Üç eski jandarma milyonluk borç tahsil etmek için gitti — 9 yıl sonra üniformaları bulundu…

.
.

.

Kayıp Üniformalar: Bir Borcun Gölgesinde

2016 yılının sıcak bir yaz sabahıydı. İzmir, yavaş yavaş uyanıyor, Kordon’da deniz hâlâ dinginliğini koruyordu. Şehrin sokakları yeni yeni kalabalıklaşırken, bir köşesinde sıradan görünen bir sabah aslında yıllar sonra bile konuşulacak bir gizemin ilk adımlarına sahne oluyordu. O gün, üç eski jandarma, artık sivil hayatta çalışan üç profesyonel güvenlikçi, milyonluk bir borç tahsilatı için yola çıkıyordu. Her şey sıradan bir iş görüşmesi gibi görünüyordu. Ne onlar ne de yakınları bunun son görev olacağını bilmiyordu.

Ege Güvenlik Danışmanlık

Mert Kara, Serhat Tunç ve Levent Arslan… Üç eski asker, yıllarca jandarma teşkilatında görev yapmış, farklı bölgelerde defalarca hayati risk almış insanlar. Emeklilik sonrası bir araya gelmiş, İzmir’in sakin bir semtinde Ege Güvenlik Danışmanlık adında bir şirket kurmuşlardı. Kağıt üzerinde sıradan bir özel güvenlik ve danışmanlık firması gibi görünseler de, aslında gri bölgelerde çalışıyorlardı; resmi güç değillerdi ama resmi kurumlarla da çelişmeyen, bazen onların bile uzaktan takdir ettiği zor görevler üstleniyorlardı.

Mert, ekibin beyni sayılırdı. Analizci zekâsı, jandarma yıllarında istihbarat ve planlama birimlerinde çalışmış olması sayesinde her olayı en ince ayrıntısına kadar değerlendirme yetisine sahipti. Serhat, ekibin sahadaki gücüydü. Operasyon yıllarında en sıcak bölgelerde, en ön safta yer almış, gözü pek ama hesapsız olmayan bir adamdı. Levent ise insan ilişkilerinde ustaydı. Arabuluculuk, kriz yönetimi ve iletişim onun uzmanlık alanıydı.

Şirketin tabelasında “özel güvenlik, risk analizi, danışmanlık” yazıyordu. Ama perde arkasında yaptıkları işler biraz daha karmaşıktı. Bazı müşteriler kayıp mallarının peşine düşmeleri için gelir, bazıları tehdit aldığı için savunma planı ister, bazıları ise tıpkı bu hikayede olduğu gibi yıllardır tahsil edilemeyen büyük bir borç için kapılarını çalardı.

Büyük Dosya: Engin Ersoy ve Borç Meselesi

Bir sabah, kapı çaldı. İçeri, 50’li yaşlarının ortasında, bakımlı ama yorgun yüzlü bir adam girdi. Takım elbisesi pahalıydı, saati dikkat çekiyordu ama gözlerindeki yorgunluk yıllardır süren bir mücadelenin izlerini taşıyordu. Kendini Engin Ersoy olarak tanıttı. Varlıklı bir iş insanıydı, en azından kağıt üzerinde hâlâ öyle görünüyordu. Uzun zamandır çözemediği bir meselesi vardı; yıllardır tahsil edemediği bir alacağı… 5 milyon lira. Mahkemeler, avukatlar, kararlar… Ama pratikte hiçbir şey değişmemişti.

Borçlu taraf, Güven Acar’dı. Yıllar önce ortak bir proje yapmışlardı. Engin sermaye koymuş, Güven sahada işi yürütmüştü. Sonra işler karışmıştı. Mahkeme Engin’in lehine bir alacak kararı vermişti ama Güven hâlâ bu borcu haksız buluyordu. Engin artık sürecin sona gelmesini istiyordu; ya tahsilat ya da net bir anlaşma. Belirsizlik insanı paradan daha çok yoruyordu.

Mert, Serhat ve Levent, Engin’in sunduğu dosyayı incelediler. Engin onlardan yasa dışı hiçbir şey istemediğini, sadece dosyayı profesyonelce ele almalarını, karşı tarafla görüşüp gerçeği ortaya çıkarmalarını talep etti. Tahsil edilen net miktarın %10’u komisyon olarak onların olacaktı. Bu, şirketin geleceğini birkaç yıl garanti altına alacak bir miktardı. Ama aynı zamanda büyük bir risk demekti.

Hazırlık ve İlk Temas

İlk adım, Güven Acar hakkında bilgi toplamaktı. Şirket kayıtları, finansal geçmiş, haberler, iflas başvuruları… Levent, ilk teması telefonla kurdu. Güven, gergin ama kontrollüydü. “Yıllardır hep benden istenen oldu, kimse benim ne kaybettiğimi sormadı,” dedi. Yüz yüze konuşmayı kabul etti. Sanayi sitesindeki küçük ofisinde buluşacaklardı.

Görüşme günü, üç eski jandarma sade sedan araçlarıyla yola çıktı. Sanayi sitesinde Güven’in ofisine vardılar. Güven, onları ayakta karşıladı. Ofis, eski proje fotoğrafları ve yığılmış dosyalarla doluydu. İlk dakikalar çay eşliğinde geçti. Levent, “Biz buraya kavga etmeye gelmedik. Sizin tarafınızı da, Engin Bey’in tarafını da anlamak istiyoruz,” dedi.

Güven, borcu hâlâ haksız buluyordu. “O projede çok şey kaybettim,” dedi. Serhat, “Ne kadar sürede, ne kadar ödeyebilirsiniz?” diye sordu. Güven net bir takvim veremiyordu. Levent, daha sakin bir yerde konuşmayı önerdi. Şehrin dışındaki tenha bir yerde, vadiye bakan bir yol kenarında buluşacaklardı.

Kırsal Yolun Sonu

Akşamüstü, üçlü kendi araçlarına döndü. Güven kırmızıya çalan bir kamyonetle önden çıktı, onlar da arkasına düştüler. Şehir merkezinden uzaklaştıkça yollar seyrekleşti, tarlalar ve ağaçlık alanlar başladı. Serhat, “Bu rota çok içime sinmedi,” dedi. Mert, “Geri dönmek için somut bir sebebimiz yok,” diyerek dikkatli olmalarını istedi.

Kamyonet, toprak bir yola girdi. Araçlar durdu. Etraf sessizdi, sadece rüzgarın sesi duyuluyordu. Güven, “Burası eskiden kafa toplamak için geldiğim bir yerdi. Kimse uğramaz,” dedi. Üç eski jandarma araçtan indi. O an, bu yolun kenarında yaşanacakların sadece bir borç dosyasının değil, üç adamın hayatının da son sayfasını yazacağını kimse bilmiyordu.

Kayboluş

Akşam saatlerinde üç farklı evde saatler normalden daha ağır ilerliyordu. Yakınları gün içinde kısa mesajlar almıştı. Saat 19 olduğunda kimse endişelenmiyordu. Ama saat ilerledikçe telefonlar açılmadı. Gece yarısına doğru ofise bakma fikri doğdu. Ofisin kapısı açıldığında içerideki düzen bozulmamıştı. Masadaki dosyalar yerli yerindeydi ama o gün kullanılan dosyanın boşluğu fark edildi. Ne kavga izi, ne acil durum hissi taşıyan bir işaret vardı. Sanki normal bir iş günü bitmiş, üç adam kapıyı kilitleyip gitmişti.

Ertesi sabah, resmi makamlara kayıp başvurusu yapıldı. Üçü de eski jandarma kökenli, özel güvenlik işi yapıyorlardı. Sonra Manisa tarafında bir görüşme yapacaklarını biliyorlardı. En son telefonla öğleden sonra kısa mesaj vermişlerdi. O andan sonra hiçbir haber yoktu.

Arama ve Soruşturmalar

Yetkililer, prosedüre uygun şekilde sorular sordu. Kullandıkları aracın plakası sisteme girildi, telefon sinyalleri için teknik birimler devreye sokuldu. İlk birkaç gün umut ile kaygı iç içeydi. Belki araç bir yerde arızalanmıştı. Ancak üçüncü günün akşamına doğru bu umut da yerini ağır sorulara bırakmaya başladı. Bir ihbar geldi; şehir dışına yakın bir yolda günlerdir aynı yerde duran boş bir araç vardı. Plakası Ege Güvenlik Danışmanlık’ın kullandığı sedan ile eşleşiyordu.

Araç yol kenarında düzgünce park edilmiş halde bulundu. Kapılar kilitli değildi. İçeri girildiğinde dosyalar düzenli şekilde duruyordu. Arka koltukta küçük bir çanta, not defteri, kalem… Fiziksel mücadele izi yoktu. Sanki üç adam normal bir şekilde arabayı kenara çekmiş, belgelerini düzenlemiş, sonra da kendi rızalarıyla araçtan inip uzaklaşmışlardı. Ama nereye, neden ve nasıl oluyor da bir daha kimsenin gözüne görünmüyorlardı?

Aracın bulunduğu bölgede geniş çaplı arama başlatıldı. Tarlalar, tepeler, ağaçlık alanlar tek tek kontrol edildi. Yakın köylere gidildi, muhtarlarla ve bölge halkıyla konuşuldu. Kimse üç adamın yürüdüğünü, biriyle buluştuğunu açıkça söyleyemiyordu. Dağlık kesimler tarandı, dronlar havadan tarama yaptı. Kayalık alanlar, dere yatakları incelendi. Her yeni işaret bulunamayan bir gerçek anlamına geliyordu.

Aracın çevresinde bazı belirsiz lastik izleri tespit edildi. Bunlar başka araçların da bu yoldan geçtiğini gösteriyordu. Ama hangi izlerin ne zaman oluştuğu kesin değildi. Zamanla çevredeki insanlar arasında söylentiler dolaşmaya başladı. “Borç meselesi büyümüş olabilir,” dedi bazıları. “Alacak peşine düşenler yanlış insanların hedefi olmuş olabilir.” Kimileri borçlu tarafın çevresinde hoşlanmadığı insanlar vardır, araya başkaları girmiştir diye fısıldadı. Ama bu teorilerin hiçbirinin arkasında ciddi bir kanıt yoktu.

Soruşturmanın Derinleşmesi

Yetkililer, güvenlik kameralarını da inceledi. Aracın son görüldüğü güzergahtaki kameralar kontrol edildi. Şehir çıkışındaki bazı kameralarda aracın geçtiği anlar tespit edildi. Ama belli bir noktadan sonra kamera ağı dağılıyor, kırsal bölgelere girildikçe görüntü kaydı alınan yerler seyrekleşiyordu. Telefon kayıtları da incelendi. Sinyaller belli bir noktaya kadar düzenliydi. Sonra araç yol kenarında bırakıldıktan kısa bir süre sonra telefonların hepsi sustu. Sanki aynı anda kapanmışlar ya da bir daha hiç açılmamışlardı.

Tanık ifadeleri toplandı. Yoldan geçen bazı sürücüler, “Şu civarda bir araç durmuştu. İçinde kimse yoktu,” dedi. Bazıları, “Kıyıda köşede oturan iki kişi gördüm ama yüzlerini seçemedim,” diye anlattı. Hiçbiri net olarak “Onlar üç eski jandarmaydı,” diyemedi. Zihinler zaman geçtikçe ayrıntıları unutmaya, yerine yeni hatıralar koymaya meyilliydi.

Aylar geçti. Kapsamlı aramalar belirli periyotlarla tekrarlandı. Ama her seferinde raporların sonunda benzer cümleler yer alıyordu: “Aramalarda somut bir bulguya ulaşılamamıştır. Üç kayıp şahsın nerede olduğuna dair kesin bilgi elde edilememiştir.”

Resmi dosya tamamen kapanmadı. Çünkü ortada ne ceset ne kesin bir kaza izine işaret eden bulgu, ne de doğrudan bir suç faili gösteren delil vardı. Bu yüzden kayıtlar açık fakat pasif hale geldi. Yani dosya raflarda duruyor, ancak aktif ekipler artık her gün bu dosya üzerinde çalışmıyordu.

Yıllar Sonra: Bodrumdaki Keşif

Dokuz yıl geçti. İzmir’de gündem değişti, yeni hayat telaşları başladı. Ama bazı insanlar için takvim hep aynı günde asılı kaldı. 2016 haziranında… Dosya resmi olarak kapanmamıştı ama kimsenin aktif olarak üzerinde çalışmadığı, tozlu raflara kaldırılmış bir belge yığınına dönmüştü.

Ta ki bir gün, eski bir binada yapılan basit bir temizlik işi her şeyi yeniden başlatana kadar… Şehrin başka bir ucunda yıllardır kullanılmayan, resmi kayıtlarda “eski hizmet binası” diye geçen bir yapı vardı. Bina yıkılacaktı. Yıkımdan önce içinin boşaltılması, temizlenmesi gerekiyordu.

Temizlik işçileri bodrum kata indiklerinde dar bir koridorun sonunda küçük bir depo kapısı buldular. Paslı bir kilit, yarı açık bir kapı, içeriden gelen ağır eski hava kokusu… İçeri girdiklerinde ilk anda sıradan şeyler gördüler: kırık sandalyeler, eski dosya kutuları, çökmüş bir raf. Ama odanın köşesinde birbirine çok yakın şekilde duran üç siyah spor çantası dikkatlerini çekti. Sanki birileri onları özenle yere bırakmış ve bir daha hiç dokunmamıştı.

Çantaların içinden düzgünce katlanmış üç jandarma üniforması çıktı. Kıyafetlerin yanında bazı kişisel eşyalar vardı: bir kol saati, bir not defteri, bir kart vizitlik, eskimiş bir kemer… Ve en önemlisi, iç yüzüne işlenmiş isimler. Bu isimler, yıllar önce milyonluk borç tahsilatı için gidip kaybolan üç adamın isimleriydi.

Yeniden Soruşturma

Çantaların bulunması haberi kısa sürede ilgili birimlere ulaştı. Yetkililer eski hizmet binasının bodrumunu hızla güvenlik çemberine aldı. Üniformalar, kişisel eşyalar ve şirket logolu dosyalar dikkatle incelenmek üzere kayıt altına alındı. Yıllar önce kayıp başvurusu yapan yakınlar tekrar çağrıldı. Sessiz bir odada masanın üzerine sırayla eşyalar kondu. Tanıma sahnesi, bağırış çağırış olmadan ölçülü ama ağır bir duyguyla ilerledi. Eşyalar bulunmuştu ama asıl önemli olan hâlâ ortada yoktu: üç insan.

Yeni soruşturmada odak hemen binaya kaydı. Bu eski hizmet binasına son yıllarda kimler girebiliyordu? Resmi olarak anahtar kimdeydi? Gayri resmi olarak kimler erişebilirdi? Binanın uzun süredir boş olduğu biliniyordu ama yine de bakım, kontrol, zaman zaman depo amaçlı kullanım için giriş çıkışlar olmuş olabilirdi.

Teknik ekipler bodrumdaki ortamı detaylı inceledi. Duvarlarda oluşan nem izleri, zemindeki toz tabakası, köşelerdeki örümcek ağları… Hepsi çantaların oraya yeni konmadığını gösteriyordu. Yapılan ön tahminlere göre eşyalar en az 8-9 yıl önce oraya yerleştirilmişti. Yani üç eski jandarmanın kaybolduğu dönemle çakışan bir zaman dilimi söz konusuydu.

Çantaların duruşu, yerleştiriliş biçimi de dikkat çekiciydi. Rastgele atılmış değillerdi. Yan yana, simetrik sayılabilecek bir düzenle duvara paralel şekilde dizilmişlerdi. Bu da belli bir aceleden çok kasıtlı bir saklama niyeti olduğunu düşündürüyordu. Sanki birileri bu eşyaların bir gün mutlaka bulunacağını biliyor ve bunu bilerek görünmeyeceği ama tamamen de kaybolmayacağı bir yere bırakıyordu.

Cevapsız Sorular

Ancak tüm bu ipuçlarına rağmen tablo hâlâ eksikti. Ne çantaların oraya tam olarak kim tarafından konulduğu ne de bunu neden yaptığı netleşmişti. Ceset yoktu. Mücadele izi yoktu. Bodrumda yaşanmış bir olayın doğrudan izine rastlanmamıştı. Bu yüzden her yeni cümle kesin bir hükümden çok soru soran ve ihtimalleri tartan bir tona sahipti.

Bu eşyalar buraya kayboluşa çok yakın bir tarihte mi kondu? Yoksa yıllar sonra birileri başka bir yerden alıp buraya mı taşıdı? Burası bir mesaj vermek için mi seçildi yoksa sadece erişimi olan birinin en uygun saklama noktası mıydı?

Cevaplar hâlâ yoktu ama belli olan bir şey vardı: 9 yıl önce bir kırsal yolda duran araçla başlayan gizem, şimdi eski bir hizmet binasının bodrumunda bulunan üç üniformayla çok daha derin ve karanlık bir hale gelmişti.

Sonuç ve Tartışma

Belki de en basit ihtimal, herkesin aklına ilk gelen milyonluk borç meselesi kontrolden çıktı. Taraflardan biri ya da araya giren üçüncü kişiler bu işi sessizce kapatmak istedi. Üç eski jandarma ortadan kaldırıldı, sonra da yıllar süren bu kayboluş dikkatle saklandı.

Peki ya başka ihtimaller? Ya üç eski jandarma bilerek ortadan kaybolmayı seçtiyse? Belki de tahsilata gittikleri gün masada hiç kimsenin beklemediği bir teklif aldılar. O gün sadece borç dosyası değil, çok daha büyük ve karanlık bir tabloyu gördüler ve biri onların yok olduğunu göstermek için yıllar önce bu üniformaları eski bir binaya bilinçli olarak bıraktı. Sanki “Onlar artık yok, aramayın,” demek ister gibi.

Eski bir resmi binanın seçilmiş olması da başlı başına bir soru işareti. Bu bir mesaj mıydı? “Bakın, bu işin gölgesi buraya kadar uzanıyor,” diyen sessiz bir uyarı mı yoksa sadece anahtarına erişebilen birinin işini kolaylaştırdığı pratik bir saklama yeri miydi?

Tüm bu ihtimaller içinde tek bir gerçek değişmiyor: Üniformalar bulundu ama üç adam hâlâ kayıp. Onların hikayesinin cevabı belki de tozlu dosya raflarında değil, bir yerlerde kimsenin henüz bakmadığı bir ayrıntıda, birinin yıllar önce söyleyip de kimsenin önemsemediği bir cümlede saklı.

Bu hikaye tamamen kurgudur. Gerçek bir olaya dayanmaz. Buradaki tüm isimler, kurumlar ve olaylar hayal ürünüdür. Herhangi bir kişi veya kuruma benzerlik sadece tesadüftür. Sadece düşünmek, tartışmak ve birlikte “ya böyle olsaydı?” demek için anlatılmış bir öyküdür.