(Safranbolu, 2012) Dört kız kardeş aynı anda hamile kaldı — annelerinin tepkisi tüm ülkeyi ağlattı

.
.
.

Safranbolu’da Bir Kış Gecesi: Kan Bağından Güçlü Bir Aile

Safranbolu’nun dar, taş döşeli sokakları o gece her zamankinden daha sessizdi. Kar, yavaş ve usulca yağıyor; tarihi ahşap evlerin çatılarına beyaz bir örtü gibi seriliyordu. Rüzgâr, bacalardan çıkan dumanla birlikte ince bir uğultu taşıyor, kasabanın derinliklerinde saklanan hikâyeleri fısıldıyordu. O hikâyelerden biri ise o gece, küçük bir mutfakta başlayacaktı.

Nalan Hanım, mutfağın ortasında, eski bir sobanın üzerinde kaynayan çorbayı karıştırıyordu. Yüzü yorgundu. Gözlerinin altındaki morluklar, yılların yükünü taşıdığını açıkça gösteriyordu. Beş yıl önce kaybettiği eşi Ahmet’ten sonra hayat onun için hiç kolay olmamıştı. Dört kızını tek başına büyütmek, hem anne hem baba olmak… Bunlar, bir insanın omuzlarına yüklenebilecek en ağır sorumluluklardandı.

O sırada kapı gıcırdayarak açıldı.

Nalan Hanım irkildi. Saat gece yarısını geçmişti. “Kim olabilir bu saatte?” diye mırıldandı.

Kapıdan içeri dört genç kadın girdi: Aylin, Derya, Selma ve Melek. Dördü de titriyordu. Ama bu titreme soğuktan değildi. Yüzlerindeki ifade, Nalan’ın kalbini sıkıştırdı. Bu bakışı tanıyordu. Bu bakış, kötü bir haberin habercisiydi.

“Hayırdır kızlar?” dedi yavaşça.

Dört kardeş birbirine baktı. Sonra en büyükleri olan Aylin bir adım öne çıktı. Derin bir nefes aldı. Dudakları titriyordu.

“Anne…” dedi. “Hepimiz hamileyiz.”

O an zaman durdu.

Nalan’ın elindeki kaşık yere düştü. Metalin zemine çarpma sesi, geceyi yırtan bir silah sesi gibi yankılandı.

Hiçbir şey söylemedi.

Bağırmadı.

Kızmadı.

Sadece gözlerini kapattı. Tek bir damla yaş süzüldü yanağından.

“Kader…” diye fısıldadı. “Demek böyleymiş.”

Ve yere yığıldı.


Sabah olduğunda Safranbolu artık eski Safranbolu değildi.

Haber, geceden çoktan yayılmıştı. Komşular, esnaf, kahvehaneler… Herkes aynı şeyi konuşuyordu.

“Dört kız… dördü de hamile…”

“Evlenmeden…”

“Bu evde bir şey var…”

Fısıltılar, dedikodulara; dedikodular ise yargılara dönüşüyordu.

Nalan Hanım’ın evi ise dışarıdaki bu fırtınanın tam ortasındaydı.

İçeride beş kadın sessizce oturuyordu. Masanın üzerindeki çay bardaklarından buhar yükseliyordu ama kimse içmiyordu.

“Konuşmamız lazım,” dedi Nalan sonunda.

Kızları başlarını kaldırdı.

“Dün gece ne olduğunu duydum. Ama şimdi detayları bilmek istiyorum.”

İlk konuşan Aylin oldu.

“Ben evliydim anne…” dedi.

Bu söz, odada ikinci bir şok etkisi yarattı.

Aylin, İstanbul’da gizlice evlendiğini, eşinin bir kazada öldüğünü ve hamile olduğunu cenazeden sonra öğrendiğini anlattı.

Sonra Derya konuştu.

Bir doktora âşık olmuştu. Adamın evli olduğunu bilmiyordu. Hamile kalınca gerçek ortaya çıkmış, adam onu tehdit etmeye başlamıştı.

Selma’nın hikâyesi daha karanlıktı.

Çalıştığı yerde patronu tarafından tehdit edilmiş, zorlanmış ve şimdi o adamın çocuğunu taşıyordu.

En son Melek konuştu.

Henüz 20 yaşındaydı. Aşık olmuştu. Ama çocuk ortadan kaybolmuştu. Üstelik Melek’in kanser olduğunu öğrenmişlerdi. Tedavi olması gerekiyordu… ama hamileydi.

Odaya ağır bir sessizlik çöktü.

Nalan gözlerini kapattı.

Sonra kızlarına baktı.

“Suçlu siz değilsiniz,” dedi kararlı bir sesle. “Sizi bu hale getirenler suçlu.”

Kızlar ağlamaya başladı.

Nalan ayağa kalktı.

“Bu evde artık sekiz can var,” dedi. “Ve ben hepsini koruyacağım.”


Ama dış dünya onları korumaya niyetli değildi.

Günler geçtikçe dedikodular arttı. Gazeteler olayı yazdı. Televizyonlar kapıya dayandı. Sosyal medya çalkalandı.

İnsanlar onları yargılıyordu.

Kimse hikâyelerini bilmiyordu.

Kimse gerçeği merak etmiyordu.

Sadece konuşuyorlardı.

Bir gün kasaba meydanında büyük bir kalabalık toplandı. Herkes Nalan’ın konuşmasını bekliyordu.

Nalan kızlarıyla birlikte meydana geldi.

Elinde eski bir dosya vardı.

Mikrofonun önüne geçti.

“Ben Nalan Yılmaz,” dedi. “Ve bunlar benim kızlarım.”

Kalabalık sessizleşti.

“Evet, hamileler. Evet, evli değiller. Ama bilmediğiniz bir gerçek var.”

Dosyayı açtı.

İçinden eski bir gazete kupürü çıkardı.

“20 yıl önce…” dedi.

Ve her şey değişti.


Yıllar önce, Safranbolu’da büyük bir yangın çıkmıştı.

Bir çiftlik yanmıştı.

İçeride dört bebek bulunmuştu.

Kimsesiz.

Sahipsiz.

Dört farklı aileden gelen, dört farklı kader…

Nalan ve eşi Ahmet, çocuk sahibi olamıyordu.

Bu haberi duyduklarında karar vermişlerdi.

O dört bebeği alacaklardı.

Ama kimse dört bebeği birden vermek istemedi.

Onlar da başka bir yol buldu.

Ve o bebekleri kendi çocukları gibi büyüttüler.

“Evet,” dedi Nalan, gözleri dolarak. “Ben onları doğurmadım.”

Kalabalıkta bir uğultu yükseldi.

“Ama ben onları büyüttüm!” diye devam etti.

“Siz onların annesi olmadığımı söylüyorsunuz. Peki anne kimdir? Doğuran mı? Yoksa büyüten mi?”

Sessizlik oldu.

“Onlar benim kalbimin çocukları,” dedi Nalan. “Ve şimdi onların çocukları da benim torunlarım.”

Kalabalığın içindeki bazı yüzler değişmeye başladı.

Yargı yerini şaşkınlığa bıraktı.

Şaşkınlık ise yavaş yavaş anlayışa dönüşüyordu.


O akşam Türkiye farklı bir hikâye izledi.

Artık bu bir “skandal” değildi.

Bu bir anne hikâyesiydi.

Bir fedakârlık hikâyesi.

Bir sevgi hikâyesi.

Safranbolu’daki o küçük evde, beş kadın birbirine sarıldı.

Dışarıda hâlâ kar yağıyordu.

Ama içeride sıcaklık vardı.

Çünkü bazen aile, kanla değil…

Sevgiyle kurulur.

Ve o sevgi, dünyadaki en güçlü bağdır.