Sefertası Kırılan Annenin Feryadı, Oğlu Orgeneral Çıkınca Tüm Tugayı YERLE BİR ETTİ!

.
.

Sefertası Kırılan Annenin Feryadı, Oğlu Orgeneral Çıkınca Tüm Tugayı YERLE BİR ETTİ!

I. Soğukta Bir Anne ve Kırık Bir Onur

Hakkari’nin ayazı, Nizamiye’nin önünde titreyen yaşlı kadının dudaklarını çatlatıyordu. Ayşe Nine, elinde eski bir metal sefer tası, soğukta üşümekten çok, yüreğinin sızısıyla sarsılıyordu. İki gündür yollardaydı. Trabzon’dan kalkıp torunu Mehmet’i görmek için buraya kadar gelmişti. Elinde, Karadeniz’in hırçın dalgalarından elleriyle çektiği, sabahın köründe pazar tezgahında sattığı hamsilerden yaptığı hamsi tava ve mısır ekmeği vardı. Her lokmasında alın teri, her kokusunda bir ömür vardı.

Ama genç bir yüzbaşı, buz gibi bir sesle ona çıkıştı: “Kes sesini. Sana kışlanın ziyaret saatlerinin bittiğini söyledim, değil mi teyze? Ne diye hala burada dikilip başımı ağrıtıyorsun?”

Yüzbaşı küçümseyen bakışlarla sefertası ve içinden sızan balık kokusuna burun kıvırdı: “Bu ne keskin balık kokusu böyle? Kışlaya böyle şeyler sokmak yasak. Al şu tası tarağı da git başımdan.”

Bu iki kelime, Hakkari’nin ayazından daha keskin bir bıçak gibi Ayşe Nine’nin kalbine saplandı. O koku, onun hayatıydı. O koku, oğlunu okutmak için sabahın köründe pazar tezgahında buz gibi ellerle sattığı balığın kokusuydu. Onun namusuydu, alın teriydi.

Ellerinin gücü çekildi, beyni zonkladı. Elindeki sefer tası, içindeki tüm sevgiyle, umutla birlikte beton zemine düştü. Şrang! Metal kapların birbirine ve yere çarpan sesi, o anki sessizliği yardı. Ayşe Nine’nin torunu Mehmet için iki gecedir uyumadan sevgiyle hazırladığı yemekler, tozlu zeminde acınası bir yığın haline geldi. Yüzbaşı tiksintiyle bakıp, “Bir de ortalığı kirlettin. Topla şunları da defol git!” dedi ve arkasına bakmadan uzaklaştı.

Ayşe Nine dizlerinin üstüne çöktü. Gözleri dolmuştu ama tek bir damla yaş akmadı. Pazar yerinde dövülerek çeliğe dönmüş gururu, ağlamasına izin vermiyordu. Tek kelime etmeden, çıplak elleriyle, yerdeki yemeği, tozu, toprağı, kırık umutlarını toplamaya başladı.

II. Bir Annenin Yolculuğu ve Sessiz Feryadı

Trabzon’da, pazar yerinde sabahın erken saatlerinde balık tezgahının başında duran Ayşe Nine’nin elleri, 70 yıllık bir hayatın özetiydi. Nasır tutmuş parmaklar, balık pullarının açtığı yaralar, denizin tuzuna işlemiş deri… Kocasız, tek başına bir evlat büyütmüştü. O evlat şimdi Orgeneral Ali Demirkan’dı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanı.

Herkes bunu bir kahramanlık destanı olarak anlatırdı: Bir balıkçı kadının oğlu, omuzlarında dört yıldız taşıyordu. Ama Ayşe Nine için o, sadece kendi elleriyle balığının kılçığını ayıklamazsa somurtan, huysuz ama sıcak kalpli oğluydu. Bugün kalbini çarptıran ise oğlu değil, özoğlu gibi büyüttüğü torunu Mehmet’ti.

Mehmet’in Hakkari’den gönderdiği mektupta şöyle yazıyordu: “Canım anneannem, buralar o kadar soğuk ki dağlara kırağı düşmüş. Seni daha çok özlüyorum. Eğitimler zorlu ama iyiyim. Geçenlerde televizyonda Ali dayımı gördüm. Gururdan göğsüm kabardı. Ama senin hamsi tavanla mısır ekmeğin rüyalarıma giriyor. Kendine çok iyi bak. Seni çok seviyorum. Torunun Mehmet.”

Ayşe Nine, mektubu okurken yüzünde bir gülümseme belirdi. O günden sonra tüm dünyası torunu Mehmet’in etrafında dönmeye başladı. Günlerce pazarda en taze hamsiyi aradı. Herkes “Ayşe abla, kime düğün yemeği hazırlıyorsun?” diye takılırdı. Ama onun için torunu, dünyadaki bütün düğünlerden daha önemliydi.

Ziyaretten önceki gece, mutfağında hamsileri ayıklarken, oğlunu büyüttüğü günleri hatırladı. Ali’nin üniformasıyla eve ilk geldiği gün, dört yıldızlı general olduğu gün… O gurur ve burukluk şimdi Mehmet’e akıyordu.

Sefertasına hamsi, mısır ekmeği, turşu kavurması doldurdu. Bohçayı basma örtüyle sardı, sabah ilk otobüsle Trabzon’dan Hakkari’ye yola çıktı. Yol uzun ve meşakkatliydi. Ama bohçasına ve torununa sıkıca sarıldı.

III. Nizamiyede Aşağılanma ve Kırılan Umutlar

Hakkari otogarında indi, dolmuşla tugay nizamiyesine gitti. Nizamiye, dikenli teller, nöbetçi askerlerin ciddi bakışları… Ayşe Nine, soğuk ziyaretçi salonunda torununu beklemeye başladı. Diğer anne babalar da oradaydı, hepsi heyecan ve umut içindeydi.

Bir saat geçti. Bir yazıcı asker gelip mekanik bir sesle duyurdu: “Ani gelişen bir görev nedeniyle bugün tüm ziyaretçi görüşmeleri iptal edilmiştir. Aileler geri rica olunur.”

Bir fısıltı dalgası yayıldı. Ayşe Nine, “Ben Trabzon’dan geldim, şimdi geri mi döneyim?” diye yalvardı. Diğer ebeveynler de itiraz etti. Ama asker, “Bu üstlerden gelen bir emir. Benim yapabileceğim bir şey yok,” dedi.

O sırada nöbetçi subay olan yüzbaşı Serkan Görgülü içeri girdi ve Ayşe Nine’ye sinirli bir sesle konuştu: “Teyze, kurallar kuraldır. Herkesin kendine göre bir durumu var. Böyle gürültü yaparak askeri disiplini bozuyorsunuz.”

Ayşe Nine, “Ne olur, sadece bir an torunumu göreyim ya da şu yemekleri vereyim,” diye yalvardı. Bohçayı uzattı. Yüzbaşı tiksintiyle baktı, burnunu çekti: “Bu ne keskin balık kokusu böyle teyze? Kışlaya böyle şeyler sokmak yasak.”

Bu sözler, Ayşe Nine’nin kalbine cam kırıkları gibi saplandı. Ellerinden güç çekildi, sefer tası yere düştü, yemekler tozlu zemine saçıldı. O an, gururla hazırladığı tüm sevgi ve umutlar, ayaklar altına alındı.

Yüzbaşı, “Ne pislik! Şunu temizle de öyle git!” dedi ve arkasına bakmadan gitti. Ayşe Nine, dizlerinin üzerine çöktü, çıplak elleriyle yemeği toplamaya başladı. Bir cam kırığı parmağını kesti, kan aktı ama acısını bile hissetmedi. Uzaktan izleyen genç bir asker, merhamet ve suçlulukla doluydu.

Temizliği bitirdi, elinde bir çöp torbasıyla sessizce birlikten ayrıldı. Kimse yanına yaklaşmadı. Geri dönüş otobüsünde, camda yansıyan kambur sırtını gördü. Oğlunu aramadı. Sadece derin bir sessizliğe gömüldü.

IV. Ankara’da Bir Oğulun Sezgisi

Ankara’da, Genelkurmay Başkanlığı’nda Orgeneral Ali Demirkan, bir brifingi bitirmişti. Akşamları annesini aramak onun için bir ritüeldi. O gün de annesini aradı: “Anne, bugün Mehmet’i ziyarete gittin. Keyifli geçti mi?” Kısa bir sessizlik oldu. Annesinin sesi titrek ve yorgundu. “Ha evet, gördüm onu. Zavallı çocuk zayıflamış biraz. Yemekleri sevdi mi anne?” “Sevmez olur mu, hepsini silip süpürdü.”

Ali Demirkan bu yalanı anında fark etti. Annesini en iyi o tanırdı. Daha fazla sormadı. Ama yüreğine bir huzursuzluk çöktü. Ertesi sabah, Hakkari’deki tugayda görev yapan eski bir subayına telefon etti. Rapor mükemmeldi, fazla temizdi. Bu, bir şeylerin örtbas edildiği anlamına geliyordu.

Yaveri Başçavuş Namık’a, “Dünkü ziyaretçi salonunun kamera kayıtlarını sessizce kontrol ettir,” dedi. “Resmi kanallardan gitme, kendin hallet. Bir şeyler yolunda değil.”

Başçavuş Namık, kısa sürede döndü. “Komutanım, gönderdikleri kayıtta olağan dışı bir şey yok. Yaşlı bir kadın nizamiyede bir subayla sohbet edip ayrılıyor.”

Ali Demirkan pencereye bakarken, “Fazla mükemmel bir yalan, gerçeğin kendisinden daha çok şey anlatır,” diye düşündü.

V. Gerçeğin Peşinde

O günleri gören acemi yazıcı Ervural Keskin, vicdanı ile korkusu arasında sıkışmıştı. Olayı görmüş, Ayşe Nine’nin dökülen yemeğini toplamaya çalışmasını izlemişti. Yüzbaşı Görgülü’nün hakaretini ve herkesin sessizliğini… Ama ihbarcıların nasıl damgalandığını çok iyi biliyordu.

Bir gece, vicdanı galip geldi. Ankesörlü telefondan Milli Savunma Bakanlığı ihbar hattını aradı. Olanları baştan sona anlattı. “Kamera kaydı muhtemelen sahte. Ama bir asker ses kaydı almış olabilir,” dedi.

Bu rapor, doğrudan askeri istihbarata ve oradan Binbaşı Murat Çelik’e ulaştı. Binbaşı, güvenilir bir adamdı ve Ali Demirkan’ın kişisel emriyle soruşturmayı başlattı. Sonunda, yüzbaşı Görgülü’nün sürekli hakaretlerine maruz kalan Er Namık’ın cebinde, o günün ses kaydı bulundu.

VI. Adaletin Fırtınası

O gece, Ali Demirkan, annesinin sesini ve yüzbaşının hakaretini içeren kayıtları dinledi. Gözlerinde sadece soğuk bir öfke vardı. “Namık Başçavuş, helikopteri hemen hazırlat,” dedi. “Tugay komutanıyla temas yok. Hakkari’ye bir fırtına götürüyoruz.”

Hakkari’de, Tugay Komutanı Tuğgeneral Hakan Öztürk ve Yüzbaşı Serkan Görgülü, Orgeneral Demirkan’ın gelişiyle şok oldu. Ofiste, hoparlörden o günün ses kaydı çalındı. “Bu ne keskin balık kokusu böyle?” Ardından camın şır sesi ve annesinin iç çekişi…

Ali Demirkan, “Siz sadece annemi aşağılamadınız. Her anne babanın kalbine çivi çaktınız. Bu üniformanın şerefini çamura buladınız. Her şey bitti,” dedi.

Her iki subay da gözaltına alındı. Ertesi gün, Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu ve Askeri Ceza Soruşturma Dairesi tugaya gönderildi. Yolsuzluklar, rüşvetler, istismarlar birer birer ortaya çıktı. Ali Demirkan ordu genelinde reform başlattı. “Kendi şerefimizi kaybedersek vatanı ne koruyacak?” dedi.

Aylar sonra, askeri mahkeme Tuğgeneral Öztürk ve Yüzbaşı Görgülü’yü ağır hapis cezalarına çarptırdı, ordudan ihraç etti. Ali Demirkan, mecliste halktan özür diledi. “Bu olay birkaç kişinin sapması değil, tüm ordumuzun utanç verici bir yansımasıdır. Halkın evlatlarını güvenle emanet edebileceği bir ordu inşa edeceğiz,” dedi.

VII. Bir Annenin Gururu ve Bağışlama

Bahar geldiğinde, Ali Demirkan, tüm rütbelerini çıkarıp sıradan bir evlat olarak Trabzon’a gitti. Elinde lüks bir hediye değil, annesinin sevdiği laz böreği vardı. Çömlekçi pazarında annesi hala balık ayıklıyordu. Yanına oturdu, birlikte balık temizlediler.

“Anne, özür dilerim. Çok geç kaldım,” dedi. Ayşe Nine, “Oğlum, sen benim yerime her şeyi yaptın. Bu yeter,” dedi. Bir ömürlük sitem, bir özür, bir sevgi, balık kokulu havada aralarında akıp gitti.

O akşam, Ayşe Nine’nin hazırladığı sofrada, mısır ekmeği ve hamsi tava vardı. Torunu Mehmet, görüntülü aramayla bağlandı, üç kuşak bir aile, sevgiyle gülümsüyordu.

Mevsim değişti, yaz geldi. Mehmet izne çıktı, üçü birlikte Hakkari’ye gitti. Tugay’ın nizamiyesi artık sıcak, kafe gibi bir mekandı. Mehmet, ailesine kışlayı gezdirdi. Ali Demirkan, her askerin elini sıktı, “Anneleriniz en değerli oğullarını orduya gönderdi. O inanca ihanet etmeyen bir ordu inşa edeceğim,” dedi.

Nehrin kenarında, Ayşe Nine yine hamsi tava ve mısır ekmeği açtı. “Bu sefer hiç dökmedim, görüyor musun haylaz?” dedi. Üçü de kahkahalarla güldü. Acı, tatlı bir anıya dönüştü.

Ali Demirkan, annesinin ellerindeki tuzlu balık kokusunun, torununun üniformasından gelen ter kokusunun, kendi üniformasındaki barut kokusunun aynı olduğunu fark etti. Hepsi adanmışlığın, sevginin kokusuydu.

VIII. Sonsöz: Bir Yıldızın Parıltısı

Bir gün, Ali Demirkan Ankara’daki ofisinde Türkiye haritasına bakıyordu. Omuzlarındaki yük ağırdı ama kalbi berraktı. Koruması gerekenin sadece sınırlar değil, annelerin, evlatların hikayeleri olduğunu biliyordu.

Trabzon’da, Ayşe Nine hala balık ayıklıyordu. Ama duruşu sefil değil, gözleri engin denize bakıyordu. Yüce adanmışlık asla ihanete uğramaz. Bazen ayaklar altına alınsa da, sonunda dünyayı değiştiren en güçlü güç olur.

Çarşıdaki annenin oğluna öğrettiği gerçek, şimdi vatanı koruyan bir yıldız gibi onun kalbinde parlıyordu.

SON

Bu hikaye, bir annenin alın terinin, bir evladın vicdanının ve bir milletin onurunun romanıdır. Gerçek adalet, en küçük bir feryattan doğar ve bir orduyu, bir ülkeyi değiştirecek kadar güçlüdür.

.