; kutlanan şey “ev”di.
Kemal iyileştikçe, Valid bir başka şey fark etti: Sadece oğlunun bacakları değil, kendi kalbi de iyileşiyordu. Derya’nın bıraktığı hasar büyüktü ama Elif’in gelişi evin içine bir sıcaklık getirmişti. Sıcaklık, parayla alınmıyordu. Sıcaklık, “içerideki insan”la oluyordu.
Bir akşam yemekte Valid, Elif’e sordu:
“Sen Derya’nın kötü olduğunu nasıl bu kadar erken anladın?”
Elif bir lokma yuttu, düşündü. “Sokakta yaşarken insanları okumayı öğrenirsiniz,” dedi. “Kim iyi, kim kötü… hemen anlarsınız. Çünkü yanlış insanı seçerseniz… acı olur.”
Valid başını eğdi. “Ben yanlış insanı seçtim,” dedi.
Kemal araya girdi. “Ama Elif doğruyu seçti baba.”
Elif utandı. “Ben sadece… Kemal bana benziyordu. Yalnızdı. Üzgündü.”
Kemal gözlerini indirip fısıldadı: “Annem öldüğünden beri… bazen gerçekten çok yalnızım.”
Elif, masanın altında Kemal’in elini tuttu. “Ben de yalnızdım,” dedi. “Ama artık değilim.”
Bir süre sonra Valid, Elif’in sadece kendi evlerinde değil, dışarıda da bir şey değiştirebileceğini fark etti. Elif sokak çocuklarını biliyordu. Ne aradıklarını, neyden korktuklarını, kime güvenmediklerini… Bu bilgi kitaptan öğrenilmezdi.
Valid bir proje başlattı: Sokak çocukları için barınma ve eğitim merkezi.
“Bunun adı Elif Çocuk Evi olsun,” dedi.
Elif şaşırdı. “Ama ben daha çocuğum.”
Valid gülümsedi. “Bazen en büyük işleri, en küçük yürekler başlatır.”
Kemal de ekledi: “Elif zaten sokak çocukları uzmanı.”
Elif, ilk kez “farklı” olmanın yük değil, güç olabileceğini hissetti.
Zaman geçti. Elif okula başladı. Türkçesi güçlendi. Okuma yazma öğrendi. Kemal fizik tedaviyle tamamen yürür hale geldi. Okul bahçesinde koştuğu ilk gün, Valid arabadan izledi ve gözleri doldu. İki yılın kaybı, bir anlık koşuya sığmadı; ama o koşu, kaybı biraz daha taşınabilir kıldı.
Elif büyüdükçe medyanın ilgisi de büyüdü. Bazıları hikâyeyi övdü, bazıları “reklam” dedi. Elif buna çok üzüldü. Bir gün Valid’e, “Baba, neden benim hakkımda kötü şeyler söylüyorlar?” diye sordu.
Valid kızını kucakladı. “Çünkü iyilik bazen insanları rahatsız eder,” dedi. “Onlar kendi suskunluklarını senin sesinle hatırlıyorlar.”
Elif o gün bir basın toplantısında, küçük boyuyla mikrofonun önünde durdu ve net bir cümle söyledi:
“Ben para için yapmıyorum. Çünkü sokakta paranın bittiği yeri biliyorum. Ama sevginin bittiği yeri bilmiyorum. Sevgi bitmesin istiyorum.”
O cümle, birçok yetişkinden daha ağırdı.
Ve o gün, Elif’in hikâyesi bir “mucize masalı” olmaktan çıktı; bir “vicdan hikâyesine” dönüştü.
Yıllar sonra, Valid çalışma odasının penceresinden bahçeyi izlerken yine bir sessizlik vardı—ama bu kez eski sessizlik değildi.
Kemal bahçede koşuyor, Elif peşinden gülerek gidiyor, Zehra uzaktan gülümsüyordu. Villa kusursuz görünüyordu; ama artık bu kusursuzluk bir maske değildi. İçerideki gerçek, dışarıdaki görüntüyle kavga etmiyordu.
Valid, kendine şunu itiraf etti: Bazen bir insanın hayatını milyarlar değil, beş yaşında bir çocuğun söylediği tek bir cümle değiştirir.
“Oğlunuz yürüyebilir,” demişti Elif, “ama nişanlınız onu engelliyor.”
Valid o gün gülmüştü belki—en azından inanmak istememişti. Çünkü en tehlikeli gerçekler, en küçük ağızlardan çıkar ve büyük insanlar bazen bu yüzden duymamazlıktan gelir.
Ama o cümle duyulmuştu. Ve bir kere duyulan gerçek, er ya da geç yolunu bulurdu.
News
Bu Kamikaze Pilotunun Cebinde Saklı Olanlar Kalbinizi Kıracak (1945-2025)
Bu Kamikaze Pilotunun Cebinde Saklı Olanlar Kalbinizi Kıracak (1945-2025) . . . Okinawa’nın Derinliklerinde Kaybolan Bir Kahramanın Hikayesi: Teğmen Takeshi…
Evsiz Kadın, Mafya Patronunun Tek Oğlu İçin Dört Kurşun Yedi – Sonrasında Yaşananlar Herkesi…
Evsiz Kadın, Mafya Patronunun Tek Oğlu İçin Dört Kurşun Yedi – Sonrasında Yaşananlar Herkesi… . . . Chicago’da Aralık rüzgârı…
Yoksul Kız Yaşlı Bir Kadını Kurtarır—Meğer Mafya Patronunun Annesiymiş; Hayatı Değişir
Yoksul Kız Yaşlı Bir Kadını Kurtarır—Meğer Mafya Patronunun Annesiymiş; Hayatı Değişir . . . Chicago’da bazı sokaklar, haritalarda görünenden daha…
“BU FERRARİYİ TAMİR ET, KIZIMLA EVLEN,” DEDİ MİLYONER KADIN GÜLEREK FAKİR TAMİRCİYE. TA Kİ…
“BU FERRARİYİ TAMİR ET, KIZIMLA EVLEN,” DEDİ MİLYONER KADIN GÜLEREK FAKİR TAMİRCİYE. TA Kİ… . . . Öğlen güneşi İstanbul’un…
Pas ve Çamura Gömülü UH 60 Black Hawk’ı Kurtarmak — Tamamen Sıfırdan Restorasyon
Pas ve Çamura Gömülü UH 60 Black Hawk’ı Kurtarmak — Tamamen Sıfırdan Restorasyon . . . Yağmur üç gündür durmadan…
Bir Köpek, 12 Yıllık Kayıp Dosyasını Nasıl Çözdü?
Bir Köpek, 12 Yıllık Kayıp Dosyasını Nasıl Çözdü? . . . 1988 yazının sonlarına doğru, İç Anadolu’nun küçük ve sakin…
End of content
No more pages to load





