Savaş Bölgesinde Sıkıştık Kaldık; Hürmüz Boğazının Yakınlarında
.
.
.
Savaşın Ortasında Bir Gemi
Basra Körfezi’nin ağır ve sıcak havası sabahın ilk saatlerinde bile insanın nefesini zorlaştırıyordu. Deniz sakin görünüyordu, fakat herkes biliyordu ki bu sakinliğin altında büyük bir gerginlik saklıydı. Hürmüz Boğazı’nın yakınlarında ilerleyen ticari gemiler artık sıradan bir yolculuk yapmıyordu. Çünkü birkaç gün önce Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından bu bölge resmen “savaş bölgesi” ilan edilmişti.
Bizim gemimiz de o sulardaydı.
Ben makine dairesinde çalışan bir denizciydim. O sabah saatlerdir makinede çalışıyordum. Gürültü, yağ kokusu ve sürekli dönen makinelerin titreşimi insanı zamanla uyuşturur. Ama o gün farklıydı. Herkesin içinde bir huzursuzluk vardı.
Makineden çıktığımda köprüüstünden gelen haber beni şaşırttı.
Sabah boyunca otuzdan fazla savaş gemisi yanımızdan geçmişti.
Bir tanesinin çok büyük olduğu söyleniyordu.
Güverteye çıktım ve ufka baktım. Deniz yüzeyinde sayısız gemi vardı. Bazıları ilerliyor, bazıları ise demir atmış bekliyordu.
Aslında hepimiz biliyorduk neden beklediklerini.
Çünkü Hürmüz Boğazı neredeyse tamamen kapanmıştı.
Basra Körfezi’nde yüzlerce gemi demirlemişti. Bizim görebildiğimiz kadarıyla iki yüz, belki iki yüz elli gemi vardı. Ama radarların çoğu kapalı olduğu için gerçek sayı çok daha fazla olabilirdi.
Tahminlere göre bölgede beş yüzden fazla gemi ve yaklaşık on bin denizci sıkışıp kalmıştı.
En büyük sorunlarımızdan biri de teknolojiydi.
Normalde modern gemiler GPS, radar ve gelişmiş navigasyon sistemleriyle hareket eder. Ama savaş başladığından beri bu sistemler sürekli kesiliyordu.
GPS gidince geminin konumunu belirlemek zorlaşıyordu.
Radar gidince önümüzdeki gemileri görmek zorlaşıyordu.
Bu durumda tek çözüm kalıyordu:
Manuel seyir.
Yani eski denizcilerin yüz yıl önce yaptığı gibi.
Harita, pusula ve gözlem.
Bu durum özellikle sığ bölgelerde tehlikeliydi. Çünkü yanlış bir hesaplama geminin karaya oturmasına sebep olabilirdi.
Bir önceki gün demir bölgesine yaklaşırken tam olarak bunu yaşamıştık.
GPS tamamen kesilmişti.
Üstelik bulunduğumuz yer sığlıktı.
Köprüüstünde herkes gergindi. Gözcüler sürekli ufku izliyordu. Makine dairesinde ise bizler her an manevra emri gelebilir diye hazır bekliyorduk.
O an gerçekten eski zamanların denizcileri gibi hissediyorduk.
Ama bizi asıl tedirgin eden şey navigasyon değildi.
Savaşın kendisiydi.

Akşamüstü güvertede arkadaşım Mehmet’le konuşuyordum.
“Ne haber abi?” diye sordum.
“İyi işte,” dedi.
“Hiç tedirgin değilsin gibi duruyorsun.”
Omuz silkti.
“Alıştık artık.”
Güldüm.
“Ne demek alıştık? Hep savaş bölgesinde mi çalışıyorsun?”
“Yok,” dedi. “Ama denk geliyor işte.”
Sonra anlatmaya başladı.
Bir süre önce Rusya-Ukrayna savaşına denk gelmişlerdi. O sırada Karadeniz’de çalışıyormuş. Önce Ukrayna’ya gitmişler, sonra Rusya’ya.
“Denizcilik böyle bir meslek,” dedi.
“Dünyada nerede kriz varsa bir şekilde oraya denk geliyoruz.”
Haklıydı.
Denizciler genelde dünyanın en yalnız insanları olarak bilinir. Aylarca evlerinden uzakta yaşarlar. Okyanusların ortasında çalışırlar.
Ama savaşın ortasında çalışmak bambaşka bir şeydi.
“En önemli şey geminin emniyeti,” dedi Mehmet.
“Gemi emniyetliyse biz de emniyetliyiz.”
Başımı salladım.
“Umarım öyledir.”
O gece hava bozulmaya başladı.
Rüzgar güçlenmişti.
Dalgalar büyüyordu.
Ama ticaret durmazdı.
Dışarıda savaş olsa bile gemiler çalışmaya devam ederdi.
Şirketler malların teslim edilmesini isterdi.
Çünkü dünya ekonomisi buna bağlıydı.
Birçok ülke için Hürmüz Boğazı hayati öneme sahipti. Dünya petrolünün büyük kısmı bu boğazdan geçiyordu.
Eğer boğaz kapanırsa petrol fiyatları hızla yükselirdi.
Bazı uzmanlar fiyatın 200 dolara çıkabileceğini söylüyordu.
Biz petrol gemisi değildik ama yine de bu krizden etkileniyorduk.
Çünkü geçiş yolu kapanmıştı.
Gemiler bekliyordu.
Denizciler bekliyordu.
Kimse ne olacağını bilmiyordu.
Gece yarısına doğru güvertede dolaşırken uzaklarda bir ışık gördüm.
Sonra bir patlama oldu.
Gökyüzünde büyük bir alev topu belirdi.
Bir süre öyle kaldı.
Kimse bunun ne olduğunu bilmiyordu.
Belki bir füze savunma sistemi çalışmıştı.
Belki bir gemi vurulmuştu.
Belki de bir askeri tatbikattı.
Ama o an hepimiz aynı şeyi düşündük:
Savaş gerçekten başlamıştı.
Ertesi gün makine dairesinde Filipinli bir denizciyle konuşuyordum.
Adı Victor’dı.
Oldukça endişeliydi.
“Savaş çok kötü,” dedi.
“Şimdi İran ve Amerika arasında büyük problem var.”
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra ekledi:
“Bir gemi patladı. Bazı denizciler öldü.”
Bu sözleri duyunca içimde bir ağırlık hissettim.
Çünkü o an fark ettim:
Biz de o gemilerden biri olabilirdik.
Akşam yemeğinde diğer arkadaşım Bilal’le sohbet ediyorduk.
“Bir aydır gemidesin,” dedim.
“Tulumunun rengi bile değişmiş.”
Güldü.
“Daha yolun başındayız.”
Sonra ciddi bir ses tonuyla devam etti.
“Biz Katar’a geldikten iki saat sonra savaş başladı.”
O anı hatırlıyordu.
Demir atmaya çalışırken GPS kesilmişti.
Sığ bir bölgede demir atmak zorunda kalmışlardı.
Üstelik tam o sırada füzeler uçmaya başlamıştı.
“Biz demirdeyken savaş başladı,” dedi.
“Yani aslında savaşın içindeydik.”
Sonra bir süre sessiz kaldı.
“İran sekiz gemiyi vurmuş diyorlar,” dedi.
“Gerçek mi bilmiyorum.”
Kimse bilmiyordu.
Ama söylentiler hızla yayılıyordu.
Bütün bu kaosun içinde hayat yine devam ediyordu.
Makine dairesinde üçüncü mühendis jeneratörün bakımını yapıyordu.
Dışarıda savaş olsa bile geminin pervanesi dönmek zorundaydı.
Elektrik olmalıydı.
Su olmalıydı.
Yemek olmalıydı.
Bir gemi tamamen terk edilemezdi.
En az sekiz on kişi kalmak zorundaydı.
Çünkü bir gemi aslında küçük bir şehir gibidir.
Elektrik santrali vardır.
Su üretim sistemi vardır.
Mutfak vardır.
Her şeyin çalışması gerekir.
O gece kamarama döndüğümde telefonuma baktım.
İnternet yeni gelmişti.
Sosyal medyada yüzlerce mesaj vardı.
İnsanlar merak ediyordu.
“İyi misin?”
“Orada savaş var.”
“Geminiz güvende mi?”
Bu mesajları okumak beni hem mutlu etti hem de duygulandırdı.
Çünkü dünyanın farklı yerlerinden insanlar bizi düşünüyordu.
Ama aynı zamanda bir şey fark ettim.
Bu bölgede on bin denizci vardı.
Ve çoğu insan onların yaşadıklarını bilmiyordu.
Biz sadece ticari gemilerde çalışan sıradan insanlardık.
Ama bir anda kendimizi savaşın ortasında bulmuştuk.
Ertesi sabah köprüüstünden yeni bir haber geldi.
Öğle saatlerinde kritik bölgeye varacaktık.
Yani savaşın en yoğun olduğu bölgeye.
Kimse konuşmuyordu.
Herkes kendi düşüncelerine dalmıştı.
Belki füzeler görecektik.
Belki askeri gemiler.
Belki hiçbir şey olmayacaktı.
Ama bir şey kesindi.
Bu yolculuk normal bir yolculuk değildi.
Deniz sakindi.
Gökyüzü griydi.
Ufukta sayısız gemi bekliyordu.
Ve biz o gemilerden sadece biriydik.
Ama o an hepimiz aynı soruyu düşünüyorduk:
Yarın bize ne gösterecekti?
Savaş mı…
Yoksa umut mu?
News
Tarihte Bir Yasal Boşluk: Liselotte Kraus’un Hikayesi
Tarihte Bir Yasal Boşluk: Liselotte Kraus’un Hikayesi . Tarihte Bir Yasal Boşluk: Liselotte Kraus’un Sessizliği Nisan 1938’de, Bavyera’nın küçük ve…
Hemşire 1978’de Kayboldu — 30 Yıl Sonra Kimlik Kartı Ormanda Bulundu
Hemşire 1978’de Kayboldu — 30 Yıl Sonra Kimlik Kartı Ormanda Bulundu . . . 1978’DE KAYBOLAN HEMŞİRE: 30 YIL SONRA…
1987’de Konya’da kaybolan hamile Aylin Demir vakası… 19 yıl sonra ortaya çıkan şok edici gerçek
1987’de Konya’da kaybolan hamile Aylin Demir vakası… 19 yıl sonra ortaya çıkan şok edici gerçek . Konya’da Kaybolan Bir Hayat:…
2009’da yeni evli genç gelin kayboldu; 7 yıl sonra apartman görevlisinin şok itirafı ortaya çıktı
2009’da yeni evli genç gelin kayboldu; 7 yıl sonra apartman görevlisinin şok itirafı ortaya çıktı . . . 2009’da Kaybolan…
(Safranbolu, 2012) Dört kız kardeş aynı anda hamile kaldı — annelerinin tepkisi tüm ülkeyi ağlattı
(Safranbolu, 2012) Dört kız kardeş aynı anda hamile kaldı — annelerinin tepkisi tüm ülkeyi ağlattı . . . Safranbolu’da Bir…
1993, Kayseri’de: Fatma Demir iz bırakmadan kayboldu — 12 yıl sonra kocası her şeyi itiraf etti
1993, Kayseri’de: Fatma Demir iz bırakmadan kayboldu — 12 yıl sonra kocası her şeyi itiraf etti . . . 1993,…
End of content
No more pages to load






