SAT Komandoları – Filoyu Yok Etti – Amiral’i Dehşete Düşüren O AN!
.
.
.
Ege’nin üstüne bir yorgan gibi serilmiş gece, insanın aklını yavaşlatan türdendi. Deniz öyle durgundu ki, ay ışığı suyun yüzeyinde titrek bir yol çiziyor; o yol sanki gökyüzünden denize inen ince bir bıçak gibi, karanlığı ikiye ayırıyordu.
Filonun sancak gemisi, dev bir gövdeyle suyu yararak ilerliyordu. Güvertesindeki projektörler, denizin ortasında yüzen bir şehir hissi veriyordu; metalin, camın ve disiplinin şehri. Nöbetçiler kahvelerini yudumluyor, aralarında şakalaşıyor, tatbikatın “formaliteden ibaret” olduğuna inanıyordu. Birkaç saat sonra raporlar yazılacak, komutanlar birbirine tebrik mesajları yollayacak, sonra herkes aynı özgüvenle rutinine dönecekti.
Onlar öyle sanıyordu.
Oysa karanlık dalgaların hemen altında, suyla aynı renge bürünmüş birkaç siluet, denizin bir parçasıymış gibi ilerliyordu. Ne parıltı vardı üzerlerinde ne de gösteriş. Solukları bile sanki suyun ritmine göre ayarlanmıştı. Hareketleri acele değil, kesin; saldırgan değil, sabırlıydı. Suyun altında, zaman her zaman farklı akar: bir dakika, insanın içindeki korkuyu büyütür; bir saniye, koca bir planın kapısını açar.
Ekibin lideri Alparslan, paletlerinin suya vurduğu her darbeyi neredeyse duyulmaz hâle getirirken, yukarıdaki metal yığını gözünün önüne bir şema gibi oturmuştu. Bu onun için bir gemi değil; bir denklem, bir alışkanlıklar bütünüydü. Bir filonun güveninin hangi noktada gevşediğini, hangi saatte “tehlike ihtimali”nin zihinden silindiğini biliyordu. Çünkü savaş bazen mermiyle değil, kibirle başlardı.
Köprü üstünde Amiral Thompson, devasa ekranlara bakıyordu. Haritadaki noktalar düzenli yanıp sönüyor, sistemler “normal” diyordu. Yanında duran subaylardan biri alaycı bir gülümsemeyle, “Türkler bize meydan mı okuyor?” diye mırıldandı. Kahkaha geldi arkasından; rahat bir kahkaha. Kendi teknolojilerine duydukları inanç, bir duvar gibi yükselmişti. O duvarın ardında güvendeydiler. O duvarın aşılabileceğini düşünmek bile gereksizdi.
Tam da bu düşünce, denizin altındaki gölgelerin en büyük müttefiki oldu.
Alparslan, ekibine küçük bir işaret verdi. Komut kelimeyle değil, gözle verildi. Dört kişi bir anda dağıldı; denizin altında, hiçbir ses çıkarmadan, tek bir hedefe farklı açılardan yaklaştılar. Yüzleri maskenin ardında görünmüyordu ama gözlerindeki kararlılık, suyun karanlığında bile seçilecek kadar keskinleşmişti.
Bu noktada yapılan iş, dışarıdan bakan biri için “sihir” gibi görünürdü. Çünkü görünmezdi. Suyun altındaki her eylem, suyun kendisi tarafından yutulurdu. Yukarıdaki projektörler suyun yüzeyini yarar, birkaç metre aşağı iner, sonra kaybolur; sanki deniz “buradan ötesi benim” derdi. İşte o sınırın altında, insanın iradesi ya taş gibi ağırlaşır ya da çelik gibi sertleşirdi.
Güvertede biri esnedi. Bir diğeri, “Bu gece ne kadar huzurlu,” dedi. “Sadece dalga sesi. Şu Türk komandoları çoktan geri dönmüştür.”
Bu cümle havaya karışıp kaybolurken, denizin dibinde, o “huzur”un içinde küçük bir an yaşandı. Bir ışık değil; daha çok bir farkındalık. Suyun dokusu değişti. Karanlık, bir an için daha koyulaştı.
Radarlar hâlâ sessizdi. Sonarlar hâlâ “temiz” diyordu. Alarm yoktu. Çünkü tehlike, onların beklediği şekle girmemişti. Onların dünyasında düşman, iz bırakırdı. Burada ise iz bırakmamak bir sanattı.
Sonra sabaha karşı, deniz sanki uykusundan bir canavar gibi uyandı.
Önce alttan boğuk bir sarsıntı geldi. Geminin gövdesi, görünmez bir yumruk yemiş gibi titredi. Ardından metalin içinden geçen o korkunç ses: büyük bir şeyin, zorla eğilen büyük bir şeyin iniltisi. Bir an sonra alevler fışkırdı. Sanki denizin içinden, kızıl bir dil yükselmişti. Güvertede kahkaha bitti, kahve fincanları düştü, insanlar “ne oluyor?” diye bağırmaya bile fırsat bulamadan yere savruldu.
Sirenler başladı. Kulakları yırtan türden. Işıklar bir an gidip geldi; o kısa kesintide, karanlığın ağırlığı insanların içine çöktü.
Köprü üstünde Amiral Thompson, ekranlara baktı. Ekranlar hâlâ “düşman yok” diyordu. Bir komutanın en korktuğu şey budur: Hasar gerçektir, acı gerçektir, ama düşman görünmezdir. Çünkü görünmeyen düşman, sadece gemiyi değil, aklı da parçalar.
“Bu nasıl olur?” dedi Thompson; kendi sesini bile yabancı duyar gibi.
Yanındaki subay, “Sistemler…” diye başladı, ama kelimeyi bitiremedi. Çünkü sistemler artık bir teselli cümlesi değildi. Sistemler susmuştu. Ve suskunluk, panikten daha hızlı yayılır.
Alt katlarda su dolmaya başladı. Kapılar kapanıyor, koridorlar yutuluyor, metalin içinde koşan ayak sesleri yankılanıyordu. “Su geçirmez bölmeler!” diye bağırdı biri. “Basıncı dengeleyin!” diye bağırdı bir diğeri. Ama her emir, motor gürültüsü ve sirenlerin içinde yutuluyor, boğuluyordu.
Yukarıda, denizin üzerinde, bir yerlerde, birkaç siluet yüzeye çıktı. Alevlerin kızıl ışığı suyu boyuyor, o ışık onların gözlerinde parlıyordu. Çok uzaktaydılar; ama bir insanın dürbünle baktığında seçebileceği kadar net, bir “mesaj” gibiydiler.
Alparslan suyun üzerinde bir an durdu. Yüzü görünmüyordu. Sadece hareketi vardı. Su geçirmez çantasından küçük bir bayrak çıkardı. Ay yıldızlı… kumaşı ağır değil, ama taşıdığı anlam ağırdı. Rüzgâr onu bir an yakaladı, dumanın ve alevin önünde dalgalandırdı; sanki ateşle dans etti.
O an, köprü üstünde Thompson dürbününü kaldırdı.
Gördü.
Dumanın içinde, alevin arkasında, suyun üzerinde yükselen o küçük bayrağı ve onu tutan silueti gördü. Gözleri büyüdü. Boğazından aşağı buz gibi bir ürperti indi. Çünkü bu, sadece bir “tatbikat darbesi” değildi. Bu, bir mesajdı: “Görmediğin yerdeyim. Ve bunu bilmeni istiyorum.”
Bir amiral için dehşet, geminin hasar alması değildir sadece. Dehşet, hasarın kimin tarafından, nasıl yapıldığını anlayamadan, kontrolün elinden kaydığını hissetmektir.
Sanki deniz, o gece taraf seçmişti.
Kaos büyüdü. Bir gemi yalpalarken, diğer gemiler alarm durumuna geçti. Projektörler suyu taradı; beyaz ışık huzmeleri geceyi kesen bıçaklar gibi sağa sola savruldu. “Su altı teması!” diye bağırdı biri. “Hayır, yanlış alarm!” diye bağırdı bir başkası. Sonar ekranında beliren her çizgi, bir an için “düşman” oluveriyor, sonra kayboluyordu.
İşte böyle anlarda, teknoloji bile korkunun dilini konuşmaya başlar. Çünkü operatörün eli titrer. Çünkü komutanın nefesi değişir. Çünkü “bilmiyorum” kelimesi, bir filonun içinde yankılanmaya başladığında, her metal parça daha ağır gelir.
Alparslan ve ekibi suyun altında yeniden kayboldu. Görevlerinin “patlama” olmadığını biliyorlardı. Patlama bir sonuçtu. Asıl amaç, düşmanın zihnine yerleşen şüpheydi. “Her yerdesin” hissi… “Gördüğün şey gerçek mi?” sorusu… “Bir sonraki darbe nereden gelecek?” endişesi.
Korku, görünmez bir mayındır. Patlayınca metal değil, güven parçalanır.
İkinci patlama, daha sonra geldi. Bu sefer başka bir geminin yan tarafında. Çığlıklar, sirenler, koşuşturmalar… Bir filonun düzeni, bir zincirin halkaları gibi çözüldü. İnsanlar “düşmanı gördük mü?” diye bağırıyor, kimse net cevap veremiyordu. Çünkü net cevap yoktu.
Thompson, karşılık vermek istedi. Ama neye ateş edecekti? Hangi koordinata? Hangi hedefe? Karanlığa ateş etmek, sadece kendi sesini duyurmaktır. Ve ses, denizde çabuk kaybolur.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, üst komuta ile bağlantı kurmaya çalıştı. Uydu hattı üzerinden konuşurken sesi çatallandı. “Radar görmüyor,” dedi. “Sonar tespit etmiyor. Ama gemiler vuruluyor.”
Karşıdan “Somut rapor” istediler. “Kanıt” istediler. “Düşmanın tanımı”nı sordular.
Thompson, kısa bir an sustu. Çünkü tanım, savaşın en temel ihtiyacıdır. Tanım yoksa strateji yoktur. Strateji yoksa emir yoktur. Emir yoksa düzen yoktur. Düzen yoksa… sadece hayatta kalma içgüdüsü kalır.

Telefon kapandığında, Thompson kendini daha yalnız hissetti. O an, denize baktı. Denizin üstü alevlerle yanıyordu ama denizin kendisi hâlâ aynıydı: soğuk, sessiz, umursamaz. İnsanların gururu, denizin umursamazlığında eriyip gidiyordu.
Alparslan suyun altında, bir kaya çıkıntısının gölgesinde ekibiyle sığınmıştı. Nefeslerini düzenli alıyor, oksijeni idareli kullanıyorlardı. Bu bir “güç gösterisi” değildi. Bu bir sabır savaşıydı. Her birinin yüzünde yorgunluk vardı, ama gözlerinde bir şey daha vardı: Sarsılmaz bir sakinlik.
Çünkü onların dünyasında panik, ölmenin başka adıdır.
Yukarıda Amerikalı askerler birbirine sarılmış, bazıları denizin “hayaletleri”nden bahsetmeye başlamıştı. “Ayaklarımızın altında bir şey var,” dedi bir genç denizci. “Bir nabız gibi…” Arkadaşı onu susturdu, “Titreşimdir,” dedi. Ama yüzündeki ifade, kendisinin de inanmadığını gösteriyordu.
Bir filoda korkunun sesi çıkmaya başladığında, en tehlikeli şey artık düşman değil, o korkunun kendisidir.
İkinci gün, güneş doğduğunda manzara ağırdı. Su yüzeyinde mazot, kırık metal parçaları, kopmuş halatlar… Bir gemi yan yatmış, bir diğeri yara almıştı. Bazı filikalar dağınık hâlde sürükleniyordu. Duman sütunları hâlâ yükseliyordu. Güneş, her şeyi aydınlatıyor ama hiçbir şeyi hafifletmiyordu.
Thompson filikada otururken, içine çöken utancı ve öfkeyi aynı anda hissediyordu. Öfke, kaybettiği kontrol içindi. Utanç, kendini “yenilmez” sanması içindi.
Ve en çok da o bayrak… O görüntü.
Onu unutamayacağını biliyordu.
Öğlene doğru, komuta kademesi “pozisyonu koru” emri gönderdi. Geri çekilmek, bir itiraf gibi görülebilirdi. Thompson emri okurken içindeki çelişki büyüdü: Burada kalmak, yeni darbeler demekti. Ama geri çekilmek, kariyerinin ve gururunun denize gömülmesi demekti.
O an, ilk kez bir komutan olarak değil, bir insan olarak düşündü: “Ben kimi koruyorum? Filoyu mu? Üniformayı mı? Yoksa evine dönmeyi bekleyen gençleri mi?”
Bu soru cevap istemez; sadece insanı yorar.
Alparslan ise küçük bir koyda ekibiyle yeniden plan yaptı. Düşmanın artık uyanık olduğunu biliyordu. Aynı yöntem tekrar edilirse risk artardı. Ama düşmanın uyanıklığının da bir bedeli vardı: Aşırı uyanıklık, insanı kör eder. Her ses “düşman” olursa, hiçbir ses anlam ifade etmez.
Alparslan’ın planı basitti ama acımasız bir zekâ taşıyordu: Düşmanın karar mekanizmasını yoracak, onu kendi kendine ateş ettirecek, kendi düzenini kendi eliyle parçalatacaktı. Bu bir fiziksel yıkım planı değil, bir psikolojik kırılma planıydı.
Gece tekrar çöktüğünde, deniz daha tehditkâr görünüyordu. Projektörler aralıksız tarıyor, aydınlatma fişekleri gökyüzünde patlıyor, su yüzeyi “aydınlık ve karanlık” beneklerden oluşan bir desene dönüşüyordu. Herkes tetikteydi. Hatta tetikte olmak bile yetmiyordu; tetikte görünmek gerekiyordu. Çünkü korku, zayıflık gördüğü an büyür.
Thompson komuta köprüsünde dururken, gözleri kan çanağı gibiydi. Uykusuzluk, sadece bedeni değil, iradeyi de aşındırır. Bir komutan için uykusuzluk, yanlış kararın kapısını aralar.
O anda sonar ekranında belirsiz bir iz belirdi ve kayboldu. Teknisyen “şüpheli temas” dedi. Subaylar birbirine baktı. Bir anlık duraksama… sonra biri bağırdı: “Ateş!”
Mermiler geceyi yırttı. Deniz köpürdü. Ateşin ışığı suyun üzerinde dans etti.
Ama hedef yoktu.
Miller öfkeyle emirler yağdırdı. “Daha fazla fişek! Daha fazla tarama!” Her emirle birlikte, filonun içindeki korku biraz daha büyüdü. Çünkü herkes şunu hissediyordu: “Biz karanlığa ateş ediyoruz. Ve karanlık bize gülüyor.”
Alparslan, suyun altında bu patlamaları ve sarsıntıları hissederken, gözlerini kapatıp tek bir şey düşündü: “Tam da istediğimiz bu.” Düşman kendi kendini tüketiyordu. Kendi sakinliğini kaybeden, koca bir filoydu. Onlar ise suyun içinde birer gölge gibi, sabırla kalıyordu.
Derinlik, savaşçıyı saklar ama aynı zamanda sınar. Soğuk, iliklere işler. Zaman uzar. Ama eğitim, tam da bu anlar için vardır: İnsanın vücudu “kaç” dediğinde, aklı “bekle” diyebilsin diye.
Bir süre sonra gemilerden birinin gövdesi yeniden sarsıldı. Bu kez panik daha sert geldi. Çünkü insanlar artık “ilk kez” şaşırmıyordu; “ikinci kez” korkuyordu. İlk darbe şoktur. İkinci darbe, inancın kırılmasıdır.
Thompson güvertede küpeşteye tutundu. Parmakları beyazlaşmıştı. Kafasında dönüp duran tek soru vardı: “Nasıl?”
Bu “nasıl” sorusu, teknolojiyle cevaplanamaz bazen. Bazen cevap, bir insanın iradesindedir. Bazen cevap, bir ekibin sessizliğindedir. Bazen cevap, denizin kendisindedir.
Alevlerin içinden çıkan duman, geceyi daha da ağırlaştırdı. Bazı askerler denize atladı. Bazıları kapılara yöneldi. Bazıları sadece donup kaldı. Çünkü korku bazen insanı koşturur, bazen taş yapar.
Thompson, kendine bile itiraf edemediği bir şeyi fark etti: Bu savaşın sonucunu artık mermi değil, psikoloji belirliyordu. Ve psikolojiyi kaybeden, en çok bağıran taraftı.
Gece sonunda, şafak sökerken Ege tekrar aydınlandı. Deniz, olan biteni saklamayı bıraktı. Enkaz parçaları, mazot lekeleri, yaralı gemiler… Her şey ortadaydı. Bir önceki gün “yenilmez” hisseden filo, şimdi yaralıydı. Ve yaralı bir güç, daha tehlikelidir; çünkü acısı onu öfkeye iter.
Üst komuta yeni emirler gönderdi. “Aramayı genişletin.” “Bölgeyi tarayın.” “Kaçış ihtimalini engelleyin.” Bu emirler bir anlamda şuydu: “Bu kabusu bitirin.”
Ama kabuslar bazen bitmez; sadece insanın içine taşınır.
Alparslan ve ekibi küçük koya dönmüştü. Yorgundular. Üşüyorlardı. Açtılar. Ama yüzlerinde bir rahatlama yoktu. Çünkü rahatlama, dikkatsizlik doğurur. Dikkatsizlik, ölüm doğurur.
Alparslan, denize bakıp bir an annesini düşündü. Köyde, sabah haberlerini dinlerken elleri dua eder gibi kenetlenmiş bir anne… O an, eğitimin en sert anları gözünün önünden geçti: nefesin bittiği, kasların yandığı, soğuğun kemiklere işlediği o anlar… Bu anların hepsi, insanın kendi içinde bir sınır çekmesi içindi: “Buradan öteye geçmem.”
Şimdi o sınır, bir denizin ortasında işe yaramıştı.
Filonun diğer tarafında Thompson, rapor hazırlamak için masaya oturduğunda ellerinin titrediğini fark etti. Titremek, onun dünyasında “kontrol kaybı” demekti. Kontrol kaybı ise felaket demekti. Ama artık bunu gizlemek zorundaydı; çünkü liderlik bazen gerçeği saklamakla karıştırılır.
O gece, Thompson son bir kez güverteye çıktı. Rüzgâr yüzüne vurdu. Tuz ve yanık kokusu birlikte geldi. Karanlığa baktı ve ilk kez, denizi “bir boşluk” gibi değil, “bir akıl” gibi hissetti. Sanki deniz onu dinliyor, onu izliyor, onun korkusunu tartıyordu.
Ve o an, uzaklarda suyun üzerinde küçük bir hareket gördüğünü sandı. Belki hayaldi. Belki gerçekti. Ama fark etmezdi. Çünkü artık asıl mesele “gerçek hedef” değildi.
Asıl mesele şuydu: O geceden sonra, bu filo hiçbir zaman aynı rahatlıkla denize bakamayacaktı.
Alparslan ve ekibi için bu, anlatılacak bir “övünç” hikâyesi değildi. Onlar için bu, sessizce yapılan bir görevdi. Bir ülkenin caydırıcılığı, bazen en yüksek sesle değil, en derin sessizlikle kurulur.
Thompson içinse bu, bir amiralin kariyerinde taşınacak türden bir yüktü. Raporlara “teknik arıza”, “parazit”, “belirsiz temas” yazılabilirdi. Ama kendi içinde bildiği bir gerçek vardı: O gece, denizin altında görünmeyen bir irade vardı. Ve o irade, onun bütün özgüven duvarını çatlatmıştı.
Şafak yükselirken Ege, sanki hiçbir şey olmamış gibi parlıyordu. Martılar suyun üstünde süzülüyor, dalgalar kayalara vuruyor, dünya normalmiş gibi davranıyordu.
Ama bazı geceler vardır; deniz unutmaz.
Ve bazı anlar vardır; bir amiral dürbününü kaldırıp o dumanın içinde bir bayrak gördüğünde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
News
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा भी नहीं था
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा…
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
End of content
No more pages to load

