Sivil Kadın – Polis Tokatladı – Kimliğini Açıkladığında Karakol Buz Kesti

.
.

Sivil Kadın – Polis Tokatladı – Kimliğini Açıkladığında Karakol Buz Kesti

Müzik gerilimli bir tonda başlar… sonra bir anda alçalır. Sanki görünmeyen bir el, havadaki oksijeni çekip alır. Çünkü bazen asıl tehlike sirende değildir; yetkide saklıdır.

Aslı Yılmaz o gün aynaya baktığında kendini “başkomiser” gibi görmüyordu. Saçlarını hızlıca topladı, beyaz tişörtünü giydi, kot pantolonunun cebine anahtarlarını atıp derin bir nefes aldı. Bir düğüne yetişecekti. En yakın arkadaşının Tekirdağ’daki kır düğününe.

Bir dönem aynı evde kalmışlardı. Aslı sınavlara hazırlanırken, arkadaşı Nil “sen de bir gün güleceksin” diye diye kahve taşırdı. Şimdi Nil’in en mutlu günüydü. Aslı’nın o mutlu güne “resmi” olarak değil, insan olarak yetişmesi gerekiyordu.

Üzerinde üniforma yoktu. Göğsünde rozet yoktu. Yanında koruma yoktu. Makam aracı yoktu. Sivil aracıyla, tek başına, İstanbul’dan yola çıktı.

Yolun ilk kısmı akıcıydı. Köprü trafiği açılmış, otoyol nefes almıştı. Aslı, düğün mekanının konumunu bir kez daha kontrol etti. Navigasyon “iki saat yirmi dakika” diyordu. “Yetişirim,” dedi içinden.

Ama hayat, bazen insanın planlarını tek bir işaretle paramparça eder.

Silivri çıkışına yaklaşırken ileride bir çevirme gördü. Yolun ortasına yerleştirilmiş dubalar, şerit şerit daraltılmış geçiş, kenarda polis araçları… Normal bir denetim olabilirdi. Aslı’nın gözü otomatik olarak çevreyi taradı: araçların dizilimi, memurların duruşu, birinin elinde radar cihazı olup olmadığı…

Ve o an, içindeki mesleki refleks hafifçe kıpırdadı.

Çevirmenin başında, elindeki fenerle araçlara “dur” işareti yapan bir komiser yardımcısı vardı. Gövdesini gere gere duruyor, sanki yolun sahibiymiş gibi bakıyordu. Üniforması düzgün, ama yüzündeki ifade… fazla “rahat”, fazla “küçümseyici”ydi.

Fener Aslı’nın aracına çevrildi. Sert bir el hareketiyle kenara çekmesini istedi.

Aslı sinyal verdi, emniyet şeridine yanaştı. Camı yarıya kadar indirdi. Daha ağzını açmadan, adamın sesi camdan içeri bir zehir gibi sızdı:

Nereye böyle acele acele hanımefendi?

Aslı, yılların eğitimiyle sakin bir tonla cevap verdi:

“Arkadaşımın düğününe gidiyorum memur bey. Biraz geç kaldım.”

Komiser yardımcısı Kenan Sönmez, Aslı’yı baştan aşağı süzdü. Sanki bir insan değil de, “dosya” inceler gibi. Sonra dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi:

“Vay vay vay… düğüne mi gidiyormuşuz? Emniyet kemerini süs diye mi taktın o zaman? Babanın hayrına mı duruyor o orada? Neden takılı değil?”

Aslı’nın kemeri takılıydı. Bunu ikisi de görüyordu. Ama Kenan’ın derdi görmek değildi. Kurmaktı.

Aslı sakince, net bir şekilde konuştu:

“Kemerim takılı memur bey.”

Kenan sanki duymamış gibi devam etti:

“Ayrıca radara girdiğinden haberin var mı senin? Sürat limitini aşmışsın. Hazırla bakalım ruhsatı, ehliyeti.”

Belindeki kılıftan bir ceza koçanı çıkardı. Aslı’nın gözü, koçanın kenarına takıldı. Kağıt kalitesi, seri numarası, baskı… Sahte demeyeyim ama “kayıt dışı” bir şey kokusu vardı. O an Aslı’nın içinden bir şüphe geçti: Bu sadece bir kabalık değil, bir düzen olabilirdi.

Aslı sesini bozmadan sordu:

“Radar kaydını görebilir miyim?”

Kenan’ın kaşları çatıldı. Sesini yükseltti:

“Sen kimsin de polise kanun öğretiyorsun? Haklını kendine sakla!”

Yanındaki genç memura dönüp alçak sesle ama duyulur bir şekilde konuştu:

“Buna haddini bildirmemiz lazım. Dersini almalı.”

Aslı bir an durdu. İçinde iki duygu aynı anda yükseldi: öfke ve soğukkanlılık. Öfke, çünkü karşısındaki adam kaba ve haksızdı. Soğukkanlılık, çünkü mesleği ona şunu öğretmişti: Bazı insanlar gücü “test” eder. Ne kadarına izin verirsen, o kadar büyür.

Aslı sakin bir tonla tekrar etti:

“Memur bey, kural ihlali yapmadım. Kemerim takılı, hızım da yasal sınırlar içinde.”

Kenan bir an sustu. Sonra, kimsenin beklemediği bir şey yaptı.

Açık camdan içeri uzandı ve Aslı’nın yüzüne tokat attı.

Tokat, ne “hafif”ti ne de “uyarı”. Kulağın dibinde patlayan, başı bir yana düşüren, içerde çınlama bırakan türdendi. Aslı’nın gözleri bir an karardı. Sonra eğitim devreye girdi: nefes, denge, kontrol.

Kenan bağırdı:

İtiraz mı ediyorsun lan sen? Polis konuşurken dinleyeceksin! Anladın mı?

O an Aslı’nın gözlerindeki ifade değişti. Ne ağladı, ne bağırdı. Sadece bakışı soğudu. Sanki içindeki bir kapı kapandı ve yerine bambaşka bir Aslı geçti.

.

Kenan bu sakinlik karşısında daha da sinirlendi. Çünkü zorbanın istediği şey, tepkiydi; bağırıştı; korkuydu. Sakinlik, zorbayı çıldırtır.

“Hâlâ artistlik yapıyor bak,” dedi sırıtarak. “Senin gibi çok bilmişleri ne hale getirdiğimi bir bilsen…”

Bir memur yaklaşıp Kenan’ın kulağına fısıldadı:

“Amirim, bunu karakola götürelim. Orada anlar dünyanın kaç bucak olduğunu.”

Başka bir memur, Aslı’nın kapısını açmaya yeltendi. Kolunu sertçe kavradı.

Aslı kolunu bir anda geri çekti. Sesini buz gibi yaptı:

Bana dokunma.

Durdu. Kelimeleri tek tek yerleştirdi:

“Yoksa sonuçları senin için iyi olmaz.”

Bu cümle tehdit gibi duyulmuş olabilir. Ama aslında bir “uyarı”ydı. Aslı, kimliğini hâlâ söylemüyordu. Çünkü içindeki profesyonel akıl şunu fısıldıyordu: Eğer burada çürümüş bir yapı varsa, kimliğini söylediğin an hepsi geri çekilir, maske düşmez, delil oluşmaz.

Kenan, “tehdit” kelimesini fırsat bildi. Çileden çıkmış gibi bağırdı:

“Gördünüz mü! Bir de utanmadan beni tehdit ediyor!”

Sağ eliyle işaret verdi:

“Götürün bunu!”

Aslı’yı araçtan indirdiler. Birinin eli saçına gitti. Saçı sertçe çekildiğinde Aslı’nın içi yandı, ama yüzüne bir şey yansıtmadı. O anın acısı geçerdi. Ama o anın “kayıt” olması gerekiyordu.

Bir cop, Aslı’nın aracının kaputuna vuruldu. Metal tok bir ses çıkardı. Kenan, yakından eğilip tısladı:

“Kendini ne sanıyorsun sen? Masum rolü mü yapıyorsun? Bugün sana gününü göstereceğiz.”

Aslı artık tehlikenin gerçekten büyüdüğünü anladı. Bu, bir memurun siniri değildi. Bu, kendini dokunulmaz sanan bir ekibin şımarıklığıydı.

Polis aracına bindirildi. Kapı kapandı. Demir, plastik ve ter kokan o dar arka koltuk, bir anda Aslı’ya başka şeyleri hatırlattı: Karakollarda “yanlışlıkla” kaybolan kamera kayıtlarını, “düşme” diye raporlanan darp izlerini, ifadelerdeki tutarsız cümleleri…

Demek bazı yerlerde hâlâ aynı. diye düşündü.

Karakola vardıklarında Kenan kendini koltuğa attı. Sanki bir oyun kazanmış gibi.

“Çabuk çay getirin!” diye bağırdı. “Bugün çok özel bir misafirimiz var. Değerli bir paket geldi.”

Aslı, rutubet kokan duvarlara baktı. Bu karakol, dışarıdan bakınca “devlet”ti. İçeriden bakınca ise bazen “kişisel krallık” olabiliyordu.

Genç bir polis, kenarda fısıldadı:

“Amirim, bu kadının suçu ne?”

Kenan pis bir sırıtışla cevap verdi:

“Ne istersen olsun. Kemer takmamak, hız yapmak, polise mukavemet… uydur bir şeyler yaz. Yeter ki korkup sinmesini sağlayalım.”

Aslı her kelimeyi duydu. Tepki vermedi. Çünkü onlar konuştukça, kendi suçlarını kendileri büyütüyordu.

Bir süre sonra Kenan karşısına oturdu. Masaya eğildi.

“Adın ne senin? Nerede oturuyorsun?”

Aslı suskun kaldı.

Kenan elini masaya vurdu. Ses duvarlarda yankılandı.

“Sağır mısın be kadın! Adın ne diyorum!”

Aslı başını yavaşça çevirdi. Sesi sakindi, ama o sakinliğin altında taş gibi bir ağırlık vardı.

“Ben Başkomiser Aslı Yılmaz,” dedi.

Bir an durdu. Sonra devam etti:

“Emniyet Genel Müdürlüğü… Organize Suçlarla Mücadele.”

Odadaki hava bir saniyede değişti.

Sanki karakolun tüm oksijeni çekildi. Bir memurun eli kalemine gitti, sonra havada kaldı. Bir başkası yutkundu. Bir sandalye gıcırdadı. Sonra… sessizlik.

Kenan, Aslı’ya dikkatle baktı ve küçümseyen bir kahkaha attı. Kahkaha, korkuyu örtmek için kullanılan o sahte kahkahaydı.

“Vay anasını,” dedi. “Bayağı da zekiymişsin ha. Yalan söylemek mesleğin olmuş anlaşılan.”

Sonra gözlerini kısarak yaklaştı:

“Ama unutma… fazla zeka bir gün başa bela olur. Tek bir yanlış adım atarsın, pişman olmaya bile vaktin kalmaz.”

Ve o an, hata yaptı.

Aslı’yı daha da zorlamaya karar verdi. Sanki “üst” olduğunu kanıtlamak ister gibi. İki memura seslendi:

“Atın bunu nezarete. İçeride biraz aklı başına gelsin.”

Aslı’yı pis, havasız bir nezarethaneye götürdüler. İçeride iki kadın vardı; biri köşede ağlıyor, diğeri yorgun gözlerle duvara bakıyordu.

Kadınlardan biri Aslı’ya fısıldadı:

“Abla… senin suçun ne? Niye getirdiler seni?”

Aslı sadece hafifçe tebessüm etti. Cevap vermedi.

Ama içinden bir cümle geçti:

Eğer bana bunu yapabiliyorlarsa, sıradan bir vatandaşa neler yaparlar?

Aslı nezarethanenin köşesine oturdu. Dışarıdaki seslere kulak kesildi. Kenan’ın odasında konuşmalar, dosya hazırlanma sesi, çekmeceler, kağıt hışırtıları…

Kenan’ın sesi net geldi:

“Suç hanesine gasp, şantaj yazın. Acele edin!”

Genç bir polis tereddütle konuştu:

“Ama amirim elimizde delil yok ki…”

Kenan alaycı bir kahkaha attı:

“Burada delile gerek yok. Burada delil yaratılır.”

Aslı’nın yüzü taş gibi kaldı. Ama zihni çalışıyordu. Delil yaratılır. cümlesi, sadece bir kabahat değil, suç örgütü diliydi.

Birkaç dakika sonra nezarethanenin kapısı açıldı. Bir polis içeri girip Aslı’nın omzuna sertçe vurdu.

“Çık!”

Tam o sırada Kenan da içeri girdi. Elini kaldırdı; bir tokat daha atmaya hazırlanıyordu ki karakolun dış kapısından tok, kararlı bir ses duyuldu:

Derhal durun.

Herkes kapıya döndü.

Gelen kişi Başkomiser Murat Erdem’di. Teşkilatta dürüstlüğü, sert mizacı, disiplin takıntısıyla bilinen bir isim. Bu karakola “denetim” için mi gelmişti, yoksa tesadüf müydü, o an kimse bilmiyordu. Ama Murat Erdem’in gözleri, içeri girer girmez odadaki gerilimi bir bıçak gibi kesti.

“Neler oluyor burada?” dedi.

Kenan, yüzüne zoraki bir gülümseme kondurdu:

“Rapor veriyorum amirim. Yolda taşkınlık yapan, polise saygısızlık eden bir kadın. Küçük bir ders veriyorduk.”

Murat, Aslı’ya baktı. Aslı’nın duruşu, bakışı, sessizliği… sıradan bir vatandaşa benzemiyordu. Murat bunu hissetti. Mesleki sezgi, bazen kimlik kartından önce konuşur.

“Suçu ne?” diye sordu Murat.

Kenan bir an duraksadı.

“Şey… kontrol sırasında polise mukavemet etti. İşbirliği yapmadı.”

Murat’ın gözleri daha da karardı. Aslı’ya yaklaşıp doğrudan sordu:

“Adınız nedir hanımefendi?”

Aslı hâlâ susuyordu. Çünkü doğru an, doğru yerdeydi: şimdi kimliğini söylerse Murat Erdem’in şüphesi kesinliğe dönüşür, süreç kontrolden çıkar, Kenan hemen geri adım atar ve dışarıda delil karartmaya çalışırdı.

Kenan araya girdi, sırıtarak:

“Görüyorsunuz değil mi amirim? Adını bile söylemiyor. İnatçı keçi işte.”

Murat’ın yüzü o an “teyakkuza” geçti. Geriye döndü, karakoldaki memurlara sertçe emir verdi:

“Bu hanımefendiyi özel bir odaya alın. Bu dosyayla bizzat ben ilgileneceğim.”

Kenan şaşırdı.

“Ama amirim—”

Murat bir anda kükredi:

Hemen!

Aslı’yı başka bir odaya götürdüler. Bu oda daha karanlık, daha rutubetliydi. Köşede ayağı kırık bir masa, yanında paslı bir demir çubuk vardı. Aslı o çubuğa baktığında içinden bir ürperti geçti. Bazı odalarda “eşya” sadece eşya değildir; niyetin izidir.

Tam o sırada bir polis memuru nefes nefese içeri daldı.

“Amirim! Kapıda mavi plakalı bir makam aracı durdu.”

Kenan, dışarıdan gelen bu cümleyi duyunca bir an dondu.

“Mavi plaka mı?” diye fısıldadı.

Memur başını salladı.

“Resmi makam aracı amirim. Galiba üstlerimizden biri geldi.”

Kenan dışarı fırladı. Aracın içini gördüğü anda yüzü kireç gibi oldu. Geri döndü; sesi titriyordu.

“Amirim… yandık biz.”

Murat sertçe sordu:

“Kim gelmiş?”

Memur yutkundu.

“İl emniyet müdürü… Hakan Bey.”

Karakolun üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Bazı insanlar “üst” gelince toparlanır; bazıları ise “üst” gelince çöker. Kenan ikinci gruptaydı.

İl Emniyet Müdürü Hakan Bey içeri girdiğinde, gözleri öfke doluydu. Doğrudan Kenan’a baktı:

“Komiser yardımcısı Kenan Sönmez… burada ne komedisi dönüyor?”

Kenan kekeledi:

“Efendim… küçük bir asayiş olayı müdürüm.”

Hakan Bey masanın üzerindeki dosyayı aldı, birkaç satır okudu, kaşlarını çattı. Sonra nezareti işaret etti:

“İçerideki kadın kim?”

Kenan hızlıca cevap verdi:

“Müdürüm… dolandırıcılık şüphelisi. Dosya hazırlıyorduk.”

Hakan Bey’in gözleri bıçak gibi keskinleşti:

“Delil var mı?”

Kenan terledi.

“Şey… delilleri toplama aşamasındayız efendim.”

İl emniyet müdürü bir anda sesini yükseltti:

“Nerede delil? Yoksa yine masum bir vatandaşa komplo mu kuruyorsunuz?”

Odadaki herkes nefesini tuttu. Kenan’ın kalp atışı sanki karakolun zeminine vuruyordu.

Hakan Bey, Murat Erdem’e döndü:

“Hanımefendiyi buraya getirin.”

Aslı odaya alındığında, üzerindeki beyaz tişört artık “sivil” gibi görünmüyordu. Çünkü Aslı’nın bakışında, sivil kıyafetin üstüne giyilmiş görünmez bir üniforma vardı: tecrübe.

İl emniyet müdürü Aslı’ya döndü:

“Hanımefendi, isminiz nedir?”

Aslı, ilk defa o ana kadar yüzünden eksik etmediği sakin ifadeyle hafifçe tebessüm etti. Çünkü artık doğru an gelmişti. Kayıtların yapıldığı, üstlerin şahit olduğu, odanın dolu olduğu an.

“Ben Başkomiser Aslı Yılmaz,” dedi.

Ve ekledi:

“Emniyet Genel Müdürlüğü… Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı.”

Karakol buz kesti.

Bu seferki sessizlik, önceki sessizliklerden farklıydı. Bu sefer herkes, “bir şeyin geri dönüşü yok” olduğunu hissetti.

Kenan’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Eli ayağı titriyordu. Diğer memurlar birbirlerine baktı. Kimse konuşamadı. Çünkü az önce tokatlanan, saçından çekilen, sürüklenen kadın… meğerse bu karakolun denetim hattında “yukarıda” bir yerde duran bir amirdi.

İl emniyet müdürü, Kenan’a döndü. Dişlerinin arasından konuştu:

“Kenan… sana bir üst rütbeliye saldırma yetkisini kim verdi?”

Kenan hemen kendini kurtarmaya çalıştı:

“Müdürüm… bilmiyordum… sivil sandım…”

Murat Erdem araya girdi; sesi sakin ama keskin:

“Müdürüm, ben ilk geldiğim anda burada bir terslik olduğunu söyledim. Dosyada delil yoktu. Üstelik nezarethanede darp girişimi vardı.”

Kenan bir anda yalnız kaldı. Ona gülüp alkış tutanlar, şimdi gözlerini kaçırıyordu.

Aslı, masaya doğru bir adım attı. Tokat yiyen yüzünde acı izi vardı; ama sesi sarsılmazdı:

“Kenan Sönmez, derhal görevden uzaklaştırılıyorsun. Hakkında disiplin soruşturması başlatılacak. Görevi kötüye kullanma ve darp nedeniyle suç duyurusunda bulunulacak.”

Bir an durdu.

“Bu saniyeden itibaren… sen artık polis değilsin.”

Kenan’ın nefesi kesildi. Dudakları titredi. Gözlerinin içi boşaldı. Ama yine de son bir hamle yaptı. Ceketinin cebinden buruşuk bir kağıt çıkardı. Alaycı bir gülümseme takınmaya çalıştı:

“Durun bir dakika başkomiserim… bana bir şey yapmadan önce şuna bir bakın.”

Kağıdı uzattı.

“Bu benim tayin emrim. Üç gün önce tayinim çıktı. Ne kadar sinirlenseniz de beni artık görevden alamazsınız.”

Odadaki bazı yüzler rahatlar gibi oldu. Çünkü “tayin emri” bazılarına göre sihirli bir kalkandı.

Aslı kağıdı aldı. Sakinlikle okudu. İl emniyet müdürü Murat’a döndü:

“Kontrol et. Bu belge gerçek mi?”

Murat bilgisayarı açtı, elektronik kayıtlara baktı. Sonra başını kaldırdı:

“Müdürüm, belge gerçek. Ancak… zimmet devri yapılmamış. Görevini devretmemiş.”

Bir an durdu, cümleyi keskinleştirdi:

“Bu da demek oluyor ki, şu an resmi sorumluluğu hâlâ onda. Bu süre içinde işlenen tüm suçlar onun görev süresi içinde.”

Aslı’nın gözleri bir an parladı.

“Güzel,” dedi. “Demek ki tayin emri bile onu kurtaramaz.”

İl emniyet müdürü sertçe emir verdi:

“Kenan Sönmez’i derhal alın.”

İki memur Kenan’a doğru yürüdü. Kenan bu kez panikle bağırdı:

“Durun! Bu işte tek suçlu ben değilim! Hepsi benimle birlikteydi! Bu karakolda tepeden tırnağa herkes bu çarkın içindeydi!”

Bu sözler odanın içine bir bomba gibi düştü. Bazı yüzler kireç gibi oldu. Soğuk terler alından aktı. Çünkü Kenan, kendi batarken herkesi aşağı çekmek istiyordu.

Murat Erdem, karakoldaki memurları tek tek süzdü. Aslı, il emniyet müdürüne döndü:

“Bu karakolun tamamen temizlenmesi gerekiyor. Tek bir kişi bile atlanmamalı.”

İl emniyet müdürü başını salladı:

“Anlaşıldı. İstisnasız işlem yapılacak.”

Dışarıda bir hareketlilik başladı. Kapıda bekleyen basın mensupları, içeride bir şeyler olduğunu sezmişti. Kameralar açıldı. Mikrofonlar uzandı. “Son dakika” bildirimleri telefonlara düştü.

Tam o sırada siyah bir makam aracı daha karakolun önünde durdu. Bu sefer gelen, daha “üst” bir kademeyi temsil ediyordu: Bölge sorumlusu, teşkilatta “dokunulmaz” görülen bir isim.

Adam içeri girdiğinde ortam bir kez daha gerildi. Gözlerini etrafta gezdirdi.

“Ne oluyor burada?” dedi sertçe. “Bu kargaşa ne?”

İl emniyet müdürü konuşacak gibi oldu ama Aslı ondan önce bir adım attı. Adamın gözlerinin içine bakarak konuştu:

“Bu işten sıyrılabileceğinizi mi sandınız?”

Murat Erdem hızla bir dosyayı Aslı’ya uzattı. Dosya, bu karakolda dönen bütün düzenin üst bağlantılarına kadar giden delillerle doluydu: tutarsız ceza makbuzları, kayıp kamera kayıtları, şüpheli para transferleri, sahte tutanaklar, imza örnekleri…

Aslı dosyayı adamın yüzünün önünde kaldırdı:

“İşlediğiniz suçların tamamı burada.”

Adamın alnında ter birikti.

İl emniyet müdürü, hiç tereddüt etmeden emir verdi:

“Derhal kelepçeleyin.”

Karakol bir kez daha dondu. Hayatlarında ilk defa bu kadar üst düzey bir yöneticinin herkesin gözü önünde alaşağı edildiğini görüyorlardı. O an, karakolun nemli duvarlarına sinmiş “korku düzeni” çatladı.