PAŞA KIZININ Ağzını Bantladılar, Annesi KORGENERAL Çıkınca KIYAMET Koptu!
.
.
Paşa Kızının Ağzını Bantladılar
Annesi Korgeneral Çıkınca Kıyamet Koptu
I. Kendi Adıyla Asker Olmak
Ankara, Çankaya.
Duvarları madalyalar, plaketler ve çerçeveli fotoğraflarla dolu salonu, akşamın loş ışıkları aydınlatıyordu. Duvarın tam ortasında, tören üniformalarıyla çekilmiş bir aile fotoğrafı asılıydı: bir general ailesi.
Fotoğrafta, dimdik duruşlu bir kadın subay, omuzlarında iki yıldız taşıyordu. Korgeneral Ayla Yılmaz, gözlerindeki sertliği gülümsemesiyle bir nebze yumuşatan nadir komutanlardandı. Yanında, emekli Orgeneral Kenan Yılmaz duruyordu. Tören üniformasının kusursuzluğu, ömrünü verdiği mesleğin en üst rütbesine kadar yürüdüğünü anlatıyordu.
Fotoğrafın sağ tarafındaki genç adam, bordo beresi başında, üniformasında özel işaretler taşıyordu: Albay Murat Yılmaz, seçkin bir özel kuvvetler tugayının komutanıydı. Sol tarafta ise takım elbiseli ama kravatındaki amblemle kendini belli eden bir adam vardı: Tuğgeneral Hakan Yılmaz, Milli İstihbarat Teşkilatı’nda kritik görevlerde çalışan, zeka ve güç timsali.
Fotoğrafın en önünde ise, henüz lise öğrencisi olduğu günlerden, okul formasıyla gülümseyen bir kız duruyordu: Elif.
Şimdi, o kız, bu fotoğrafın karşısında, sırtında sadece siyah bir sırt çantasıyla, sessizce duruyordu. Yirmi yaşındaydı. Üniversitenin ikinci sınıfında okuyor, ailesinin çizdiği “diplomalı subay” yolunda ilerliyor görünüyordu.
Görünüşte.
İçinde ise bambaşka bir plan çoktan olgunlaşmıştı.
“Babam… Annem… Abilerim…” diye fısıldadı fotoğrafta tek tek yüzlere bakarken. “Muhtemelen hiçbirinizin haberi yok ama ben bugün hayatımın en büyük, en önemli kararını veriyorum.”
Salonda başka kimse yoktu. Bu, kendine verdiği bir söz töreniydi.
Elif, ailesinin gölgesinde büyümüştü. Korgeneral bir anne, orgeneral bir baba, bordo bereli bir albay ve MİT’te tuğgeneral bir abi… Bu evde, “rütbe” ve “başarı,” evin duvarları kadar somut kavramlardı.
Çocukken parka giderken bile duruşunu düzeltmesi tembihlendi. İlk okulda arkadaşlarına, “Babam asker,” demekle yetinmek zorunda kaldı; “hangi rütbe?” sorusunu bilerek atladı. Ortaokulda, abisinin bordo beresini sessizce dolaptan çıkarıp başına koyduğu, aynanın karşısında dakikalarca hayal kurduğu anları kimse bilmezdi.
Kendi adını, ailesinin rütbeleriyle gölgelenmiş hâlde değil, kendi emeğiyle parlatmak istiyordu.
Bu yüzden, üniversiteye başladıktan iki yıl sonra, kimseye söylemeden okulunu dondurdu. Öğrenci işlerinde, “ailevi sebepler” kutucuğunu işaretleyip, askerlik şubesinin yolunu tuttu. Astsubaylık sınavlarına gizlice başvurdu.
Başvuru formunu doldururken, “Aile bilgileri” bölümüne, annesinin ve babasının adı yerine en yakın arkadaşı Ayşe’nin numarasını “vasi” olarak yazdı. Kabul belgesini de Ayşe’nin ev adresine yönlendirdi.
Çünkü biliyordu: Eğer orduya bir paşa kızı olarak girerse, kimse onu sadece “Elif” olarak görmeyecekti. Ne eğitimi ne de sınavları gerçek anlamda onu zorlamayacaktı.
“En dipten başlayacağım,” dedi kendi kendine. “Sadece Elif Yılmaz olarak. Kimin kızı olduğumu bilmeyecekler.”
Sırt çantasını omuzladı. Koridordan geçerken, bütün bu planı anlattığı tek kişi olan Ayşe’nin mesajına son bir kez baktı:
“Sen delisin Elif. Ama en güzel hâlinle. Git, kendi adını kendin yaz. Burada seni bekleyeceğim.”
Ardından, telefonunda yazdığı ama henüz ailesine göndermediği mesajı açtı:
“Anne, baba, abilerim… Assubay adayı Elif Yılmaz oluyorum. Hepinizin çok şaşıracağını biliyorum ama inanıyorum ki bu benim için doğru olan yol. Bir generalin kızı olarak değil, sadece Elif olarak başlamak istiyorum. Bir ay sonra sizinle iletişime geçeceğim. Lütfen beni merak etmeyin.”
Henüz “Gönder” tuşuna basmadı. Kapıyı sessizce açtı, villanın merdivenlerinden indi, gecenin karanlığına karıştı.
Bir gün sonra, Isparta Dağ Komando Okulu Astsubay Hazırlama Merkezi’nin geniş eğitim alanında, yüzlerce yeni astsubay adayı, eğitim başlangıç töreni için sıraya girmişti. Elif, diğerlerinin arasında, tıraşlı, kamuflajı yeni verilmiş, bakışları hem heyecanlı hem tedirgin bir çaylak gibi duruyordu.
“Doksan sekizinci dönem astsubay adayları!” diye gürledi eğitim tabur komutanı. “Bugünden itibaren on altı haftalık zorlu bir eğitim sürecine giriyorsunuz. Bu üniformayı giymek namustur. Her biriniz, önce kendinize sonra vatanınıza karşı sorumlusunuz!”
Elif, selam verirken içinden bir cümle geçti:
“Kim olduğumu kimse bilmeyecek. Astsubay adayı Elif Yılmaz, sadece bu.”
“Emredersiniz komutanım!” diye yankılandı sesi. Kararlı, net, tonlaması “bu işin içinde büyümüş” birine ait bir oturmuşluk taşıyordu.
Yanındaki devreler, bir an ona şaşkınlıkla baktı. Bu ses tonu, sıradan bir üniversiteli çocuğa göre tuhaf derecede rahattı askeri hitapta.
Ama Elif, bundan sonra her hareketine daha da dikkat edeceğini biliyordu.
II. Kıdemlinin Gölgesinde
İlk haftalar, Elif için fiziksel dayanıklılığın değil, sır saklamanın sınavıydı.
Sabah beş içtiması, koşular, şınavlar, taşımalar, silah söküp takmalar, nöbetler… Hepsinde geri kalmadı. Silah eğitimi derslerinde, silah söküp takma sürelerinde rekorlar kırdı. Komutanın verdiği taktik sorulara, diğerlerinden hızlı ve yerinde cevaplar verdi.
Bu performans, bazı eğitimcilerin dikkatini çekti. Özellikle biri: Başçavuş Asuman Görgülü.
Görgülü, on iki yıldır orduda görev yapan, sertliğiyle ve “disiplinden taviz vermezliğiyle” tanınan bir kadın başçavuştu. Elif’in üzerinde fazlaca dolaşan bakışları, başta sadece merak gibiydi. Sonra, şüpheye dönüştü.
“Bu kızda bir tuhaflık var,” diye fısıldadı bir gün diğer eğitimciye. “Fazla düzgün. Fazla hızlı. Sanki buralara yabancı değil.”
Elif, ailesinden gelen refleksleri ne kadar saklamaya çalışsa da, bazı alışkanlıklarını gizleyemiyordu: emir-komuta zincirine saygıda fazladan hassasiyeti, komutan konuşurken duruşunu düzeltmesi, verilen taktikleri sadece ezberlemekle kalmayıp uygulamada ön almak istemesi…
“Ya daha önce bir yerden eğitim aldı,” dedi Asuman kendi kendine, “ya da ailesinde asker var. Ama dosyasında böyle bir bilgi yok.”
Elif’in doğum yerinde Ankara yazıyordu; anne-baba mesleği bölümünde ise “memur” ifadesi dikkat çekiyordu. Bu, Elif’in planının bir parçasıydı; ama Asuman gibi yıllardır birlikte insanları tanıyan biri için dosya ile davranışlar arasındaki uyumsuzluk göze batıyordu.
Üçüncü haftaya gelindiğinde, Elif manga komutanı seçildi. Liderlik vasfı ve sorumluluk bilinci, devrelerinin hoşuna gitmiş, komutanları da bundan etkilenmişti.
Ama bu yükseliş, bazı kıdemlilerin gözünde bir “yerine oturtulması gereken yeni yetme” işaretiydi.
“Daha üç haftalık çaylak,” dedi Asuman bir akşam yemekhanede başka başçavuşa. “Şimdiden manga komutanı olmuş. Biraz burnunu sürtmek lazım.”
Elif, masasında sessizce oturup yemeğini yerken bu bakışları hissediyordu. Ama kendi hedefi, başkasının ne düşündüğünden daha büyüktü.
“Gerçek bir astsubay olacağım,” dedi kendi kendine. “Günün birinde ailemin karşısına, onlardan dolayı değil, kendim olduğu için omuzları dik çıkacağım.”
Ne var ki, dördüncü haftanın sıradan görünen bir günü, bu hayalin üzerine ağır bir gölge düşecekti.
III. Mutfaktaki Uyarı
O gün, nöbet dağıtımında Elif ve birkaç devresi mutfakta görevlendirilmişti. Yemekhane personeline yardım edecek, yemeklerin hazırlanmasına katkıda bulunacaklardı.
Başçavuş Asuman, dondurucudan koca bir donmuş et bloğunu çıkarıp tezgahta bırakmış, kendince işini yapıyordu. Elif, mutfakta hijyen ve gıda güvenliği üzerine aldığı kısa brifingi hatırladı: Donmuş gıdalar belirli ısı kurallarına göre çözdürülmeliydi. Uzun süre oda ısısında bırakılmamalıydı.
Asuman, eti tezgaha bırakıp başka işe yönelince, Elif’in içi sıkıldı. Birliğin sağlık denetiminde çıkabilecek bir sorunu düşündü: bozulmuş et, zehirlenen onlarca asker…
İçindeki ses, “Sus, yeni askersin. Üstüne iş öğretme,” diyordu. Ama vicdanı susmamayı seçti.
“Rapor veriyorum Başçavuşum,” dedi Elif, hafif ürkek ama net bir tonla.
Mutfaktaki uğultu bir anda kesildi. Kepçeler havada kaldı, tabak dizen eller durdu.
“Asuman başını çevirip baktı.
“Ne var?” dedi, kaşlarını çatıp.
Elif, disiplinli duruşunu bozmadan devam etti:
“Donmuş etler, iki saatten fazla oda sıcaklığında bekletilmemeli. Yönetmelikte böyle yazıyor. Sağlık denetiminde sorun çıkabilir.”
Mutfakta zaman bir anlığına dondu. Elif’in cümlesi, sadece bir hijyen uyarısı değildi; yıllarını vermiş bir başçavuşun uygulamasını sorgulayan bir çaylağın cüreti gibi algılanmıştı.
Asuman’ın eli, donmuş et bloğunun üzerinde katılaştı. Yavaşça, görünmez bir öfkenin ağırlığıyla tezgaha fırlattı.
Güm.
Et bloğu tezgaha çarpıp sıçrayan buzlu suyu, Elif’in pantolonuna sıçradı. Mutfakta duyulan tek ses, o çarpma sesi ve Elif’in kalp atışlarıydı.
“Hey, Elif Yılmaz,” dedi Asuman, adını abartılı bir vurguyla telaffuz ederek. “Sen bana akıl mı veriyorsun?”
Elif, yanlış bir şey yaptığını biliyordu ama sözlerini geri alamazdı.
“Rapor veriyorum, Başçavuşum. Sadece prosedürü hatırlatmak istemiştim. Hatalıysam özür dilerim.”
Asuman, birkaç adımda onun dibine kadar geldi. Aralarındaki mesafe, nefeslerini birbirlerinin yüzünde hissedecek kadar azdı.
Alkol kokusu, Elif’in burnuna çarptı.
“Sen,” dedi Asuman, parmağını Elif’in göğsüne bastırarak, “hayatında kaç gün üniforma giydin? Ben on iki yıldır buradayım. Senin gibi çaylaklar, buraya gelip üste ‘rapor veriyorum’ diye ders verir hale gelmiş. Sen ne sanıyorsun kendini?”
Elif, biraz daha alttan alması gerektiğini biliyordu. “Özür dilerim Başçavuşum,” dedi. “Haddimi aştıysam… tekrar olmaz.”
Asuman’ın dudaklarının kenarında, tehlikeli bir gülümseme belirdi.
“Özür dilemek için biraz geç,” dedi. “Bu gece, eğitimden sonra, rütbelilerin koğuşlarının arkasındaki depoya geleceksin. Yalnız. Sana burada rütbenin, hiyerarşinin ne olduğunu uygulamalı göstereceğim.”
Bir anda, mutfağın içinde boğucu bir hava oluştu. Kimse göz göze gelmiyordu. Herkes, bu cümlenin ne anlama gelebileceğini biliyordu; ama hiç kimse “hepimizin bildiği şeyi” dile dökmedi.
Elif’in sırtından soğuk ter süzüldü. “Anlaşıldı Başçavuşum,” diyebildi sadece.
Akşam, yemekte önüne konan tepsideki yemeğe dokunamadı. Çatalı eline alıp tekrar bıraktı. Boğazı düğümlenmişti.
Manga arkadaşı Ayşe, yanına oturdu.
“Elif, yüzün bembeyaz,” dedi endişeyle. “Ne oldu? Mutfakta bir şey mi yaşandı?”
Elif, dudaklarını ısırdı. “Bir şeyim yok,” diye mırıldandı. “Biraz yorgunum sadece.”
Ayşe’nin gözleri kısılmıştı. Elif’in dolabından düşen aile fotoğrafını bir hafta önce tesadüfen görmüş, omuzlardaki yıldızları tanımış, Elif’in kimliği hakkında gerçeği öğrenmişti. Bu kız, bir korgeneralin kızıydı.
“Senin gibi birinin burada böyle muamele görmesi…” diye düşündü. “Ama kim olduğunu bilseler, belki hiçbiri cesaret edemezdi.”
O gece, içtima bittikten sonra, Elif ağır adımlarla koğuştan çıktı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Ayşe, peşine takılırken.
“Tuvalete,” dedi Elif, yalan söylemenin vicdan azabını kaşlarının arasına yerleştirerek.
Ayşe, bunun sıradan bir tuvalet yürüyüşü olmadığını sezdi. Gizlice, Elif’i uzaktan takip etmeye başladı.
IV. Bant, Depo ve Şahit Olan Arkadaş
Rütbeli personel koğuşlarının arkasında kalan depo, geceleri pek kullanılan bir yer değildi. Eski askeri malzemelerin, hurda eşyaların, bozuk teçhizatın toplandığı, floresan lambasının titrek ışığıyla ürpertici bir hava taşıyan bir odaydı.
Elif, kapının önünde durduğunda, karnına giren sancı artmıştı. Kapının altından sızan hafif sigara kokusu ve içeriden gelen kısık konuşma sesleri, bir çeşit “törene” çağrıldığını fısıldıyordu.
İçeri girdi.
Eski, sarımtırak bir floresan lamba tavanda titreyerek yanıyordu. Köşelerde hurda sandıklar, sökük kamuflajlar, kullanılmayan demir askılar yığın hâlinde duruyordu. Ortada, metal bir masa ve iki sandalye… Sandalyelerden birinde Başçavuş Asuman oturuyordu. Diğerinin yanında, üzerinde uzman çavuş rütbesi olan, iri yapılı bir erkek asker duruyordu.
Asuman’ın yüzünde, garip bir coşku ve kontrol etme hazzı karışımı bir ifade vardı.
“Geldin demek, Elif Yılmaz,” dedi. “İyi. Kısa keselim. Bugün bana yaptığın saygısızlığın cezasını alacaksın.”
Elif, “Rapor veriyorum Başçavuşum, hatalıydım,” demek üzereydi ki, uzman çavuş arkasına geçti. Bir anda, kollarını arkadan kavradı.
“Ne yapıyorsunuz?” diye bağırdı Elif, refleksle. Ama Asuman, masanın üzerinden yeşil askeri koli bandını alırken bunu duymazdan geldi.
“Kımıldama,” dedi. “Ne kadar direnirsin, o kadar acı çekersin.”
Ayşe, depoya giden koridorun köşesinde, gölgenin içinden bu sahneyi izliyordu. Ayakları, “Gir içeri!” diye bağırıyordu; ama korku, “Sen de yapılamayanlardan olursun,” diyordu.
Titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Yaşananları kaydetmezse, Elif’in sesi bir daha duyulamayabilirdi.
Depoda, koli bandının açılırken çıkardığı “cırt cırt” sesi, Elif’in tüylerini diken diken etti. Nefesi hızlandı.
“Lütfen yapmayın, Başçavuşum,” dedi. “Özür diledim. Bir daha olmayacak. Söz veriyorum.”
Asuman dudaklarını büzdü.
“Sen hâlâ işin ciddiyetini anlamadın galiba. Disiplin, özürle sağlanmaz.”
Uzman çavuş, Elif’in çenesini öne doğru itti. Asuman koli bandını Elif’in ağzına acımasızca yapıştırdı.
Bir tur… İkinci tur… Üçüncü tur…
Elif artık ağzını açamıyor, sadece burnundan nefes alabiliyordu. Oksijen daralmış, göğsü körük gibi inip kalkmaya başlamıştı.
“Ne o? Konuşmayı çok seviyordun hani,” dedi Asuman alaycı bir sesle. “Şimdi sus bakalım biraz.”
Aynı bantla Elif’in bileklerini arkadan sıkıca sardılar. Kan dolaşımı yavaşlamaya başladı; parmak uçlarında uyuşma, vücudunda yaygın bir karıncalanma hissediyordu.
Ayşe, bu manzarayı görünce gözleri doldu. Bunu kimseye anlatamazsa, vicdanı bir ömür boyu susamazdı. Korkusunu bastırıp kamerayı kaldırdı, hızlıca bir fotoğraf çekti: Elif, ağzı ve elleri bandajlı, dizlerinin üzerinde…
Depoda zaman, Elif için kabus gibi akıyordu.
Nefes almak zorlaşıyor, görüşü bulanıklaşıyordu. Vücudu, “kaç” komutu verirken, ellerindeki bağlar “kal” diye zorluyordu.
“Hey, Elif Yılmaz,” dedi Asuman, sanki ders anlatır gibi. “Bugün bana haddini bildirdiğini sandın, öyle mi? Şimdi, bu birlikte kim olduğunu öğreneceksin.”
Elif, “Yeter artık!” diye bağırmak istedi ama ağzındaki bant, sesini boğdu. Mırıltı ve inleme arasındaki sesler, sadece Asuman’ın eğlenmesine yaradı.
Fakat, uzman çavuş, bir an sonra Elif’in yüzündeki rengi fark etti.
“Başçavuşum,” dedi çekinerek, “kızın rengi iyi görünmüyor. Nefes alamıyor olabilir.”
“Asker rol yapıyor işte!” diye tersledi Asuman. “Bırak biraz da kendi nefesiyle tanışsın.”
Elif’in kalbi hızlandı. Nefes alışverişi düzensizleşti. Baş dönmesi arttı. Bir an, zeminin ayaklarının altından çekildiğini hissetti.
Ayşe, koridorda titreyerek, duramayacağı bir çizgiyi geçtiğini fark etti. “Bu artık sadece kötü muamele değil, ölüm riski,” diye düşündü.
Telefonunun mesaj bölümünü açtı. Bir hafta önce Elif’in dolabından düştüğünde gördüğü, üzerinde “Annem” yazan numarayı girdi. Elif, kimliğini gizlemek için ailesiyle iletişimi kesmeye çalışmış olsa da, o kâğıdı saklamayı ihmal etmişti.
Titreyen parmaklarla yazdı:
“Siz Elif Yılmaz’ın annesi misiniz? Ben Ayşe Kara, Elif’in bölük arkadaşıyım. Şu an acil bir durum var. Elif, üstleri tarafından elleri ve ağzı bantlı şekilde depoda tutuluyor. Durumu çok kötü görünüyor.”
Mesaja çektiği fotoğrafı ekledi. Gönder tuşuna bastı, dizleri titreyerek duvara yaslandı.
Depoda, Elif’in bilinci yavaşça kararıyordu. Bant, artık sadece sesini değil, hayatını da kemiriyor gibiydi. Nefesi boğazına takıldı, gözleri arkaya döndü ve soğuk beton zemine yığıldı.
Uzman çavuş panikledi.
“Başçavuşum! Bu kız bayıldı!”
Asuman’ın yüzündeki ifade bir anda bozuldu. “Oyun yapıyor,” demek istedi ama Elif’in dudaklarındaki morarma, alnındaki soğuk terler, bunun bir oyun olmadığını bağırıyordu.
O anda dışarıdan, tüm kışlayı titreten bir ses duyuldu:
Helikopter pervaneleri.
Bir… İki… Üç…
Peş peşe gelen gürültü, karanlığı yararak indi.
V. Korgeneral Anne, Bordo Bereli Abi ve MİT’çi Diğer Abi
Ankara’da, Milli Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay arasında gidip gelen yoğun bir mesai akşamında, Korgeneral Ayla Yılmaz, masasındaki raporları incelerken telefonuna bir mesaj bildirimi geldi.
Tanımadığı bir numaraydı. Açtı.
Mesajdaki tek cümle ve altındaki fotoğraf, kariyerinde gördüğü tüm krizlerden daha ağır bir darbe vurdu kalbine.
Fotoğrafta, ağzı ve bilekleri yeşil askeri koli bandıyla sıkıca bağlanmış, başı öne düşmüş bir kız vardı. Kendi kızı.
Elif.
Telefon elinden kayar gibi oldu. Bir an nefesi kesildi.
Hemen numarayı aradı. Ayşe, titreyen sesiyle durumu anlattı: Elif’in kimliği, kimsenin bilmediği paşa kızı oluşu, Asuman’ın ona takıntısı, mutfaktaki olay, depoda yaşanan işkence…
Ayla, konuşurken artık “anne” değil, “korgeneral”di.
“Bulunduğunuz birlik? Konum?” diye sordu net bir sesle.
“Isparta Dağ Komando Okulu Astsubay Hazırlama Merkezi, 3. Tabur, rütbeli koğuşlarının arkası, eski depo,” dedi Ayşe.
“İyi yaptın kızım,” dedi Ayla. “Şimdi sakın depoya girme. Seni de hedef alırlar. Birlikte kal, gözün üzerinde olsun. Gerisini biz halledeceğiz.”
Telefonu kapattı, hemen kocası Kenan Yılmaz’ı aradı.
“Kenan,” dedi, sesi bu kez titriyordu. “Elif’e işkence ediyorlar.”
Cümle, emekli orgeneralin damarlarındaki kanı buz gibi yaptı. Hızla geri dönen asker refleksiyle, telefonu tekrar eline alıp Kriminal Soruşturma Dairesi Başkanı’nı aradı.
“Albay Güney, ben Kenan Yılmaz. Isparta Komando Astsubay Okulu’nda ağır bir kötü muamele vakası var. Bir astsubay adayının ağzını ve ellerini bağlamışlar. Elinde telefon kaydı var. Hemen Isparta’ya acil soruşturma ekibi gönderiyorsun. Bu, sadece disiplin değil, insan hakları ihlalidir.”
Ayla, bu sırada, özel kalemine dönüp:
“Helikopter hazırlatın,” dedi. “İsparta Komando Okulu’na gidiyoruz.”
Bir anda, Ankara’daki özel kuvvetler komutanlıklarında da telefonlar çalmaya başladı.
Bordo Bereli Albay Murat Yılmaz, akşamın geç saatlerinde ofisinde planlama yaparken, annesinin çağrısını aldı.
“Kardeşin Elif, Isparta’da. Durumu çok ciddi. Askerler tarafından depoda elleri ağzı bantlanmış halde bulundu. Oradayız.”
Murat’ın sesinde tek bir cümle vardı:
“Hareket timini hazırlayın. Skorsky kalkıyor. İstikamet: Isparta.”
Milli İstihbarat Teşkilatı’nda nöbet tutan Tuğgeneral Hakan Yılmaz da aynı haberi aldı. Hemen birlik sistemine girip, Isparta’daki okulun personel listelerini, disiplin kayıtlarını, özellikle Başçavuş Asuman’ın sicilini incelemeye başladı.
“Daha önce de kötü muamele vakaları varmış,” dedi kendi kendine. “İki kez uyarı, hiç ciddi ceza yok. Üstler görmezden gelmiş.”
“Bugün değil,” diye ekledi dişlerini sıkarak.
O gece, saat ikiye doğru, Isparta Dağ Komando Okulu’nun üzerinden üç helikopter aynı anda geçip alana indi. Gökyüzü, pervanelerin çığlığıyla inliyordu.
Okulun nöbetçi subayı şaşkınlık içinde dışarı fırladı. Üç helikopterden inenleri görünce şaşkınlığı, yerini dehşete bıraktı.
Omuzlarında yıldızlar taşıyan generaller.
İlk inen, kaskını çıkarır çıkarmaz yetkiyi hissettiren bakışlarıyla Ayla Yılmaz’dı. Arkasından, hâlâ güçlü adımlarla yürüyen emekli Orgeneral Kenan Yılmaz, bordo bereli üniformasıyla Murat, resmi kıyafetiyle Hakan indi.
Nöbetçi subay, eli ayağına dolaşmış şekilde selam verdi.
“Korgeneralim… Orgeneralim… Tuğgeneralim… Albayım… Hoş geldiniz!”
“Tabur komutanı nerede?” diye sordu Ayla, vakit kaybetmeden.
Komutanlar çağrılırken, Murat önceden bildiği adresi de aklında tutarak, 3. taburun bulunduğu bölüme yöneldi. Yanında, özel birliklerinden küçük bir tim vardı. Adımları, geceye “burada mizansen yok, operasyon var” diye haykırıyordu.
“Üçüncü tabur rütbeli koğuşlarının arkasındaki depo,” dedi Ayşe’nin mesajını hatırlayarak. “Orayı karantinaya alın. Kimse girip çıkmayacak.”
Hakan, tabur komutanına hazırladığı dosyayı uzattı.
“Başçavuş Asuman Görgülü hakkında… bu kadar şikayet var. Neden gereği yapılmadı?”
Tabur komutanı, dosyadaki imzalı şikayet dilekçelerine bakarken yüzü bembeyaz kesildi.
Bu sırada, depo kapısı tekmeyle açıldı.
İçeri girenler, sadece bir kız çocuğu için değil, ordunun namusu için de gelmiş gibiydiler.

VI. “Bu Astsubayın Ağzını Kim Bantladı?”
Depoda hâlâ ağır bir bant, pas ve ter kokusu vardı. Elif, yerde hareketsiz yatıyordu. Bantlar aceleyle gevşetilmiş, ama tamamen çözülmemişti. Alnında soğuk ter, dudaklarında morluk, nefesi zor çıkıyordu.
Ayla Yılmaz, kızı bu halde görünce, tek saniyede “anne” ile “komutan” kimliğinin arasında gidip geldi. Önce eğilip kızının yanına vardı; sonra, başını kaldırdı ve odadaki herkese, özellikle Asuman’a baktı.
“Bu astsubayın ağzını,” dedi, kelimeleri keskin bir bıçak gibi, “kim bantladı?”
Asuman’ın dizleri titredi. Uzman çavuşun suratı bembeyaz oldu.
“Ko… komand… ben…” diye kekelemeye başladı Asuman.
“Sen misin?” diye sordu Ayla. “Bu birliğin mensubuna işkence etmeye cüret eden kişi sen misin?”
Kenan, bir adım öne çıktı. Sesi, yılların sertliğini taşıyordu.
“Bu kız,” dedi, “bizim en küçük kızımız. Ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele, kim olursa olsun, hangi rütbeye sahip olursa olsun, bir askerin ağzını bantlamak asla kabul edilemez. Bu, bu orduya ihanettir.”
Tabur komutanı şaşkınlık içinde, “Kızınız mı?” diyebildi.
“Evet,” dedi Ayla. “Astsubay adayı Elif Yılmaz. Kendi isteğiyle buraya gelmiş, kimliğini gizlemiş. Bu, onu korumamız gerektiği gerçeğini değiştirmez. Aksine, burada bir yerlerde bir şeylerin çok yanlış işlediğini gösterir.”
Revir görevlileri sedyeyle içeri daldı. Elif’in bilincini kontrol etti, nabzına baktı, oksijen maskesi taktı.
“Durumu ciddi,” dedi sağlık astsubayı. “Solunum sıkıntısı ve hiperventilasyon belirtisi var. Derhal hastaneye sevk edilmeli.”
Murat, sedyenin başına geçip bizzat taşıdı. O an, bordo bereli albay değil, küçük kardeşini kucağında taşıyan bir abiydi.
Asuman, dizlerinin üzerine çökmüş, “Ben bilmiyordum… Korgeneralimin kızı olduğunu…” diye mırıldanmaya başladı.
Hakan, ona keskin bir bakış attı.
“Bilinmesi gereken,” dedi, “kim olduğu değil, ne yapıldığıydı. Sen, herhangi bir askere bunu yapma hakkını kendinde gördün mü? O zaman, kim olduğunu bilmediğin biri için yaptığın şeyin cezasını, kim olduğu belli olduğunda da çekersin.”
Asuman, kelepçeyle dışarı çıkarıldı. Bu görüntü, kışlada on yıl boyunca “ünlü” olmuş bir başçavuşun, hiyerarşik düzen içinde ilk kez gerçekten hesap verdiği andı.
O gece, Isparta Dağ Komando Okulu’nda eğitim durdu. Helikopter sesleri, sirenler, acil çağrılar, komutanların sert adımları, yılların “rutininin” yüzüne atılmış bir tokattı.
VII. Hastane, Yüzleşme ve “Pes Etmeyeceğim”
Elif, ambulansla Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne sevk edildi. Yolda bilinci gidip geldi; bantların oksijensiz bıraktığı ciğerleri, tıbbi oksijenle yeniden doluyordu.
Sabaha yakın, beyaz tavana baktığında, önce nerede olduğunu, sonra neden orada olduğunu hatırlamaya çalıştı. Oda sisliydi. Sonra, başucunda tanıdık bir yüz fark etti.
“Anne…” diye fısıldadı.
Ayla, kızının elini kavradı.
“Elif’im,” dedi, gözlerinden yaş süzülerek. “Buradayım.”
“Sen… nasıl… öğrendin?” diye sordu Elif. “Ben size söylememiştim…”
“Ayşe anlattı,” dedi Ayla. “Çok doğru yaptı. Senin gibi birinin, kendi başına bir şeyler yapmak istemesini anlıyorum. Ben de gençken öyleydim. Ama kim olursan ol, bazen yardım istemek güçsüzlük değil, güçtür.”
Elif’in gözleri doldu.
“Ben… sadece kendi adımla asker olmak istemiştim,” dedi. “Sizin sayenizde değil… Kendi emeğimle…”
Kenan da odaya girdi. Arkasında Murat ve Hakan vardı.
“Evet,” dedi Kenan, ağır adımlarla yatağın yanına gelirken. “Kendi adınla asker olmak istemen çok güzel. Ama kimse, kendi kimliğini seçiyor diye işkence görmeyi hak etmez.”
Murat, yatağın kenarına oturdu.
“Korkuttuk seni, değil mi?” diye gülümsedi hafifçe. “Skorsky’lerle basmasak içeri? Hani şöyle sakince telefon etseydik?”
Elif güldü, gülmenin bile göğsünü acıttığı hâlde.
“Azıcık,” dedi. “Ama içim çok rahatladı. Bir ara gerçekten öleceğimi sandım.”
Hakan, yatağın kenarındaki sandalyeye oturup kollarını bağladı.
“Bu olay, sadece senin için değil,” dedi. “Buradaki herkes için bir dönüm noktası olacak. Başçavuş Asuman, askeri mahkemede yargılanacak. Sadece o değil; onu koruyan, şikayetleri görmezden gelen herkes sorgulanacak. Bu, senin başına geleni yaşayan son kişi olman için.”
Elif, bu sözler karşısında hafifçe irkildi.
“Ben… yüzünden… bu kadar kişi…” diye başladı.
“Senin yüzünden değil,” diye kesti Kenan. “Onların yüzünden. Yanlışı, sen yapmadın.”
Ayla, kızının gözlerine baktı.
“Sen şimdi ne yapmak istiyorsun?” diye sordu. “İstersen, bu eğitimden vazgeçebilir, başka bir yola sapabilirsin. Kimse sana kızmaz.”
Elif, bir süre düşündü. Ciğerlerine yeniden dolan oksijeni, kalbinin atışını, annesinin elinin sıcaklığını hissetti.
“Hayır,” dedi kararlı bir sesle. “Pes edersem… Asuman kazanmış olur. Ben pes etmek istemiyorum. Daha da güçlü olacağım.”
Bu cümle, üç askerin simgelediği üç kuvvetin de ortak değerini taşıyordu: vazgeçmemek.
Bir hafta sonra, Elif, kontrollü bir raporla birliğine döndü. Doktor, “Hafif stres sendromu atlattı, dinlenmek iyi geldi,” yazmıştı.
Birliğin atmosferi tamamen değişmişti. Eski tabur komutanı görevden alınmış, yerine ciddi ama adil bir kadın albay atanmıştı. Asuman ve ona yakın birkaç isim başka birliklere sürgün edilmiş, hakkında soruşturma açılmıştı.
Tabur komutanı, Elif’i koğuşta ziyaret etti.
“Hoş geldin, Astsubay Adayı Elif Yılmaz,” dedi. “Bundan sonra burada, hiçbir rütbeli, hiçbir adaya kötü muamele edemez. Benim gözetimimde, eski alışkanlıklar tarihe karışacak.”
“Elimden geleni yapacağım, Komutanım,” dedi Elif.
“Yalnız,” diye ekledi albay, hafif bir tebessümle, “bir daha kimliğini saklamak yerine, bu birliğin gururu olarak durmayı da düşünebilirsin. Çünkü sen, yaşadığın şeyle bu birliği zaten değiştirdin.”
VIII. Mahkeme, Teftiş ve Bir Dönüş
Kısa süre içinde, Başçavuş Asuman Görgülü’nün askeri mahkemede yargılandığı dava, sadece askerî çevrelerin değil, basının da gündemine oturdu. Tanık olarak ifade veren astsubay adayları, “korku”nun yerini “doğruyu söyleme”ye bırakmanın hafifliğini hissettiler.
Ayşe, verdiği ifadede, deponun kapısının arkasından çektiği fotoğrafı gösterdi. “Şikayetim var,” demek yerine, “Gördüklerimi anlatıyorum,” dedi.
Hakim, suçlamaları tek tek okudu: Astına kötü muamele, rütbe yetkisini kötüye kullanma, psikolojik ve fiziksel işkence…
“Sizi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç ediyor, rütbenizin sökülmesine ve cezaevine gönderilmenize hükmediyorum,” dedi karar kısmında. Salondaki sessizlik, bir devrin kapandığını ilan eder gibiydi.
Bu davanın ardından, Savunma Bakanlığı, tüm askeri okullarda kapsamlı bir teftiş başlattı. Kötü muamele, aşağılayıcı eğitim yöntemleri, “şiddetle disiplin sağlama” gibi yanlış alışkanlıkların kökünü kazımaya yönelik talimatlar yayımlandı.
Ayla, kadın subaylara yönelik bir konferansta konuşma yaptı:
“Bizler, bu üniformayı dedelerimizin mirasıyla değil, kendi emeklerimizle giydik. Disiplin, korkuyla değil, saygıyla sağlanır. Kökü mazide olan ama gözü gelecekte bir ordunun, eski yanlış alışkanlıkları taşımaya ihtiyacı yoktur.”
Elif, eğitimine devam etti. Kendisi gibi kimliğini gizlemeye çalışan, geçmişinde zorluklar olan ne çok insan olduğunu fark etti. Her seferinde onlara, “Bir sorun olursa bana gelin,” dedi. “Eğer korkarsanız, birlikte korkarız; birlikte çözüm buluruz.”
Üç yıl sonra, astsubay mezuniyet töreninde, onun da omuzlarına ilk rütbe takıldı.
Birkaç ay sonra, Isparta Dağ Komando Okulu’na yeni bir personel ataması yapıldı: Başçavuş Elif Yılmaz, kadın eğitimci olarak geri dönüyordu.
IX. Paşa Kızı Değil, Başçavuş Elif
Toplantı odasında toplanan rütbeliler, yeni atanan başçavuşun adını duyduklarında sandalye minderleri hafifçene gıcırdadı.
“Başçavuş Elif Yılmaz,” dedi tabur komutanı. “Kadın adayların eğitiminden sorumlu olacak.”
“O Elif mi?” diye fısıldadı bir uzman çavuş. “Üç yıl önce… olay…”
Evet, oydu.
Kapı açıldı. İçeri giren genç kadın, eski çaylak Elif değildi artık. Omuzlarında başçavuş rütbesi, yüzünde hem yaşanmışlığın hem de kararlılığın izleri vardı.
“Rapor veriyorum,” dedi. “Başçavuş Elif Yılmaz, göreve başlamak için gelmiştir, Komutanım.”
Komutan, ayağa kalkıp onu karşıladı.
“Hoş geldin, Başçavuşum,” dedi. “Burada, bir zamanlar senin başına gelenlerin bir daha asla yaşanmaması için sana büyük görev düşüyor.”
O gün, kadın yeni adaylar, koğuşta toplanmıştı. Tedirgin, meraklı, heyecanlı… Yeni eğitimcilerini bekliyorlardı.
Elif içeri girdi.
“Merhaba,” dedi, gülümsedi. “Ben Başçavuş Elif Yılmaz. Bundan sonra, sizden sorumluyum.”
Adaylardan biri elini kaldırdı.
“Rapor veriyorum, Başçavuşum,” dedi çekinerek. “Siz… üç yıl önce burada… olan Elif misiniz?”
Elif başını salladı.
“Evet,” dedi. “Üç yıl önce ben de sizin gibi burada sıraya giren bir adaydım. Kötü bir şey yaşadım. Berbat bir şeydi. Ama o gün, benim pes etmeme izin vermeyen bir ailem, bir arkadaşım ve sonradan bu ordunun adalet mekanizması vardı. Ben bugün buradayım çünkü pes etmedim.”
Gözleri, tek tek adayların yüzlerine değdi.
“Size bir söz veriyorum,” dedi. “Bu birliğin duvarları içinde, bir daha kimsenin ağzı, korkuyla bantlanmayacak. Bir şey olursa, önce birbirinize, sonra bana geleceksiniz. Bir asker, hiçbir zaman sadece üniformasıyla değil, sesiyle de var olur.”
Arka kapıdan, sessizce içeri giren dört kişi vardı: Ayla, Kenan, Murat ve Hakan. Bu kez, kızlarını “kurtarmaya” değil, “onunla gurur duymaya” gelmişlerdi.
Elif, onları fark edince gülümsedi.
Sonra, adaylara dönüp son cümlesini kurdu:
“Ben bir paşa kızıyım, evet. Ama bugün burada, sadece birinin kızı değilim. Bugün, sizler gibi, kendi adımla buradayım. Unutmayın: Rütbelerimiz bir gün sökülür, fotoğraflarımız duvarlardan iner. Ama doğru olanı yaptığınız gün, kendi içinizde taktığınız rütbe, sonsuza kadar kalır.”
Ders bittiğinde, Kenan Yılmaz, yıllardır alışkanlık ettiği komutan selamını, bu kez kızına karşı verdi. Ayla, gözlerindeki yaşları silerken, “Artık sen de koruyansın,” diye fısıldadı.
Elif, o gece günlüğüne şu cümleyi yazdı:
“Bir zamanlar ağzımı bantladıkları yerde, şimdi başkalarının sesini koruyorum. Belki de gerçek rütbe budur.”
Ve artık, onun adı hiçbir zaman sadece “paşa kızı” olarak anılmayacaktı.
O, Başçavuş Elif Yılmaz’dı.
.
News
Doktorlar mafya babasının kısır olduğunu söyledi—bir garson ondan hamile olduğunu söyleyene kadar.
Doktorlar mafya babasının kısır olduğunu söyledi—bir garson ondan hamile olduğunu söyleyene kadar. . . . Chicago’nun karanlık ve acımasız yeraltı…
Tarihin En Acımasız Emri: 15.000 Esir Askeri Kör Edip Geri Gönderdi
Tarihin En Acımasız Emri: 15.000 Esir Askeri Kör Edip Geri Gönderdi . . . Karanlığın Yürüyüşü: Bir İmparatorun Soğuk Zaferi…
Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar, Koca Bir Plantasyonu Nasıl Çökertti?
Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar, Koca Bir Plantasyonu Nasıl Çökertti? . Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar: Blackwood’un Çöküşü Güneyin yaz…
Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası
Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası . . . Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası 1972 yılının dondurucu…
1997’de Sarıçöl’de Kaybolan Selim Karabey – 16 Yıl Sonra Bulunan Mataranın Sakladığı Gizemler
1997’de Sarıçöl’de Kaybolan Selim Karabey – 16 Yıl Sonra Bulunan Mataranın Sakladığı Gizemler . . . 1997’DE SARIÇÖL’DE KAYBOLAN SELİM…
Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık Sırrı Ortaya Çıkardı: O Adam Geri Döndü!
Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık Sırrı Ortaya Çıkardı: O Adam Geri Döndü! . . . Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık…
End of content
No more pages to load






