“Türk Askeri Buraya Gelemez!” – Sabah Türk Bayrağını Görünce Şok Oldu.
.
.

.
“Türk Askeri Buraya Gelemez!”
Kandil Dağları’nda Sessiz Bir Gecenin Hikâyesi
Kandil Dağları, Kuzey Irak’ın en sarp, en inatçı coğrafyasıydı. 3.000 metreye varan zirveler, yılın büyük bölümünde buzla kaplıydı. Derin vadiler, insanın gözüyle ölçemeyeceği kadar dik yamaçlar, kaya duvarları, keskin rüzgârlar… Kâğıt üzerinde sadece bir dağ silsilesi; ama gerçekte, yıllardır bir terör örgütünün sığınağı, planlarını yaptığı, vur kaç taktiklerine hazırlandığı bir labirentti.
Türkiye sınırına yaklaşık yüz elli kilometre uzaklıktaydı Kandil. “Uzaktı” ve “zor ulaşılıyordu”. Teröristler, bunu kendilerince bir güvence olarak görmüşlerdi. Onlara göre bu dağlara Türk askeri çıkamazdı. Çıksa bile, buralara “sessizce” gelemezdi. Onlar kendilerini güvende sanırken, Ankara’da bir brifing odasında, başka birilerine bu dağların sadece bir harita parçası olduğu anlatılıyordu.
Yüzbaşı Kaan Aslan, otuz dört yaşındaydı. Türk Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı, sınır ötesi operasyonlarda uzmanlaşmış bir tim komutanıydı. On iki yıldır sahadaydı. Elli civarı operasyona çıkmış, hiçbirinde kendi emrindeki askerden kayıp vermemişti. Sessiz, disiplinli, kontrollüydü. Yüzünün ifadesi çok şey söylemezdi ama gözleri, karşısındakine güven veren cinsten derin bakardı.
Askerleri ona “Hayalet” derlerdi.
Bu lakap, onun ses çıkarmadan, varlığını belli etmeden, gerekirse bir kayanın gölgesi gibi hareket edebilmesinden geliyordu. Operasyonlarda, düşmanın burnunun dibinden geçip gider, ama kimse onu fark etmezdi.
Ankara’da doğmuştu Kaan. Babası emekli bir albay, annesi öğretmendi. Çocukluğundan beri asker olmak istiyordu; okul bahçesinden eve dönerken sırtında plastik tüfek, başında oyuncak kepiyle yürüyen bir çocuktu o. On sekizinde Kara Harp Okulu’na girdi. Sabah beşte kalkmalar, koşular, dersler, tatbikatlar… Pek çok arkadaşı bu tempoya dayanamadı, kimi bırakıp gitti, kimi başka bir birime geçti. O ise hiçbir gün, “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye sormadı kendine.
Yirmi iki yaşında teğmen olarak mezun olduğunda, gönlünde yatan yer belliydi: Özel Kuvvetler.
Seçmeler, Harp Okulu’ndaki eğitimi bile hafif gösteren türdendi. Yüz başvurudan sadece beş kişi kabul ediliyordu. Altı ay süren kurs, tam anlamıyla bir “cehennem”di. Dağlarda, kar altında hayatta kalma eğitimi; su altı dalışları, paraşüt atlayışları, uzun mesafeli intikaller, gece gündüz süren yakın muharebe çalışmaları, keskin nişancılık, patlayıcı uzmanlığı… Her gün, insanın fiziksel ve mental sınırları biraz daha zorlanıyordu.
Kaan, altı ayın sonunda, hâlâ dimdik ayakta duranlardan biriydi.
Yirmi üç yaşında ilk operasyonuna katıldı. Hakkâri dağlarında, kar fırtınasında eksi yirmi derecede, on saate yakın yürüyerek hedef bölgeye intikal etmişlerdi. O gece dört terörist etkisiz hâle getirilmişti. Kaan, ilk görevinde tek bir mermi bile sıkmamıştı. Sadece izlemiş, komutanının aldığı her taktik kararı kafasına kazımıştı. “Sessizlik, sabır ve doğru an” üçlüsünü ilk o zaman anlamaya başlamıştı.
Aradan on bir yıl geçti. Küçük timlerin içinde yetişen o genç teğmen, artık rütbesinde üç yıldızı taşıyan bir yüzbaşıydı. On iki kişilik elit bir timin komutanıydı. Ekibindeki her asker belli bir alanda uzmanlaşmıştı: Bir keskin nişancı, bir patlayıcı uzmanı, bir haberleşme uzmanı, bir sağlıkçı, bir izci… Kaan’ın timi, zorlu görevler için hazırlanan bir “cephane” gibiydi.
O gün, Eylül ayının yirmi üçüncü günüydü. Ankara’daki Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhına “acil operasyon” çağrısı düşmüştü. Kaan ve ekibi, o çağrıdan iki saat sonra brifing salonundaydılar.
Odanın ortasındaki projeksiyon perdesinde, Kuzey Irak’ın Kandil bölgesinin uydu görüntüsü yansıtılıyordu. Haritanın üzerinde, kırmızı bir nokta yanıp sönüyordu: 2.500 metre yükseklikte, dik bir yamacın içindeki bir mağara.
Brifingi veren albay, elli yaşlarında, yüzünde yılların çizdiği çizgileri taşıyan Fatih Demir’di. Otuz yıllık operasyon tecrübesi vardı. Sesi sakindi, anlattığı şeylerin ciddiyetini fazla dramatikleştirmeden aktarırdı. Zaten salondakilerin heyecan duymaya değil, anlamaya ihtiyacı vardı.
“Bu mağarada,” dedi albay, kırmızı noktayı işaret ederek, “örgütün üst düzey bir yöneticisi olduğu yönünde sağlam istihbarat var. Kod adı Ömer. Kırk iki yaşında. Yirmi yıllık bir terör geçmişi. Türkiye’de pek çok saldırının planlayıcısı. Şu anda Kandil’de dağın içindeki bu mağarada saklanıyor.”
Kaan, haritayı dikkatle inceledi. Mağaranın bulunduğu bölge, sıradan bir dağ patikasıyla ulaşılamayacak kadar dikti.
“Helikopterle yaklaşma imkânı?” diye sordu.
“Yok,” dedi Albay. “Bölgede taşınabilir hava savunma sistemleri ve makineli uçaksavarlar olduğu değerlendiriliyor. Helikopter yaklaşırsa, hedefe varamadan vurulur. Tek seçeneğiniz, sınırdan itibaren yaya olarak tırmanmak.”
Kaan, mesafeyi ve eğimi hesaplamaya çalışıyormuş gibi haritaya baktı. “Yürüyerek en az on iki saat,” dedi.
“Evet,” diye onayladı Fatih Demir. “Zor bir tırmanış olacak. Ama hem seni hem timini tanıyorum. Bu gözü, bu sabrı ve bu sessizliği taşıyabilecek ekipsiniz.”
Brifing, planın taktik detaylarıyla devam etti. İrtibat noktaları, muhtemel kaçış güzergâhları, acil tahliye senaryoları, dost unsurlar, düşman unsurlar… Kaan notlarını kafasında aldı, haritayı adeta ezberledi.
“Ne zaman çıkıyoruz?” diye sordu.
“Bu gece,” dedi albay. “Saat 19.00’da kalkıyorsunuz. Helikopter sizi sınırı yakın bir bölgeye bırakacak. Oradan itibaren yürüyüş başlayacak. Sabah 05.00’te mağaranın çevresinde olmanız gerekiyor. Gün ağardığında işiniz bitmiş olmalı.”
“Emredersiniz komutanım,” dedi Kaan.
Brifingden sonra tim, hazırlık odasına geçti. Herkes sessizce kendi ekipmanını kontrol ediyor, kimse gereksiz laf etmiyordu. Bu sessizlik, gerginlikten değil, odaklanmış bir zihnin belirtisiydi.
Herkesin elinde standardize edilmiş ama kişiselleştirilmiş silahlar vardı: HK416 saldırı tüfekleri, yanlarında yedek şarjörler, gece görüş gözlükleri, sessiz el telsizleri, el bombaları, su mataraları, hafif ama dayanıklı sırt çantaları, hayatta kalma kitleri, ilk yardım çantaları… Hepsi defalarca kontrol edildi. Kayışlar, kilitler, güvenlik mandalları…
Saat 18.00’de kısa ama besleyici bir akşam yemeği yediler: Protein ağırlıklı et, pilav, biraz sebze. Önlerinde uzun bir gece vardı; vücutlarının dayanabilmesi için enerji şarttı.
Saat 19.00’da, Sikorsky tipi bir helikopterin motor sesi pistte yankılandı. Kaan ve ekibi helikoptere bindiler. Helikopter hafifçe titreyerek havalandı. Ankara ufukta geride kalırken, gökyüzü turuncudan mora dönüyordu.
Cam kenarında oturmasına rağmen Kaan dışarı bakmıyordu. Gözleri bir noktaya sabitlenmiş gibiydi ama zihninde operasyonu tekrar tekrar çalışıyordu: Tırmanış rotası, mola verilmeyecek noktalar, ihtimaller, riskler…
Yaklaşık yarım saat sonra helikopter, sınır hattına yakın, Türk tarafında bir dağın eteğine indi. Rotorlar yavaşladı. Kapı açıldığında, yüzlerine kuru ama keskin bir dağ rüzgârı çarptı. Komandolar seri hareketlerle yere indiler. Helikopter tekrar yükseldi, birkaç saniye içinde geceye karıştı.
Artık sessizlik başlamıştı.
Kaan, etrafına bakıp timine kısa ve net konuştu:
“Arkadaşlar, önümüzde en az on iki saatlik bir tırmanış var,” dedi. “İlk kuralımız: Sessizlik. Operasyon boyunca mümkün olduğunca konuşmayacağız. El işaretleriyle haberleşeceğiz. Gece bizim avantajımız; onu kullanacağız. Herkes hazır mı?”
“Hazırız komutanım,” dediler, fısıltıya yakın bir tonla.
Saat 20.00 civarı, karanlık dağ yamacına tam anlamıyla çökmüştü. Ay, zaman zaman bulutların arkasına saklanıyor, yıldızlar bile hafif bir sis perdesi arkasından parlıyordu. Bu, keşif uçuşları için kötü ama bir özel kuvvet timi için iyi bir havaydı.
Tırmanış, önce nispeten geniş bir vadiden başladı. Zemin, küçük taşlarla doluydu. Sonra eğim artmaya, patikanın yerini dar toprak hatları, küçük kaya çıkıntıları almaya başladı. Tim, tek sıra hâlinde ilerliyordu. En önde Kaan, arkada sırasıyla diğerleri. Herkes, önündekinin ayak izini takip ediyor, adımlarını aynı ritme uyduruyordu.
İlk iki saat, vücudun ısınma süreci gibiydi. Nefesler biraz hızlandı ama herkes hâlâ güçlüydü. Sonra ara ara taş düşmelerini engellemek için adımlar iyice yumuşadı. Bir taş yuvarlanıp aşağıya düşse, ses onlar için değil, aşağıda potansiyel nöbetçiler için sinyal olabilirdi.
Dördüncü saate gelindiğinde, tim ilk ciddi engelle karşılaştı: Yaklaşık on metre yüksekliğinde, neredeyse dik sayılabilecek bir kaya duvarı.
Kaan, sırt çantasını uygun bir noktaya yaslayıp bir eliyle kayayı yokladı. El tutacak çıkıntıları, ayak basılabilecek küçük girintileri tek tek kontrol etti. Sıkı bir nefes alıp tırmanmaya başladı. Parmak eklemleri kayayı kavradıkça, bilek ve omuz kaslarında yanma hissi oluşuyordu ama yüz ifadesi değişmiyordu. Beş dakikayı bulmayan bir sürede tepeye vardı. Orada sağlam bir noktaya ipini sabitledi, aşağıya doğru sarkıttı.
Tim diğerleri, sırasıyla ipin yardımıyla kaya duvarını aştılar.
Altıncı saat, dar bir kaya geçidine denk geldiler. Öyle dardı ki, sırt çantalarıyla geçmeleri imkânsızdı. Önce çantalar elden ele aktarıldı, sonra askerler yan dönerek, bazen nefeslerini bile tutarak o dar boğazdan geçtiler. Kaya duvarları, kimi yerde omuzlarına, kimi yerde yüzlerine sürtündü, yer yer zırhlarını çizdi ama kimse şikâyet etmedi.
Sekizinci saatte, rota buzla kaplı bir yamaca döndü. Adımların altında yer yer ince buz tabakası, yer yer sertleşmiş kar vardı. Burada bir ayağın kayması demek, metrelerce aşağı, kontrolsüz bir düşüş demekti. Kaan, her adımını önce hafifçe yoklayarak, buz tabakasının kalınlığını ve tutunma gücünü test ederek ilerledi. Ardındakiler, onun açtığı izden, aynı noktaya basarak yürüdüler. Yavaş, neredeyse ağır çekim bir ritimle…
Onuncu saate gelindiğinde, yorgunluk artık herkesin kaslarına iyice sinmişti. Bacaklar yanıyor, omuzlar sırt çantalarının ağırlığını her adımda hatırlatıyordu. Parmak uçları uyuşmuş, eldivenlerin içi terlemişti. Ama timden hiçbir ses çıkmıyordu. Bu sessizlik, “zorlanmıyorlar” anlamına gelmiyordu; “zorlandıklarını bile önemseyecek lüksleri yok” anlamına geliyordu.
On birinci saate doğru, mağaranın bulunduğu yamaca yaklaşırken, sadece yorgunluk değil, dikkat seviyeleri de en üst düzeye çıkmıştı. Çünkü artık teröristlerin nöbet mevzilerinin olabileceği bölgeye gelmişlerdi. Tek bir dikkatsizlik, on bir saattir kurdukları bütün planı bozabilirdi.
Kaan, gece görüş gözlüğünü taktı. Çevre, yeşil bir filtreden bakar gibi görünüyordu. Kaya çıkıntıları, boşluklar, olası mevziler bir bir tarandı. Mağaranın ağzı, bir kaya gölgesinin içinde, doğal bir nişin altında kalıyordu. Dışarıda yakılmış bir ateşin izi yoktu. Nöbetçi görünen kimse de…
Bu iyi bir işaretti. Ya tamamen rehavete kapılmışlardı ya da asıl nöbet, mağaranın iç koridorlarındaydı.
Sonunda, mağaranın yaklaşık yüz metre yakınında, saat 04.00 sularında durdular. Kaan, el işaretleriyle bütün timi durmaya, çökmeye, kayaların arkasına saklanmaya yönlendirdi. Etraf, hafif bir rüzgâr dışında, tamamen sessizdi.
Mağaranın içinden belli belirsiz sesler geliyordu: Konuşmalar, zaman zaman kısa kahkahalar… Kaan, kulak kesildi. Dil farklıydı; Arapça karışık bir lehçeyle konuşuyorlardı. Bir ses, diğerlerinden daha baskın, daha emir verir tondaydı. Bu muhtemelen kod adı Ömer olan liderdi.
Kulağına gelen cümlelerden biri, Kaan’ı istemsizce gülümsetti:
“Rahat olun,” diyordu o ses. “Türk askeri buraya gelemez. Biz güvendeyiz. Bu dağlar bizim.”
O anda, Kaan’ın hafızasında haritada gördüğü eğim, buzlu yamacın zorluğu, kaya duvarı, dar geçit ve tüm o on iki saatlik tırmanış yeniden canlandı. Onların “imkânsız” dediği rotayı, timiyle birlikte aşmışlardı.
“Güvendeler ha…” diye düşündü içinden. “Sabah olduğunda ne kadar güvende olduklarını görecekler.”
Saat 04.30 civarında, Kaan sırt çantasının yan cebinden küçük, katlanabilir bir Türk bayrağı çıkardı. Yanında ince, hafif ama dayanıklı bir direk vardı. Bayrağı direğe taktı. Sonra mağara girişine en yakın, ama sabah ışığında en görünür olacak kaya aralığını seçti. Mağara ağzının iki metre solundaki bir yarığa direği sıkıştırıp sabitledi.
Kırmızı beyaz bayrak, dağ rüzgârında hafifçe dalgalanmaya başladı. Güneş doğduğunda, ilk ışıklarla beraber o mağaranın girişine bakan herkesin göreceği ilk şey olacaktı bu.
Tim, yeniden gizlenme pozisyonuna geçti. Silahlar hazır, parmaklar tetik güvenliklerinde ama şu an için kimsenin ateş etmeye niyeti yoktu. Bu operasyonun amacı, mümkünse tek mermi sıkmadan lideri ve yanındakileri canlı almaktı.
Sabaha karşı, gökyüzünün rengi yavaş yavaş siyahın içinden koyu maviye, oradan mora dönmeye başladı. Dağların üzerinden beliren silik ışık çizgileri, konturları belirginleştiriyordu. Saat 05.30’a doğru, mağaranın içinde hareketlenme hissedildi. Boğuk sesler çoğaldı, bir-iki insanın öksürmesi, ayak sesleri, bir şeylerin çekilmesi, karıştırılması…
İlk olarak, genç olduğu belli olan bir terörist mağaranın ağzında göründü. Esniyor, ellerini havaya kaldırıp geriniyordu. Henüz uykusunun ağırlığını atamamış gibiydi. İki adım dışarı çıktı. Tam o anda gözleri, mağaranın girişine bir-iki metre mesafede, kayalar arasında dalgalanan kırmızı beyazı gördü.
Olduğu yerde çakılı kaldı.
Gözleri kocaman açıldı. Sanki gördüğüne beyni inanmak istemiyor ama gözleri ısrarla “burada, işte burada” diyordu. Bir süre ne bağırabildi ne hareket edebildi. Sonra, panikle geri geri yürüyerek mağaranın içine döndü.
“Ömer!” diye bağırdı. “Ömer, çabuk dışarı gel!”
Mağaranın içinden telaşlı sesler yükseldi. Kısa bir süre sonra, sakallı, kırklarına yaklaşmış bir adam göründü. Kirli kıyafetler içinde, omuzları hafif öne eğik ama bakışları otoriter biriydi bu: Ömer.
Mağaranın ağzından dışarı adım attığında, ilk önce yüzüne dağ havası çarptı. Sonra gözleri tarafsızca çevreyi taradı. Ve sonunda, mağara girişinin solundaki Türk bayrağına kilitlendi.
Yüzündeki ifade, o an her şeyi anlatıyordu. Gözbebekleri büyüdü, çenesi hafifçe titredi. Dudaklarının arasından neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir fısıltı çıktı:
“Nasıl… Nasıl geldiler?”
Arkasından birkaç terörist daha dışarı çıktı. Hepsi aynı yere bakıyordu. Kimisinin yüzünde öfke, kimisinde korku, kimisinde boş bir şaşkınlık belirdi. Birkaçı refleksle silahına davranmak istedi; ama o anda, kayaların arasından pek çok namlu ucunun kendilerine çevrildiğini fark ettiler.
Kaan, taşın arkasında, telsizinin sesini açtı. İçeride yankılanacak kadar ama hedefin nereden geldiğini tam anlayamayacağı kadar kontrollü bir seviyeye getirdi. Sesi, mağaranın içine ve çevresine yayıldı:
“Günaydın,” dedi, sakin ve soğuk bir tonla. “Uykunuzu bölmek istemezdik ama artık uyku zamanı bitti. Silahlarınızı bırakın ve tek tek dışarı çıkın. Mağara tamamen çevrili. Kaçış yok.”
Ömer, refleksle çevresine baktı. Kayaların arasında, gri ve yeşil tonlu kamuflajların, siyah namluların siluetlerini seçiyordu. Dağın yüzeyi, adeta onları yutmuştu; ama şimdi, ne kadar gizlenmiş olurlarsa olsunlar, var olduklarını belli etmesi gereken an gelmişti.
Bir süre tereddüt etti. Ardından, daha fazla insanının gereksiz yere ölmeyeceğini anlamış birinin yorgun ifadesini takındı. Ellerini yavaşça havaya kaldırdı.
“Teslim oluyoruz!” diye bağırdı.
Mağaranın içinden, irili ufaklı kişiler sırayla dışarı çıkmaya başladı. Hepsinin elleri havadaydı. Yanlarında silah yoktu. Önde Ömer, arkada diğerleri… Toplam yirmi altı kişi, mağaranın önünde, Türk bayrağının birkaç metre uzağında dizilmeye başladılar.
Kaan, kayaların arasından, silahı omzunda, tüfeğin tetiğine parmağı dayalı ama emniyeti henüz açmadan ortaya çıktı. Ardından timinin diğer üyeleri de, belirlenmiş açı ve pozisyonlardan birer birer göründü. Teröristlerin yüzlerinde, önce şaşkınlık, sonra korku, sonra da çaresizlik karışımı bir ifade belirdi.
Ömer, dikkatle Kaan’ın yüzüne baktı.
“Siz…” dedi güçlükle. “Siz buraya… yaya mı geldiniz?”
Kaan başını hafifçe salladı.
“Evet,” dedi. “On iki saatlik bir tırmanış.”
“Hiçbirimiz duymadık,” diye mırıldandı Ömer. “Ne helikopter sesi, ne silah sesi… Hiçbir şey…”
Kaan’ın yüzünde belli belirsiz, ironik denebilecek bir gülümseme oluştu.
“Çünkü biz,” dedi, sesi sertleşerek, “Türk Özel Kuvvetleriyiz. Biz, siz fark etmeden gelir, işimizi yapar, gerekirse yine fark ettirmeden gideriz. Sen burada ‘Türk askeri buraya gelemez’ derken biz bu dağa tırmanıyorduk.”
Ömer, başını eğdi. Kendi ağzından çıkan cümlenin, birkaç saat içinde nasıl boşa düştüğünü hazmetmeye çalışıyordu.
Tim, tek tek herkesin üzerinde arama yaptı. Silahlar yerde toplandı: AK-47 tüfekler, tabancalar, el bombaları… Yirmi altı kişinin elleri plastik kelepçelerle bağlandı, gözleri bandajlarla kapatıldı. Her birine güvenli yürüyüş için ip düzeni uygulandı.
Artık iniş başlamalıydı.
Yukarı tırmanırken zaten zorlu olan hat, şimdi yirmi altı esirle birlikte çok daha dikkatli ve yavaş yürünmesi gereken bir parkura dönüşmüştü. Ama Kaan ve timi, inişi de aynı disiplinle yönetti. Kaya duvarından bu kez daha kontrollü indiler. Dar geçitten, sırayla esirleri geçirirken, hem onların düşmemesi hem de ses çıkarmamaları için ekstra özen gösterdiler.
On iki saate yakın süren inişin sonunda, akşam saatlerine doğru, Türk sınırına geri geldiler. Sınır hattında bekleyen helikopterler, bu kez daha planlı şekilde, güvenli bir bölgede alçalttı rotoru. Esirler helikopterlere bindirildi, Türkiye yerine doğru havalandılar.
Ömer ve beraberindeki teröristler, daha sonra çıkarıldıkları mahkemede ağır cezalara çarptırılacaktı. Ömer, işlediği pek çok saldırı nedeniyle ömür boyu hapis cezası aldı. Ama o, istihbarat raporlarına girecek bir cümleyi, güvenle söyledikten saatler sonra kendi gözleriyle yalanlanmanın ne demek olduğunu Kandil’in zirvesinde görmüştü: “Türk askeri buraya gelemez.”
Kaan ve timi, üsse döndüklerinde, brifing salonunun önünde Albay Fatih Demir onları karşıladı. Yüzünde hem yorgun hem gururlu bir ifade vardı.
“Kayıpsız, sorunsuz,” dedi albay. “Yirmi altı terörist yakalandı. Liderleriyle birlikte. Bu, tarihe geçecek bir operasyon. Emeğinize sağlık.”
“Komutanım,” dedi Kaan, “ekip olarak yaptık. Herkes üzerine düşeni fazlasıyla yaptı.”
Timdeki genç subaylardan Üsteğmen Mert, Kaan’a dönüp hafifçe gülümsedi.
“Komutanım,” dedi, “sizin yanınızda çıktığım her görevde yeni bir şey öğreniyorum.”
Kaan, Mert’in omzuna elini koydu.
“Sen zaten iyisin, Mert,” dedi. “Tek şeyi unutma: Sessizlik, bizim en büyük silahımız. Düşman seni duymuyorsa, seni görmüyorsa, sen zaten yarı yarıya kazanmışsın demektir.”
Günler, haftalar, aylar geçti. Kaan, daha pek çok operasyona katıldı. Hep aynı disiplin, aynı soğukkanlılık… Aradan üç yıl geçtiğinde binbaşı oldu. Beş yıl sonra yarbay rütbesine terfi etti. Zamanla sahadan eğitim kadrosuna geçti. Yeni gelen genç komandolara, dağlarda, karanlıkta, düşman hattının gerisinde hayatta kalmayı ve görev yapmayı öğretiyordu.
Her eğitimde, o geceyi örnek verir, aynı cümleyi tekrar ederdi:
“Düşman, ‘Türk askeri buraya gelemez’ diyecek kadar rahatsa, siz gereğini yapmadınız demektir. Bizim işimiz, o rahatlığı paramparça etmektir. Biz, sesimizi göstermeden önce varlığımızı hissettirmeyiz. Sessizce gelir, işimizi bitirip öyle çıkarız. Unutmayın: Bazı kahramanlıklar, alkış istemez. Zaten görünmezler. İşte o zaman gerçek anlamda özel olursunuz.”
Kandil’in zirvesinde, bir mağara girişinde dalgalanan o bayrak, o gece sadece bir bez parçası değildi. Bir sözün cevabıydı. “Türk askeri buraya gelemez,” cümlesine, rüzgârda dalgalanarak, bütün dağlara yayılan sessiz bir cevaptı:
“Geldik.”
Ve kimse duymadan gelmişlerdi.
News
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया…
End of content
No more pages to load






