“Türkler Bu Teknolojiyi Üretemez” – 10 Yıl Sonra Şok Oldular

.
.

.

“Türkler Bu Teknolojiyi Üretemez” — 10 Yıl Sonra Şok Oldular

O cümle, bir toplantı salonunun camına çarpıp geri seken bir taş gibi havada asılı kalmıştı:

Türkler bu teknolojiyi üretemez.

Sözü söyleyen adam, gri takım elbisesi ve kusursuz kravat düğümüyle, sanki dünyada “imkânsız” diye bir şey yokmuş da sadece “kimin hakkı” olduğuna göre dağıtılıyormuş gibi konuşuyordu. Uluslararası bir savunma fuarının VIP salonunda, büyük bir masanın etrafına toplanmış mühendisler, diplomatlar ve şirket temsilcileriyle birlikte Ankara’dan gelen küçük bir heyete bakıyordu.

Heyetin en genç üyesi, adının yanında küçücük bir rozet taşıyan bir mühendisti: Deniz Aksoy.

Deniz o sırada yirmi yedi yaşındaydı. Ne çok konuşurdu ne de kendini anlatmaya çalışırdı. İşini anlatırdı. Kâğıt üzerinde bir “Ar-Ge mühendisi”ydi, ama gerçekte o işin adı çok daha basitti: Bir şeyi gerçekten çalışır hâle getirme takıntısı.

Toplantıda sunulan şey, yüksek hassasiyetli bir optik yönlendirme ve görüntü işleme sistemiydi. Uçuş koşullarında titreşime, ısı değişimine, elektronik karıştırmaya dayanıklı; hedef tespiti yapabilen; kendi kendini kalibre edebilen; üstelik düşük güç tüketimiyle çalışan bir sistem.

Sunum bitince, yabancı temsilci gülümsemiş ve sanki bir “övgü” söylüyormuş gibi—ama aslında küçümseyen bir nezaketle—o cümleyi kurmuştu.

“Türkler bu teknolojiyi üretemez.”

Sanki Deniz’in yüzüne değil de, bütün bir ülkenin yıllardır biriktirdiği emeğe söylenmişti.

Masada kısa bir sessizlik oldu. Heyetin başındaki yaşlı mühendis, yılların ağırlığıyla sadece boğazını temizledi. Diplomat, “iş birliğine açığız” gibi cümlelerin arasına saklandı. Bir şirket temsilcisi “parça alımıyla ilerleyelim” dedi; yani “sizin yapmanız zor, biz satarız” demenin başka yolu.

Deniz ise sessiz kaldı.

Sessiz kalmasının nedeni korku değildi. Gurur da değildi. O an, kafasının içinde sadece bir görüntü vardı: Ankara’da küçük bir laboratuvar, masanın üzerinde güç kaynağı, titreyen bir osiloskop çizgisi ve defalarca çöken bir algoritmanın ekranı.

Deniz o gün masada tek bir cümle kurdu:

O zaman 10 yıl sonra görüşürüz.

Gri takım elbiseli adam kaşını kaldırdı, “tabii” der gibi başını salladı. O cümleyi bir meydan okuma değil, bir gençlik hevesi sanmıştı.

Deniz’in “10 yıl” dediğini kimse ciddiye almadı.

Ama Deniz ciddiydi.

1) Başlangıç: Bir Atölyenin İçinde Doğan İnat

Deniz, mühendisliğe “ideal” bir yerden başlamamıştı. Babası bir fabrika ustasıydı; annesi hastanede temizlik görevlisi. Evde “büyük hedefler” konuşulmazdı. Evde konuşulan şeyler, daha somuttu: kira, elektrik, annesinin bel ağrısı, babasının vardiyası, okul masrafı.

Deniz’in ilk “laboratuvarı” apartman bodrumu oldu. Komşunun attığı bozuk printerdan motor söküp, eski bir uydu alıcısının içinden kondansatör çıkardığı gün, babası ona şunu söylemişti:

Oğlum, bozmak kolay. Yapmak zor.

Deniz de o gün ilk kez “yapmak” kelimesini bir hedef gibi zihnine yazdı.

Üniversitede elektronik ve haberleşme okudu. Birincilikle bitirmedi belki ama bir şeyi başka bir şeyle birleştirerek çözmeyi öğrendi: optik + yazılım + sinyal işleme + gerçek zamanlı sistemler.

Mezun olur olmaz, Ankara’da yeni kurulan bir Ar-Ge ekibine girdi. Bütçe sınırlıydı. Cihazlar sınırlıydı. Ama hedef büyüktü: dışarıdan alınan kritik bir alt sistemi yerlileştirmek.

İlk proje toplantısında proje yöneticisi şunu dedi:

“Arkadaşlar, bunu yapanlar var. Biz de yapacağız. Ama herkes bilsin: Bu işte başarısız olursak kimse bize ikinci kez şans vermeyebilir.”

Odada kısa bir sessizlik olmuştu. Deniz o sessizlikte kendi kendine şunu söylemişti:

O zaman birinci kezde olacak.

Ama hayat, “birinci kezde olmasını” sevmezdi.

2) Duvarlar: Parça Yok, Zaman Yok, Hoşgörü Hiç Yok

İlk iki yıl, Deniz’in hayatı “olmuyor” kelimesiyle geçti.

Tedarik yoktu.
Yüksek hassasiyetli sensörlerin muadilini bulmak zordu.
Yazılım tarafında gerçek zamanlı çalışacak optimize kod yazmak gerekiyordu.
Sistem, titreşim altında “drift” yapıyor; yani ölçüm kayıyordu.
Isı değişiminde kalibrasyon kaçıyordu.
Bir de hepsinin üstüne, bazı kritik bileşenler için “ihracat kısıtları” vardı.

Bir sabah, tedarik biriminden gelen mail Deniz’i duvara çarptı:

“İlgili ürün, ülkenize satılamıyor.”

Deniz maili kapatıp, masaya baktı. Masanın üstünde bir prototip vardı: çalışıyor gibi yapan ama kritik anlarda hata veren bir prototip.

O gün öğle yemeğinde ekipten biri, “Belki de dışarıdan alıp entegrasyon yapmamız daha mantıklı” dedi.

Deniz ilk kez masaya sesli cevap verdi:

Mantıklı olanla doğru olan aynı şey değil.

Bu cümle yüzünden bazıları Deniz’i “inatçı” buldu. Bazıları “romantik” buldu. Bazıları da tehlikeli buldu. Çünkü “inat”, bütçeyi yakar; “inat”, takvimi uzatır; “inat”, yöneticiyi zor durumda bırakır.

Ama Deniz’in inadı bir duygudan değil, bir hesaplamadan geliyordu: Dışarıdan alınan her parça, bir gün “satılamıyor” diye geri dönebilirdi.

3) Kırılma: İki Satırlık Hata, Bir Ülkelik Ders

Üçüncü yılın sonunda bir test vardı. Prototip, saha koşullarına benzer bir ortamda deneniyordu. Ekip haftalardır uyumuyordu. Deniz’in göz altları morarmış, kahve artık “uyandırıcı” olmaktan çıkmıştı.

Test başladı. İlk saniyeler iyiydi. Görüntü akıyordu. Algoritma hedefi kilitliyordu.

Sonra aniden ekran “dondu”.

Bir anlık bir sessizlik… sonra uyarı sesleri… ardından baş mühendis “Kesin!” diye bağırdı.

Deniz ekranı açtı, loglara baktı. Hata çok küçük bir yerden çıkmıştı: iki satırlık bir bellek taşması.

İki satır.

Deniz o gece laboratuvarda kaldı. Sabah olduğunda kimseye kızgın değildi. Kendine bile kızgın değildi. Sadece bir gerçek vardı: sistem “oluyor” gibi görünse de, aslında henüz “olmuyordu”.

O gün Deniz, evine gitmedi. Ekipten iki kişiyi çağırdı. “Sıfırdan düzenleyeceğiz” dedi.

“Yine mi?” dediler.

“Evet,” dedi Deniz. “Yine.”

İşte o gün, projenin kaderi değişti. Çünkü Deniz ilk kez “yetiştirmek” yerine “doğru yapmak” için plan yaptı.

Gereksiz özellikler elendi. Yazılım yeniden mimarilendi. Kalibrasyon otomatikleştirildi. Titreşim altında kaymayı azaltacak filtreler geliştirildi. Isı kompanzasyonu için yerli sensörlerle yeni bir yaklaşım tasarlandı.

Üç ay sonra aynı test tekrar yapıldı.

Ekran donmadı.

Hedef kaçmadı.

Sistem, ilk kez “olduğu gibi” çalıştı.

Ama Deniz o an sevinmedi. Sadece sandalyeye oturdu ve derin bir nefes aldı.

“Daha yeni başlıyoruz,” dedi.

4) Dış Sesler: “Satın Alın, Uğraşmayın”

Beşinci yılda, projenin adı artık kurum içinde bilinir olmuştu. Ama “bilinir olmak”, her zaman iyi değildi. Çünkü bilinir olunca herkes konuşur.

Bazıları “Aferin” dedi.

Bazıları “Bütçe çok yandı” dedi.

Bazıları “Zaten dünyada yapan var” dedi.

En kötüsü, bazıları fısıltıyla şunu dedi:

“Bu iş olmaz. Neden uğraşıyorlar? Alırsın, kullanırsın.”

Deniz’in bir arkadaşı, bir akşam onu kantinde yakaladı:

“Deniz, bak… sen çok iyisin ama… bazen ülke gerçekleri var. Her şeyi yapamazsın.”

Deniz çay bardağını masaya koydu.

Her şeyi yapamayız, doğru. Ama yapmamız gereken şeyi yapabiliriz.” dedi.

“Bu kadar mı?” dedi arkadaşı.

Deniz başını salladı.

“Bu kadar.”

5) Kayıp: Bir Gece, Bir Telefon, Bir Boşluk

Altıncı yılın kışında Deniz’in babası rahatsızlandı. Fabrikada geçirdiği bir kaza, yılların yorgunluğunu hızlandırmıştı. Deniz hastaneye gitti, bekledi, evrak imzaladı, annesine su taşıdı.

Babasının yatağının yanında sessizce otururken, babası Deniz’e baktı:

“Oğlum… şu iş… olacak mı?”

Deniz boğazını temizledi.

“Olacak baba.”

Babası gülümsedi.

“İyi,” dedi. “O zaman ben rahatım.”

Babasını birkaç hafta sonra kaybettiler.

Deniz o gün laboratuvara döndü. Kimseye bir şey anlatmadı. Masasına oturdu. Bilgisayarı açtı. Kodun içine girdi. Çünkü bazı insanlar acıyı konuşarak değil, çalışarak taşır.

Ve Deniz o günden sonra daha sert oldu. Daha keskin. Daha az tahammüllü. Daha çok “sonuç odaklı”.

Ekipteki biri bir gün “Bu kadar yüklenme kendine” dedi.

Deniz cevap vermedi.

Çünkü Deniz’in içindeki ses, babasının sesiyle konuşuyordu artık:

“Bozmak kolay. Yapmak zor.”

6) Büyük Duvar: Ambargo ve Çıkış Yolu

Yedinci yıl, dış dünyada tansiyon yükseldi. Bazı ülkeler belirli alt bileşenlere erişimi tamamen kesti. Projede kullanılan bir mikroçip, bir sabah “tedarik edilemez” oldu. Alternatif denendi, performans düştü. Düşük performans “biraz düşüş” değildi; sistemin varlık sebebini zedeliyordu.

Proje yöneticisi toplantı yaptı:

“Arkadaşlar, bu parça olmadan hedefi tutturamıyoruz.”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra biri dedi ki:

“Bu iş burada biter.”

Deniz ayağa kalktı. Tahtaya bir şema çizdi. Yeni bir mimari.

“Parçayı değiştirmeyeceğiz,” dedi. “Parçanın yaptığı işi bölüp dağıtacağız.

Bu bir devrim değildi belki ama cesur bir karardı. Çünkü “tek bir sihirli parça” yerine, birden fazla yerli bileşen ve akıllı yazılımla aynı işi yapmak… daha karmaşıktı. Daha riskliydi. Daha fazla test demekti.

Ama başka seçenek yoktu.

Sekiz ay boyunca ekip yeniden çalıştı. Saha testleri, sıcak-soğuk döngüleri, titreşim testleri, elektromanyetik dayanım testleri… Her şey tekrar tekrar denendi.

Ve sonunda sistem, o ambargonun ardından ilk kez “daha güçlü” hâle geldi.

Deniz o gün defterine şunu yazdı:

“Bizi durdurmak için koydukları duvar, bize yeni bir kapı açtırdı.”

7) Dokuzuncu Yıl: “Artık Bunu Gösterme Zamanı”

Dokuzuncu yıl, proje artık prototip olmaktan çıkmıştı. Sahada denenmiş, sürüm numarası alan, üretim süreçleri tanımlanan, bakım dokümanı yazılan bir ürüne dönüşmüştü.

Deniz’in saçlarına erken beyazlar düşmüştü. Yüzü incelmişti. Ama gözleri, ilk günkü gibi keskindi.

O yıl kurum, uluslararası bir fuara katılmaya karar verdi. Aynı şehir. Aynı salonlar. Aynı kibirli cümlelerin dolaştığı yer.

Deniz, on yıl önceki o toplantıyı hatırladı. “10 yıl sonra görüşürüz” dediği anı.

Ve takvim… gerçekten on yıla yaklaşmıştı.

Fuara gitmeden önce ekip bir prova yaptı. Sunumun son slaytında tek bir cümle vardı:

Tam Bağımsız Teknoloji: Sahada Kanıtlı

Deniz slayta baktı. Sonra ekip arkadaşlarına döndü.

“Biz bunu kimseye ispatlamak için yapmadık,” dedi. “Ama… bugün bunu görecekler. Çünkü hakikatin bir huyu vardır: saklanmaz.”

8) Onuncu Yıl: Aynı Masada, Bu Kez Farklı Bir Sessizlik

VIP salonu yine aynıydı. Camlar yine parlıyordu. Kahve yine kötüydü. İnsanlar yine gülümsüyordu; ama gülümsemelerin içinde her zaman bir hesap olurdu.

Deniz, bu sefer masaya “genç mühendis” olarak değil, projenin teknik lideri olarak oturdu. Yanında ekip vardı. Sunumu başlatmadan önce, karşı taraftaki gri takım elbiseli adam masaya geldi.

Deniz onu tanıdı.

Adam da Deniz’i tanıdı ama o tanıma, bir “hatırlama” değil, bir “rahatsızlık” gibiydi. Çünkü Deniz’in yüzü değişmişti; ama bakışı aynıydı. O bakış, “unutmadım” derdi.

Sunum başladı.

Bu sefer slaytlar daha azdı. Çünkü artık en güçlü argüman, slayt değil, canlı gösterimdi.

Deniz sistemi çalıştırdı.

Ekranda görüntü aktı. Hedefler işaretlendi. Takip başladı. Sistem kendini kalibre etti. Sinyal karıştırma simülasyonu devreye alındı. Görüntü bozulmadı. Algoritma şaşmadı. Titreşim simülasyonu yapıldı. Sistem yine şaşmadı.

Deniz sessizce dedi ki:

“Isı döngüsü testleri burada. Saha logları burada. Dayanım raporları burada. Ve bu sistemin tüm kritik bileşenleri… yerli tasarım.”

Masadaki birkaç kişi birbirine baktı. Birinin eli istemsizce kalemine gitti. Bir diplomat, not aldı. Bir şirket temsilcisi boğazını temizledi.

Ve o gri takım elbiseli adam…

Yüzünün rengi değişti.

Çünkü on yıl önce söylediği cümle, şimdi masanın üstünde kendi ağırlığıyla eziliyordu.

Adam, bir şey söylemek istedi. Dili dönmedi. Sonunda cümle çıktı:

“Bu… nasıl mümkün oldu?”

Deniz, o an gülmedi. Alay etmedi. İntikam cümleleri kurmadı. Sadece şunu söyledi:

Çünkü biz ‘üretemez’ dediklerinde, bunu bir hakaret değil, bir görev emri gibi aldık.

Adamın yanında oturan biri araya girdi:

“Peki… lisans, ortak üretim, teknoloji paylaşımı… konuşabilir miyiz?”

Deniz başını hafifçe eğdi.

“On yıl önce bunu satın alabilirdik,” dedi. “Ama o zaman, bir gün ‘satamıyoruz’ dediğinizde elimizde hiçbir şey kalırdı. Şimdi… konuşuruz. Ama şartlar değişti.”

“Nasıl şartlar?” diye sordu adam.

Deniz’in sesi sakindi:

“Şartlar şu: Bu teknoloji artık ‘sizin sattığınız’ bir şey değil. Bizim ürettiğimiz bir şey.”

Masada bir sessizlik daha oldu. Bu seferki sessizlik, küçümseyen bir sessizlik değil; kabullenen bir sessizlikti.

9) Şokun Asıl Sebebi: Ürün Değil, Zihniyet

Toplantı dağıldığında Deniz koridora çıktı. Camdan dışarı baktı. Şehir ışıkları yağmurla parlıyordu. On yıl önceki hâlini düşündü: masanın ucunda sessiz oturan, cümleleri içine atan genç mühendis.

Şimdi aynı yerdeydi ama farklı bir insan olarak.

Ekip arkadaşları yanına geldi. Biri “Başardık” dedi.

Deniz bir an durdu. Sonra çok küçük bir gülümsemeyle cevap verdi:

“Başardık… ama asıl mesele bu değil.”

“Ne?” dediler.

Deniz, on yılın yükünü tek cümlede topladı:

Asıl mesele, ‘yapamayız’ diyen sese alışmamak.

O gün, o cümleyi söyleyenler şok olmuştu. Ama şok oldukları şey yalnızca bir cihaz değildi. Şok oldukları şey, bir ülkenin sabırla, inatla, planla ve terle kurduğu bir gerçeğin artık inkâr edilemeyecek kadar görünür hâle gelmesiydi.

10) Epilog: Deniz’in Masasında Kalan Not

Fuardan dönüşte Deniz laboratuvara gitti. Herkes evine dağılmıştı. Işıklar loştu. Tezgâhta yeni bir prototip kartı duruyordu. Çünkü mühendislikte “son” yoktu. Bir şey biter, öteki başlar.

Deniz çekmecesinden eski defterini çıkardı. İlk sayfada on yıl önce yazdığı cümle duruyordu:

“10 yıl sonra görüşürüz.”

Altına bugün için yeni bir satır ekledi:

“Görüştük. Şimdi sıra daha zorunda: sürdürülebilirlik.”

Kalemi bıraktı. Bilgisayarı açtı. Yeni kodu yazmaya başladı.

Çünkü Deniz için “şok etmek” hedef değildi.

Hedef, yapmaktı.

Ve o cümleyi söyleyenlerin asla anlamayacağı şey de buydu:

“Türkler bu teknolojiyi üretemez” diyenler, teknolojiyi bir ürün sanıyordu.

Oysa teknoloji, önce bir inat, sonra bir ekip, sonra bir kültürdü.

Ve kültür oluştuğunda, artık geri dönüş yoktu.