Teröristler Onu Çoban Sandı — Aslında Bordo Bereli Timbaşıydı!
.
.
.
Teröristler Onu Çoban Sandı — Aslında Bordo Bereli Timbaşıydı!
Suriye sınırına yakın o çorak tepelerin üzerinde yükselen toz bulutu, “hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının” ilk işaretiydi.
Kasım ayının soğuk rüzgârları Gaziantep’in kuzeyindeki bu unutulmuş köylerin içinden geçerken, rüzgâr yalnızca kuru yaprakları sürüklemiyor, aynı zamanda aylardır süren bir huzursuzluğu da taşıyordu. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolu olan sokaklar seyrekleşmişti. Gençler şehre göç etmiş; geriye birkaç yaşlı çiftçi, birkaç inatçı aile ve yeni yeni beliren “gizemli yüzler” kalmıştı.
İşte o yüzlerin arasında, köylülerin gözünde sıradan bir çoban vardı: Mehmet Yılmaz.
Mehmet sabah güneşinin ilk ışıklarıyla koyunları alır, dağa çıkarır, akşam karanlığı çökerken geri dönerdi. Konuşkan değildi. Kimseden bir şey istemezdi. Ne kahvede oturup uzun uzun sohbet eder, ne de dert yanardı. Sanki bu topraklara “borcunu ödemeye” gelmiş gibi, sessizce işini yapar giderdi.
Kalın bıyıkları, güneşte yanmış teni ve yıpranmış çizmeleri onu diğer köylülerden ayırmıyordu. Ellerindeki nasırlar, bir çobanın nasırıydı. Omuzlarındaki eski çoban çantası, belindeki su matarası ve elinden düşürmediği değnek… Her şey yerli yerindeydi.
Ama bazı şeyler de fazlasıyla yerli yerindeydi.
Sanki rol değil, hakikat gibiydi.
Mehmet’in “çoban” oluşu bir kılık değil, geçmişten gelen bir kabiliyetin üzerine kurulmuş sağlam bir maskeydi. Çünkü Mehmet’in hikâyesi, köylülerin bildiğinden çok daha eskiye, Tokat’ın bir dağ köyüne dayanıyordu.
Çocukluğu, babasının koyun sürüsünün yanında geçmişti. Mehmet koyunu yalnızca “gütmezdi”; koyunun huyunu, havanın kokusunu, otun sertliğini, toprağın dilini bilirdi. Çobanlık onda sonradan öğrenilmiş bir numara değil, bedene işlemiş bir bilgiydi.
İşte bu yüzden, kimse şüphelenmemişti.
Çünkü Mehmet gerçekten çobandı.
Ve aynı zamanda… Türkiye’nin en seçkin birliklerinden birinde yetişmiş, zor görevler görmüş, aylarca sabırla beklemeyi öğrenmiş bir askerdi.
Köylüler bilmiyordu ama Mehmet, “sıradan” görünen bu hayatın içine, aylar önce bir görevle gelmişti. Kimliğini, geçmişini, hatta sesinin tonunu bile saklayarak.
Görevi tek bir cümleyle özetlenebilirdi:
Sızmayı sağlayan ağı bul, çöz, delillendir ve sessizce çökert.

1) Köyün İmamı ve Karanlık Fısıltılar
Köyün camisinde imamlık yapan Bekir Hoca, kasabanın dışından gelenlere göre saygın, köylüye göre “okumuş” bir adamdı. Otuzlarının ortalarında, orta boylu, kara sakallı… Hutbelerde sesini yükseltmez, ama cümlelerinin arasına öyle kelimeler yerleştirirdi ki, insanlar fark etmeden bir fikrin içine çekilirdi.
Bekir Hoca yıllardır aynı yerdeydi. İlahiyat okumuş, sonra “memleketine hizmet” diyerek geri dönmüştü. Fakat hizmet dediği şey, görünenden farklıydı. Köyün bazı gecelerinde evlerin ışıkları normalden uzun yanar, bazı yabancı yüzler gölgeler gibi belirir, sonra kaybolurdu. Sınırın öte tarafından gelen “misafirler”, burada bir süre barınır, sonra başka yönlere akardı.
Köy, bu işler için elverişliydi:
Sınır yakın, arazi dağlık, patikalar çok, gözden kaybolmak kolaydı.
Köylünün çoğu da zaten korkuyordu. Korku, en sağlam kilittir; insanı susturur, gözünü aşağı indirir, dilini boğazına düğümler. Bir şey gördüğünde bile “görmedim” dedirtir.
Mehmet bunu ilk günden anlamıştı.
Bu köyün sessizliği, bir “sakinlik” sessizliği değildi.
Bu sessizlik, saklanan bir şeyin sessizliğiydi.
Mehmet aylarca kahvede dinledi, pazarda dinledi, çeşme başında dinledi. Ama dinlerken asla “dinleyen adam” gibi görünmedi. O, yalnızca “soran çoban”dı. Yani köyün doğal akışı içinde, kimseyi tedirgin etmeyen bir varlık.
Bir gün yaşlı çoban Osman Ağa ile otlakların yerini konuştu. Bir gün muhtar İbrahim Bey ile yağmurun bu sene erken gelip gelmeyeceğini tartıştı. Bir gün bakkalda ekmek alırken “Şu boş evin bacası geçen gece tüttü mü” gibi, masum görünen bir soru sordu.
Mehmet’in ustalığı, sorunun kendisinde değil, soruyu sormadığı anlarda saklıydı.
Çünkü en değerli bilgi, insanların “bilgi verdiğini fark etmediği” anlardan çıkar.
Muhtar İbrahim Bey… kırk beşlerinde, dürüst bir adamdı. Devleti severdi ama devleti “uzak” bulurdu. Köyde olan biteni bilirdi ama konuşamazdı. Korku bir yana; ailesi vardı, çocukları vardı. Bekir Hoca’nın çevresinde dolaşan gölgeleri görmüş ama “sessizliği” seçmişti.
Mehmet, muhtarın suskunluğunun destek değil, korku olduğunu zamanla anladı. Bu, görev açısından önemliydi. Çünkü bir ağın çökmesi için yalnızca suçluların değil, susmaya mecbur bırakılanların da korunması gerekiyordu.
2) “Namaza Gelmiyorsun” Sınavı
Ekim ayının sonlarına doğru Bekir Hoca, Mehmet’i gözüne kestirdi. Yeni gelen çobanın “ne olduğu”na karar vermek istiyordu. Köyde kimse “fazla nötr” kalamazdı. Ya bir tarafa yaslanır, ya diğer tarafa. Nötrlük şüphe doğururdu.
Bir gün caminin avlusunda karşılaştılar.
“Mehmet kardeş… namaza geldiğin görünmüyor,” dedi Bekir Hoca, sesi yumuşak ama bakışı ölçer biçer.
Mehmet gözlerini kaçırmadı, ama fazla da bakmadı. Sözünü tarttı, sesini ayarladı.
“Hocam,” dedi, “dağda koyunların başında da namaz kılıyorum. Allah her yerde.”
Bu cümle, köyde tartışma çıkarmazdı. Dindar görünürdü ama fanatik görünmezdi. İtaatkâr görünürdü ama boyun eğmiş görünmezdi.
Bekir Hoca’nın yüzünde ince bir memnuniyet dolaştı.
“Demek ki bu adam boş değil,” diye düşündü.
Ve Mehmet’e bir adım daha yaklaştı.
Kasım’ın ilk haftasında Bekir Hoca, Mehmet’e “özel bir iş” teklif etti.
Köyün kuzeyindeki dağ geçidinde bazı misafirlerin karşılanması gerektiğini söyledi. “Yol göstermek, su vermek, belki bir iki gece saklamak…”
Mehmet o an beklediği cümleyi duyduğunu anladı. Aylarca ördüğü sabır, ilk kez bir kapının koluna dokunmuştu.
Ama dışarıdan bakıldığında Mehmet’in yüzünde tek bir değişim yoktu.
“Tabii hocam,” dedi. “Ne gerekiyorsa yaparım.”
Bekir Hoca, Mehmet’in gözlerindeki kararlılığı gördü ve “güvendiğini sandı”. Oysa o kararlılık, Mehmet’in kendini ele vermesi değil; kendini kontrol etmesiydi.
Çünkü Mehmet’in görevi, düşmanı kızdırmak değil, düşmanı rahatlatmaktı.
3) Misafirler Geldi: Çobanın Sessiz Hafızası
Geceler bu bölgede uzun olur. Rüzgâr insanın yüzünü keser. Karanlık erken iner, erken çöker. Köyün dışındaki tepelerde, ay ışığı bile bazen “görmeye yetmez”.
O gece Mehmet, dağ geçidinde beklerken “bekleyen” gibi değil, “koyun kollayan” gibi durdu. Çünkü rol, yalnızca kıyafetle değil; vücut diliyle yaşar.
Bir süre sonra uzaktan siluetler belirdi. Adımları düzenli, hareketleri temkinli… Mehmet, sıradan bir köylünün fark etmeyeceği ayrıntıları fark etti: Yük taşıma biçimleri, çevreyi tarama refleksleri, birbirlerine verdikleri küçük işaretler…
Ama Mehmet’in yüzünde yine aynı boşluk vardı.
Çoban boşluğu.
Dağ adamı sakinliği.
Grubun önde geleni, Mehmet’i süzdü.
“Sen kimsin?”
Mehmet değneğine yaslandı, sanki her gece aynı soruyu duyuyormuş gibi cevap verdi:
“Ben Mehmet… çobanım. Hoca gönderdi.”
Bu cevapta ne fazla açıklama vardı, ne eksik. Fazlası şüphe doğurur. Eksikliği de şüphe doğurur. Mehmet ikisinin arasındaki o ince çizgide yürümeyi öğrenmişti.
Misafirler birkaç gün köyün kenarındaki eski yapılardan birinde kaldı. Mehmet onlara “yardım eden” gibi göründü; ama aslında en çok yaptığı şey, dinlemekti. Bir odada konuşulan cümleler, bazen yıllarca süren bir planın anahtarı olur. Mehmet, duyduğu her şeyi bir yerlere not etmiyordu; çünkü not, bulunabilir. Mehmet duyduklarını hafızasına çiviliyordu.
Bazen ateş başında oturdular. Mehmet sessiz kaldı. Sessizlik, karşı tarafı konuşturur. İnsan, boşluğu doldurmak ister. O boşluğu doldururken de en kıymetli şeyleri ağzından kaçırır.
Mehmet, o günlerde köyün içinde de farklı bir tablo gördü. Bekir Hoca’nın çevresinde dolaşan “yardımcılar” vardı. Birileri gece geç saatlerde çıkıp bir yerlere gidiyor, sonra geri dönüyordu. Bazı evlerin kapıları normalden fazla açılıp kapanıyordu.
Ve muhtar İbrahim Bey’in yüzündeki yorgunluk, her geçen gün daha da belirginleşiyordu.
Mehmet bir akşam, muhtarı cami çıkışında tek başına yakaladı. Yanına gidip “hal hatır” sordu, sonra da sıradan bir köylü gibi mırıldandı:
“İbrahim Bey… bu köyün üstünde bir ağırlık var. İnsan nefes alamıyor.”
Muhtar bir an gözlerini kaçırdı. Sanki “konuşma” demek istedi, ama dili dönmedi.
Mehmet o an şunu anladı:
Bu adamın sessizliği, suç ortaklığı değil; rehin alınmış bir hayatın sessizliğiydi.
4) Gecelerin İçinden Geçen Plan
Kasım ilerledikçe, beklenen “büyük hareketlilik” yaklaştı. Bekir Hoca artık Mehmet’i daha çok yanına çağırıyor, daha çok “güveniyor” gibi davranıyordu.
Bir akşam, caminin arkasındaki küçük odada Mehmet’e daha geniş bir çevreyi tanıttı. Köydeki bazı isimler, bir anda “normal köylü” olmaktan çıkıp bir ağın parçasına dönüşüverdi.
Mehmet’in içinden geçen tek şey vardı:
“Sabır… Şimdi daha da sabır.”
Çünkü ağın merkezine yaklaştıkça, yanlış bir bakış, yanlış bir kelime, yanlış bir sessizlik… her şey bitebilirdi.
Mehmet’in en büyük avantajı, köylü hayatını rol gibi oynamamasıydı. O hayatı zaten biliyordu. Otun kokusunu, koyunun huysuzluğunu, yağmurun yaklaşmasını, gece dağda kalmanın yorgunluğunu… Bunlar “öğrenilmiş numaralar” değildi. Bu yüzden, Mehmet’in rolü hiç sırıtmıyordu.
Bir gün pazarda peynir satarken, “güya” hesap yapıyor gibi görünürken aslında insanların birbirine nasıl baktığını izledi. Bir gün çeşme başında su doldururken, kimlerin aynı anda susup aynı anda konuştuğunu fark etti. Küçük ayrıntılar, büyük resmin parçalarıydı.
Ve nihayet, Aralık ayının başına yaklaşırken, köyde hava daha da ağırlaştı.
Sanki herkes bir şey bekliyordu.
Ama kimse beklediğini söylemiyordu.
5) Şafak Öncesi: Çoban Değneği ve Asker Yüreği
Operasyon sabahı, gökyüzü daha aydınlanmamıştı. Mehmet, koyunların yanındaydı. Dışarıdan bakan biri için her şey normaldi: Bir çoban, sürüsünün yanında.
Ama Mehmet’in gözleri normal bir çobanın gözleri gibi değildi. O gözler, yıllarca eğitimden geçmiş bir askerin “detay yakalayan” gözleriydi. Kulakları, rüzgârın sesinde bile farklı bir titreşim arıyordu. Çünkü insan, korktuğu şeyi değil; beklediği şeyi duyar.
Köyün içinden gelen küçük hareketlenmeler başladı. Kapılar gıcırdadı. Gölgeler duvarlara uzadı. Bir evin penceresinde kısa bir ışık yanıp söndü.
Mehmet’in içi sakindi. Çünkü panik, hatanın en hızlı yolu. Mehmet hatayı sevmeyen biriydi. Görev boyunca da en çok bunun için yaşamıştı: hata yapmamak.
Kısa bir süre sonra, köyün farklı noktalarında sessiz bir hareket başladı. Gündüzleri “sıradan” görünen ara sokaklar, o an bir satranç tahtası gibi anlam kazandı.
Mehmet, her şeyi tek tek saymıyordu. Bu hikâyeyi dinleyen hiç kimsenin “operasyon tarifi” almasını istemezdi zaten. Mehmet’in yaptığı şey şuydu: aylar boyunca biriktirdiği bilgiyi, doğru zamanda doğru insanlara ulaştırmak. Ve bu sayede, kaos çıkmadan işi bitirmek.
Çünkü gerçek ustalık, gürültüyle değil; kontrolle ölçülür.
Köyün içinde kısa süreli bir hareketlilik yaşandı. Bazı kişiler teslim oldu, bazıları kaçmayı denedi, bazıları direndi. Ama sonuç değişmedi: Aylarca saklanan ağ, o sabah parçalandı.
Köy, ilk kez uzun zamandır “nefes” aldı.
6) Bekir Hoca’nın Yüzündeki Çöküş
Bekir Hoca, evinin avlusunda yakalandığında hâlâ neye uğradığını tam anlamamıştı. Çünkü o, hep kendini “oyunu kuran” sanmıştı. Oysa oyun, bazen en sessiz taşın arkasından kurulur.
Mehmet, Bekir Hoca’nın karşısına çıktığında hâlâ çoban kıyafetindeydi. Çizmeleri çamurlu, ceketi eski, elinde değnek… Bekir Hoca’nın gözlerinde bir an için “umutsuz bir umut” belirdi: Belki Mehmet hâlâ kendisindendir. Belki Mehmet hâlâ saf bir köylüdür.
Ama Mehmet’in sesi, o an farklı bir tona büründü. Ne bağırdı, ne tehdit etti. Sakinliğin içinde bir ağırlık vardı.
“Bitti,” dedi sadece. “Bu köyde bitti.”
Bekir Hoca’nın dudakları titredi.
“Sen… sen kimsin?” diye sordu.
Mehmet, o ana kadar taşıdığı maskeyi bir cümleyle kaldırdı:
“Ben Timbaşı Mehmet Yılmaz.”
Bu cümleyi söylerken bile “kahramanlık” yapmadı. Çünkü Mehmet için kahramanlık, anlatılacak bir şey değil; yapılacak bir şeydi.
Bekir Hoca’nın yüzü, bir anda hem öfke, hem şaşkınlık, hem de çaresizlikle doldu.
“Bu… nasıl mümkün?” diye mırıldandı. “Altı ay… altı ay…”
Mehmet cevap verdi:
“Sabır… ve işini bilmek.”
Bekir Hoca’nın aklından geçen sorular belliydi:
Bu adam gerçekten çoban mıydı?
Koyunu, toprağı, köylüyü bu kadar iyi nasıl biliyordu?
Bu kadar doğal nasıl duruyordu?
Bekir Hoca, sanki kendini kurtaracak bir kelime arar gibi, son bir soru sordu:
“Sen… gerçekten çoban değil miydin?”
Mehmet’in yanıtı kısa ama ağırdı:
“Ben hem çobandım… hem askerim.”
Sonra ekledi, çok daha sakin:
“Çocukluğumda babamın yanında çobanlık yaptım. Şimdi de ülkem için görev yapıyorum. İkisini de bildiğim için kimse şüphelenmedi.”
Bu sözler, Bekir Hoca’nın içini daha da burktu. Çünkü Mehmet, yalnızca “rol yapan” biri değildi. Mehmet, sahiden bu kültürü biliyordu. Bu yüzden herkesi ikna etmişti.
Bekir Hoca başını eğdi. Belki ilk kez, karşısındaki adamın “güçlü” oluşunu üniformasından değil; sükûnetinden anladı.
7) Köyün Sessiz İnsanları: Muhtar ve Osman Ağa
Operasyonun ardından köyde ilk konuşanlar, en çok susanlar oldu.
Muhtar İbrahim Bey, evinin önünde uzun süre ayakta durdu. Sanki her an birileri “hâlâ” gelip onu suçlayacakmış gibi tedirgindi. Sonra Mehmet’e yaklaşıp kısık bir sesle sordu:
“Mehmet… sen… gerçekten…”
Mehmet muhtarın gözlerine baktı. O gözlerde suç yoktu; yalnızca korku ve yılların yorgunluğu vardı.
“Sen kötü bir şey yapmadın,” dedi Mehmet. “Korktun. Korku insanı susturur. Ama bundan sonra… susturulmayacaksın.”
Muhtarın gözleri doldu. Bu, “devlet büyüktür” gibi bir sloganın gözyaşı değildi. Bu, yıllardır üstüne basılan bir insanın, ilk kez “görülmenin” gözyaşıydı.
Yaşlı çoban Osman Ağa ise daha başka bir şey yaşadı. Mehmet’i aylarca “yeni çoban” diye sevmişti. Ona otlak göstermiş, koyunun hastalığını anlatmış, dağda nerede su bulunur demişti.
Osman Ağa, Mehmet’in gerçeğini öğrendiğinde önce sustu. Sonra iç çekti.
“Demek sen…” dedi. “Demek ondan…”
Mehmet gülümsedi. İlk kez, aylar sonra gerçek gülümsemesi görünür oldu.
“Osman Ağa,” dedi, “sen bana çok şey öğrettin. Ben de senden öğrendiğimle görevimi daha iyi yaptım.”
Osman Ağa başını salladı.
“İyi de… sen bizi kandırdın mı şimdi?” diye sordu. Bu soru, kırgınlıktan değil; anlamaya çalışma isteğinden geliyordu.
Mehmet cevap verdi:
“Ben sizi kandırmadım, Osman Ağa. Ben sizin gibi oldum. Çünkü ben zaten… sizin gibiyim.”
Osman Ağa’nın gözleri bir an uzaklara daldı. Sonra sadece şunu söyledi:
“Devlet… bazen böyle görünmez olur demek.”
Mehmet, “Görünmez” kelimesine takıldı. Evet, görünmez olmak bazen bir erdemdi. Ama görünmez olmak, hiç kimseye anlatılmadığında, kimsenin de “neden”ini anlamadığı bir yalnızlığa dönüşürdü.
Mehmet o an anladı ki, bu işin en ağır tarafı çatışma değil; kimliğin yüküydü.
8) Karargâhta: “Görevini Yaptın, Ama Bedeli Var”
Mehmet görev bitince karargâha döndü. Komutanı onu tebrik etti. Ama o tebrik, filmlerdeki gibi uzun konuşmalarla değildi. Kısa, net, askeri bir cümleydi:
“Görevini yaptın.”
Mehmet başını eğdi.
“Komutanım,” dedi, “işimizi yaptık.”
Komutan bir süre Mehmet’e baktı. Sonra daha alçak sesle konuştu:
“Altı ay… İnsanların içine girip, onların ekmeğini yiyip, onların çayını içip… sonra bir gün kalkıp ‘ben sizden değilim’ demek… kolay değil.”
Mehmet cevap vermedi. Çünkü doğruydu.
Bu tür görevlerin görünmeyen bedeli, askerin içinde kalır. Herkes “başarı”yı görür. Ama başarı, bazen bir insanın kendi içine gömdüğü duygularla kazanılır.
Mehmet o gece tek başına kaldığında, aynaya bakıp çoban bıyığını düzeltti. Sonra sanki kendine kızar gibi güldü.
“Bıyık aynı bıyık,” dedi içinden. “Ama hayat… başka hayat.”
9) Efsane Nasıl Doğar?
Mehmet’in hikâyesi yıllar içinde bir efsaneye dönüştü. Yeni gelen askerler, eğitimde bazen bu hikâyeyi “sabır” dersi olarak dinledi. Ama Mehmet’in adı, yüzü, ailesi… gizli kaldı. Çünkü bazı görevler biter, bazı görevler bitmez. Mehmet’in işi bitmiş gibi görünse de, aslında başka bir iş başlamıştı: kendi izini silmek.
Mehmet yine bir gün bir yerde “normal” biri gibi yaşayacak, yine bir gün başka bir kılıkta başka bir göreve gidecekti. Çünkü bu tür insanlar, görevle tanımlanır; adlarıyla değil.
Ve bu hikâye, şunu anlatırdı:
Gerçek güç, gürültüde değil; uyumda saklıdır.
Gerçek cesaret, bağırmakta değil; beklemekte saklıdır.
Ve bazen bir ülkenin güvenliği, bir çobanın sessiz adımlarında taşınır.
10) Son Söz: “Çoban mıydı, Asker miydi?”
Aylar sonra köyde bir sabah, Osman Ağa koyunlarını yine dağa çıkardı. Patikadan yürürken bir an durdu, Mehmet’in aylarca oturduğu o taşın yanına baktı. Taş hâlâ oradaydı. Rüzgâr hâlâ esiyordu. Dağ hâlâ dağdı.
Ama köy… artık aynı köy değildi.
Osman Ağa içinden şunu geçirdi:
“Demek bir insan hem çoban olur… hem asker.”
Ve belki de en doğru cümle buydu:
Mehmet “rol” yapmamıştı.
Mehmet iki hayatı da yaşamıştı.
Çünkü bazı insanlar için vatan sevgisi, nutuk değil; sabırdır.
Bazı insanlar için kahramanlık, alkış değil; gizliliktir.
Ve bazı düşmanlar için en büyük korku, karşısındaki gücün nereden çıkacağını bilememektir.
Mehmet’in hikâyesi bu yüzden unutulmadı.
Çünkü bu hikâye, bir operasyon hikâyesi değil; insanın uyum yeteneğinin hikâyesiydi.
Sessizliğin içindeki disiplinin, sıradan görünenin içindeki olağanüstünün hikâyesi…
Ve belki de en önemlisi:
Köyün üstüne çöken o ağır korkunun, bir sabırla dağıtılabileceğinin hikâyesi.
News
Sessiz Kâtibe – 3 Asker Onu Köşeye Sıkıştırdı – O Tek Hareket Her Şeyi Değiştirdi
Sessiz Kâtibe – 3 Asker Onu Köşeye Sıkıştırdı – O Tek Hareket Her Şeyi Değiştirdi . . . Sessiz Kâtibe…
Iron Hollow Ailesi Üçüzlerinin Korkunç İlişkileri—Ailelerindeki Tüm Kadınlarla Evlendiler
Iron Hollow Ailesi Üçüzlerinin Korkunç İlişkileri—Ailelerindeki Tüm Kadınlarla Evlendiler . . .Iron Hollow Ailesi Üçüzlerinin Korkunç İlişkileri — “Lanetli Vadi”…
Mafya Babası Habersiz Döndü — Hizmetçi “Sessiz Ol” Diye Fısıldadı: Sebep Gerçekten Şok Ediciydi
Mafya Babası Habersiz Döndü — Hizmetçi “Sessiz Ol” Diye Fısıldadı: Sebep Gerçekten Şok Ediciydi . . . Mafya Babası Habersiz…
Bir Papağan, 14 Yıllık Kayıp Vakayı Nasıl Ortaya Çıkardı?
Bir Papağan, 14 Yıllık Kayıp Vakayı Nasıl Ortaya Çıkardı? . . . Bir Papağan, 14 Yıllık Kayıp Vakayı Nasıl Ortaya…
1948’de Adana’da Gösterilen O FİLM Neden Tüm Arşivlerden SİLİNDİ?
1948’de Adana’da Gösterilen O FİLM Neden Tüm Arşivlerden SİLİNDİ? . . . 1948’de Adana’da Gösterilen O FİLM Neden Tüm Arşivlerden…
Üniformalı Zorba – Garibanı Ezdi – O Kadının Gerçek Kimliği Ortaya Çıkınca Yalvarmaya Başladı
Üniformalı Zorba – Garibanı Ezdi – O Kadının Gerçek Kimliği Ortaya Çıkınca Yalvarmaya Başladı . . . Üniformalı Zorba Garibanı…
End of content
No more pages to load






