ÜÇ YILDIZLI BİR FİLO KOMUTANI OLDUĞUNU BİLMEYEN ONU UÇAK GEMİSİNDEN İTTİ.
.
.
Üç Yıldızlı Bir Filo Komutanı Olduğunu Bilmeden Onu Uçak Gemisinden İtti
I. Dalganın Üzerindeki Çelik Şehir
Doğu Akdeniz, kış ortası.
Ufuk çizgisi, kurşuni gökyüzüyle aynı renge bürünmüş; denizin dalgaları, ağır ağır çelik bir şehrin gövdesine vuruyordu. O şehir, 300 metreyi aşan gövdesiyle Türk Deniz Kuvvetleri’nin gururu olan uçak gemisi TCG Yıldırım’dı.
Gemi, dışarıdan bakıldığında bir savaş makinesi gibi görünüyordu belki; ama içinde, irili ufaklı binlerce insan, farklı hikâyeleriyle birlikte yaşıyor, çalışıyor, nöbet tutuyor, yemek yiyor, düşünüyor ve hata yapmaktan korkuyordu.
O sabah, geminin güvertesi, yakıt ikmali sonrası olağanüstü hareketliydi. Helikopterler kalkıyor, F-16’ların denize uyumlu modifikasyonlu bir versiyonu olan jetler iniş-kalkış talimleri yapıyor, deniz hava unsurları eğitim mermileriyle atış talimi düzenliyordu.
Çelik güvertede koşuşturanların arasında, omuzlarında teğmen rütbesi, yüzünde hem yorgunluk hem inatçı bir enerji taşıyan genç bir subay, dikkatle etrafı gözlüyordu.
Teğmen Ömer Kaya, gemide henüz bir yıldır görevliydi. Tarih boyunca deniz ve hava gücüyle ilgili ne kadar kitap bulduysa okumuş, harp okulunda dereceyle bitirmiş, ama gerçek hayatın, kitaplardan farklı olduğunu çabuk öğrenmişti.
Özellikle de rütbeli – ast ilişkilerinin, yazılı kitaplardan çok, yazılı olmayan kurallarla yürüdüğünü…
“Teğmen, paleti oraya bırakma!” diye bağırdı bir başçavuş, ağır mühimmat paletini güvertenin kenarına yakın bir yere bırakan erlere.
Ömer, refleksle araya girdi.
“Başçavuşum, bu bölge şu an riskli,” dedi. “Oradan bir iniş olur, palet tehlike yaratır. Şuraya alalım.”
Başçavuş, bir an ters ters baktı ama itiraz etmedi. Ömer’in işine gösterdiği özen, sevilsin sevilmesin, saygı uyandırıyordu.
Yine de, gemide herkes ondan hoşlanmıyordu.
En başta da, Hava Pisti Güvertesi’nin fiili “kralı” sayılan Kıdemli Astsubay Gürkan.
Gürkan, on beş yılı devirmiş, yüzünde güneş ve tuz izleri taşımaktan gurur duyan, “her şeyi en iyi ben bilirim” özgüvenine sahip biriydi. Bazı açılardan geminin sigortasıydı; bazı açılardan ise, yeni gelen genç subaylar için bir sabır sınavı.
Ömer’i ilk gördüğü günden beri sevmemişti. Onun çok hızlı yükselecek türden bir subay olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yoktu. Böyle tipler, yeterince beklenmezse kontrol edilmezdi.
Gürkan’a göre, kontrolden çıkmış bir subay, geminin dengesi için tehlikeydi.
II. Bir Türbülans, Bir Uyarı
Uçuş güvertesinde o gün, hava ve deniz koşulları sınır değerlerindeydi. Rüzgar şiddetleniyor, dalgalar zaman zaman geminin burun kısmından yukarı şaplak gibi vuruyordu.
Öğleden sonra yapılacak iniş-kalkış talimlerinde, güvertenin en uç noktalarında, güvenlik sınırlarına riayet edilmesi gerekiyordu.
Ömer, emniyet kontrol listesini elinde tutuyor, pilotlar ve güverte personeli arasındaki koordinasyonu izliyordu. Gözleri, özellikle uçakların iniş ve kalkış esnasında emniyet şeridinin dışına çıkanları kolluyordu.
Gürkan ise, alıştığı rutine güvenerek, bir miktar rahat davranıyordu. O kadar çok iniş-kalkış görmüştü ki, kendi gözlemlerini, yazılı kuralların üstünde görmeye başlamıştı.
“Pist 3, hazırsınız,” dedi kule.
“Pist 3 hazır,” diye cevapladı güverteden Gürkan. Elini kaldırıp tek işaretle birkaç eri yönlendirdi.
Ömer, o anda fark etti: Pist 3’ün kenarındaki emniyet çizgisine, bir yakıt hortumu gereğinden fazla yaklaşmıştı.
Koşarak oraya gitti.
“Bu hortum burada duramaz,” dedi sertçe. “Jet inerken vakum oluşturur, hortumu çekerse—”
Gürkan onu yarıda kesti.
“Teğmen, kırk kere yaptık bu işi,” dedi küçümseyen bir ifadeyle. “Bugün mü öğreneceğiz senden?”
Ömer, geri adım atmadı.
“Kurallar belli, Astsubayım,” dedi. “Pistin kenarı tamamen boş olmalı. Bu hortumun yeri burası değil.”
Gürkan’ın yüzü sertleşti.
“Emri kim veriyor burada, Teğmen?” dedi. “Sen mi, ben mi?”
“Emri prosedür veriyor,” diye cevapladı Ömer. “Sadece hatırlatıyorum.”
O an, güvertede çalışan birkaç çift göz, ikisine birden çevrilmişti. Gemi gibi hiyerarşik bir dünyada, bir teğmenin, kıdemli bir astsubaya böyle karşı çıkması, dikkat çeken bir cesaretti.
Ama Ömer, haddini aşmanın ve vazifeyi yerine getirmenin ince çizgisinde yürüdüğünün farkındaydı.
“Hortumu çekelim, başka yere bağlayalım,” dedi. “Bu pistte şu an risk var, Astsubayım.”
Gürkan dişlerini sıktı. Kendi içinde bir şeyler kamburlaşıyordu.
Bu çocuk, dediyordu içinden. Bir gün haddini bildirmek gerek.
Ama o an, kuledeki kontrol subayı anons etti:
“Jet yaklaşmada. Pist temiz mi?”
Gürkan, “Temiz,” demek üzereyken, Ömer onun önüne geçti, düğmeye basıp mikrofona eğildi.
“Pist üç, şu an hazırsız,” dedi. “Yakıt hortumu pist kenarında, çekiyoruz. Yirmi saniye gecikme istiyoruz.”
Kuleden kısa bir sessizlik oldu. Sonra:
“Anlaşıldı Pist 3. Yirmi saniye gecikme.”
Gürkan’ın gözleri öfkeyle büyüdü.
Teğmenin eline, gözünün önünde, “yetki” geçmiş gibi hissetti.
On beş saniye içinde hortum çekilip güvenli mesafeye alındı. İniş sorunsuz gerçekleşti.
Her şey, bir prosedürün uygulanması kadar basit görünüyordu; ama insanların zihninde, kimin prosedürü uyguladığı daha çok akılda kalıyordu.
O gece Gürkan, yatakhanesinde, bu sahneyi defalarca düşünerek uykuya daldı. Ve sabaha, içinde garip bir kararlılıkla uyandı.
“Burası uçak gemisi,” dedi kendi kendine. “Burası oyunun değil disiplinin yeri. Bu çocuğa, bu demir yığınının ne olduğunu göstermek gerek.”
III. Filo Komutanı Geliyor
Bir hafta sonra, gemiye özel bir misyon eklendi: Doğu Akdeniz’deki tatbikata, NATO güçleriyle koordineli bir hava gösterisi de dahil edilecekti. Geminin komuta kademesinde, bir süredir beklenen bir ziyaretten söz ediliyordu.
Ancak bu ziyaretin kim tarafından yapılacağı, resmi olarak duyurulmamıştı. Sadece, “Filo komutanımız gemiyi yerinde görmek istiyor,” deniyordu.
Üç yıldızlı bir filo komutanı, genellikle kendi üssünde, harita odalarında ya da brifing salonlarında görülürdü. Uçak gemisi güvertesine çıkması, daha çok moral ve denetim amaçlı nadir anlardan biriydi.
Ömer, bu ziyaretten haberdardı. Ama kafası, hâlâ görevine odaklıydı. Filonun en genç teğmeni olarak, üstlerinin gözüne batmak istemiyor; ama gerektiğinde diliyle değil, işiyle konuşmak istiyordu.
Ziyaret günü, hava açıktı. Dalga seviyesi düşmüş, rüzgar ortalama değerlere gerilemişti. Güverte, vitrine çıkacak bir gemi gibi titizlikle hazırlanmıştı.
Öğleden sonra, geminin helikopter pisti kısmına bir helikopter indi. İçinden, üzerinde sade bir uçuş tulumu olan, orta boylu, gri saçlı, sakalsız bir subay indi. Omuzları boştu; üzerinde rütbe işareti olmayan bir uçuş tulumu giymeyi tercih etmişti.
Onu karşılayanlar, gemi komutanı ve birkaç subaydı.
“Hoş geldiniz, efendim,” dediler, selam durarak.
Helikopterden inen adam, hafifçe başını salladı.
“Hoş bulduk,” dedi. “Ben sadece ‘Misafir Pilot Levent’ gibi düşünebilirsiniz. Önce gemiyi, sonra insanları görmek istiyorum.”
Gemi komutanı, bu tevazunun ardındaki gücü iyi tanıyordu. Bu kişi, aslında Deniz Hava Filo Komutanı Tümamiral Levent Demirer’di. Üç yıldız, bir filonun hava unsurlarının kaderini belirleyen yetki…
Ama o, güverteye indiğinde, kendini “misafir pilot” gibi tanıtmayı tercih etmişti. Özellikle de alt kata inmeyip önce güverteyi gezmek istemişti.
Bazılarına göre, bu tehlikeli bir tercihti: Gürkan gibi, “yüzden rütbe okuyan” astlar, bu adamın kim olduğunu anlamayabilir, ona buna göre davranmayabilirdi.
Gemi komutanı, “En azından bir rütbe işareti taksanız…” demek istemişti, ama amiral görüşünü belirtmiş, konu kapanmıştı.
Levent, güvertedeki hareketi izleyerek yürüyordu. Pilotların uçuş öncesi kontrollerini, mühimmat yükleme ekiplerini, güvenlik işaretlerini dikkatle inceliyordu.
Ömer, o sırada, Pist 2’nin kenarındaki işaretleme ekibine liderlik ediyordu. Kafasını kaldırdığında, uçuş tulumlu bir subayın yaklaşmakta olduğunu gördü. Rütbe işareti yoktu; ama yürüyüşünde bir subay disiplininin izleri vardı.
“Merhaba Teğmen,” dedi adam. “Burası Pist 2 mi?”
“Evet,” dedi Ömer. “Az sonra iniş alacağız.”
“Güzel,” dedi adam, güverte kenarına doğru yürürken. “Buradan her şey daha farklı görünüyor, değil mi?”
Ömer, bu sözde bir pilot sezdi.
“Siz de uçuyorsunuz sanırım,” dedi.
“Biraz,” dedi adam. “Eski günlerden kalma.”
Güverte kenarına doğru birkaç adım daha attı. Rüzgar, geminin omurgasından yukarı doğru esiyor, birkaç metre aşağıda, çalkalanan suyun sesi duyuluyordu. Geminin kenarındaki güvenlik çitinin altındaki bölgeye, emniyet çizgisi çekilmişti.
Ömer’in gözleri, adamın adımlarını izledi. Dikkatini çeken bir şey vardı: Adam, emniyet çizgisini fark etmemiş gibi, bir an için çizginin hemen kenarında durdu.
Gürkan, tam o anda, başka bir işle uğraşıyor gibi görünerek, içinden “İşte fırsat,” diye geçirdi.
Ömer, refleksle:
“Efendim, orası tehlikeli bölge,” dedi. “Lütfen çizginin bu tarafına geçin.”
Adam, sanki bunu duymamış gibi, denize bir bakış daha attı.
“Güzel manzara,” dedi. “Deniz, hep aynı gibi görünür ama her an başka bir şey saklar.”
Gürkan, bu sahneyi uzaktan izlemişti. İçinde, birkaç zamandır biriken kızgınlık kabardı.
“Kim bu?” diye sordu yanındaki erlere.
“Bilmiyoruz, Astsubayım. Uçuş tulumlu biri. Belki pilot.”
“Pilotmuş…” diye homurdandı Gürkan. “Ben on beş yıldır bu güvertedeyim. Burası benim alanım.”
Adam, emniyet çizgisinin hemen iç tarafında durmaya devam ediyordu. Korkuluk yoktu; çizgi, geminin kenarına yaklaşılmamasını belirtmek için çekilmişti sadece.
Ömer, bir adım öne atıldı.
“Efendim, gerçekten, lütfen—”
Gürkan, artık dayanamayıp araya girdi. Sert adımlarla ilerledi, Ömer’i eliyle kenara itip adamın koluna yapıştı.
“Hop!” dedi. “Sen kimsin? Burası gezinti yeri değil. Uçak gemisindesin. Emniyet çizgisini geçemezsin.”
Adam, bir an şaşırdı. Gürkan’ın elleri, onu çizginin gerisine çekmek yerine, vücudunu yana doğru iten bir hamleyle hareket etti. Öyle ki, dengesini bozan bu itiş, bir saniyeliğine ayağının çizgiye takılmasına neden oldu.
Ömer’in gözleri büyüdü. Her şey çok hızlı oldu.
Adam, ileri değil, yana doğru adım atmak isterken ayağı kaydı. Güverte ile gemi kenarındaki boşluğun birleştiği noktada, bir an havada asılı kaldı; sonra gövdesi, gemiden dışarı, denize doğru salındı.
“Dikkat!” diye bağırdı Ömer.
Ama artık çok geçti.
Adam, birkaç metre aşağıda köpüren suya, başının üzerinde uçuş tulumu ve botlarıyla birlikte, bir gürültüyle düştü.

X. Alarm: “Adam Denizde!”
Güverte, birkaç saniyeliğine dondu. Sonra, sirenler çalmaya başladı.
“Adam denizde! Adam denizde!” diye bağırdı biri, elindeki megafonu kavrayarak.
Ömer, refleksle korkuluğun üzerinden baktı. Adam, suyun yüzüne çıkmaya çalışıyor, dalgaların arasında kendini çelik gövdeden uzaklaştırmamaya çabalıyordu.
“Can simidi!” diye bağırdı Ömer. “Hemen!”
Bir er, güverte kenarından can simidi attı. Ömer, bir an bile düşünmeden, emniyet halatını beline bağlayıp kendi de korkuluğa tırmandı.
“Teğmen, ne yapıyorsun!” diye bağırdı biri.
“Onu çekiyorum!” diye cevapladı Ömer.
Gürkan, şokla geri çekildi. Gözleri, yaptığı şeyin büyüklüğünü yeni yeni idrak ediyordu. Az önce ittiği, sıradan sandığı bu adam, geminin üzerinde dolaşan bir misafir pilottu. Ya da öyle sanmıştı.
Suya düşen adam, can simidine sarılmayı başardı. Fakat geminin dev gövdesi, suyun üzerinde duran herhangi bir kayık gibi değildi; suyun kaldırma kuvvetiyle savaşmak, yorucu ve tehlikeliydi.
Ömer, halattan sarkarak, “Tutun!” diye bağırdı. Adamın bileğini yakalayarak yukarı çekmeye çalıştı.
Güverte ekibi, halatı geri çekiyor, Ömer de adamı kendine doğru çekiyordu. Birkaç saniye, üç-dört insanın bütün gücünü harcamasını gerektiren bir mücadele oldu bu.
Sonunda, adamın gövdesi korkuluğun üzerinden güverteye çekildi. Ömer, nefes nefese onu yere yatırdı.
“İyi misiniz?” dedi, suyla kaplı yüzüne bakarken.
Adam öksürdü, ciğerlerindeki suyu tükürürken bir an gözlerini açtı. Ömer’in yüzüne baktı.
“Reflekslerin iyiymiş, Teğmen,” dedi. “Şimdilik hayattayım.”
Güverte komutanı, kıdemli subaylar, doktor, hepsi bir anda oradaydılar.
Gürkan, birkaç adım geride, ne yapacağını bilmez hâlde duruyordu. Yaptığı şeyin adının, “kaza” ve “emniyet hamlesi” arasında gidip geldiğini düşünmek istiyordu; ama içten içe biliyordu: O, rütbesini bilmediği birini, gereksiz sertlikle itmiş, ölüm riskiyle karşı karşıya bırakmıştı.
Doktor, adamı revirde incelemek üzere sedyeye aldı.
Güverte komutanı, Gürkan’a döndü.
“Ne yaptın sen?” dedi dişlerini sıkarak.
“Ben… şey… Pistte emniyet ihlali vardı, Komutanım,” dedi Gürkan. “Uyardım, kendini geri çekmedi. Çizgiyi geçemez, protokol öyle…”
“İtiyorsun yani?” dedi komutan. “O çizgiden insan atıyorsun?”
“Hayır… öyle değil…”
Güverte komutanının telsizi cızırdadı.
“Güverte, Komuta Merkezi. Misafir pilotun durumu nedir?” diye sordu, gemi komutanının sesi.
“Hayatta ve revirde, Komutanım,” dedi güverte komutanı. “Denize düştü, geri alındı.”
Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra, mikrofondan gelen cümle:
“Birazdan kim olduğunu öğreneceksiniz. Hazırlıklı olun.”
XI. Üç Yıldız, Bir Ders
Revirdeki incelemelerden sonra, adamın ciddi bir yaralanma yaşamadığı anlaşıldı. Hafif bir hipotermi ve kas zorlanması dışında, kontrol altındaydı.
Revirde ayaklanmasına izin verildiğinde, gemi komutanı yanına gelip selam verdi.
“Tümamiralim,” dedi. “Bu olay için özür dilerim.”
Levent Demirer, hafifçe gülümsedi.
“Özür dilemeniz gereken ben değilim, Komutan,” dedi. “Ben zaten biliyorum nereye geldiğimi. Asıl, geminizdeki kültür için düşünmeniz gerekenler var.”
Geminin komuta odasında, kısa süre sonra olağanüstü bir toplantı yapıldı. Gemi komutanı, güverte komutanı, ilgili subaylar, Gürkan ve Ömer, hepsi oradaydı.
Tümamiral Levent, içeri girdiğinde, bu kez uçuş tulumunun üzerinde rütbe işaretleri vardı: omuzlarında üç yıldız, göğsünde filo komutanlığı amblemi.
Gürkan’ın yüzünden kan çekildi. Az önce “sen kimsin?” diyerek itip denize düşürdüğü adamın, aslında onu değerlendirmeye gelen filo komutanı olduğunu idrak etmek, gecikmiş bir kabus gibi üzerine çöktü.
Ömer, yanında dimdik duruyordu. Aklından, “Keşke daha emin olsaydım hortum konusunda da…” gibi düşünceler geçiyordu; ama şu an öncelik farklıydı.
Levent, masanın başına geçti.
“Bu gemi,” dedi, “sadece çelik ve teknolojiden ibaret değil. Bu gemi, insanlardan oluşuyor. İnsanların hatalarından, reflekslerinden, egolarından, korkularından, cesaretinden. Bugün bir hata yaptık. Hep birlikte.”
Gürkan, dayanamayarak öne çıktı.
“Amiralim,” dedi, sesi titreyerek. “Denize düşmenize sebep olan ben oldum. Rütbenizi bilmeden… Yapmamam gereken bir hareket… Sadece disiplin amacıyla—”
Levent, elini kaldırarak sözünü kesti.
“Rütbemi bilseydin,” dedi, “beni iter miydin?”
Gürkan başını eğdi.
“Elbette hayır, Amiralim.”
“İşte sorunumuz bu,” dedi Levent. “Emniyet ve disiplin, rütbeye göre uygulanmaz. Rütbem olmasa da, sıradan bir er olsam da, senin refleksin aynı olmalıydı. Emniyet ihlal eden kişiyi uyarmalı, gerekirse engellemeliydin; ama fiziksel itişin derecesi, onu denize düşürecek kadar umursamaz olmamalıydı.”
Gürkan’ın boğazı düğümlendi.
“Teğmen Ömer,” dedi Levent. “Sen ne yaptın?”
Ömer, zorlanarak konuştu.
“Amiralim, ben de sizi uyarmaya çalıştım. Emniyet çizgisinin gerisine geçmeniz gerektiğini söyledim. Fakat emri, refleksi, zamanlamayı tam ayarlayamadım. Düşmenize engel olamadım. Sonra halatla müdahale ettim.”
“Yani,” dedi Levent, “geri çekilmeye çalıştım, çizgiyi fark etmedim, biri itti, biri tutmaya çalıştı… Sonra denizde buldum kendimi.”
Masadakiler gülmeye cesaret edemedi; ama amiralin tonunda, olayın ölümle sonuçlanmadığı için, artık bir ders olarak ele alınacağını hissettiren bir yumuşaklık vardı.
“Bakın,” dedi Levent. “Ben bugün buraya rütbelerimi saklayarak, insan kalitenizi ölçmeye geldim. Rütbemi bir test aracı olarak kullansaydım, bana herkes en iyi yüzünü gösterirdi. Ben, sizin en yalın hâlinizi görmek istedim.”
Gürkan başını kaldırdı.
“Amiralim, ben… uzun yıllardır burada görev yapıyorum. Bazı şeyleri refleks hâline getirdim. Ama bu, doğru yaptığım anlamına gelmiyor. Sadece alıştığım anlamına geliyor. Sizi ittiğimde, on beş yıllık kibirimi de yanımda taşıyordum. Affedin demeye yüzüm yok; ama öğrenmem gereken dersi anladım.”
Levent, gözlerini ondan ayırmadı.
“Ceza alacaksın, Kıdemli Astsubay,” dedi. “Yaptığın şey, askeri disiplin teknikleriyle açıklanamaz. Emniyet ihlali yapan bir kişiyi, kendi ihlalinle cezalandıramazsın. Fakat bu cezanın bir kısmını, gerçek bir değişim için kullanmanı sağlayacağım.”
Gürkan şaşırdı.
“Nasıl, Amiralim?”
“Bundan sonra,” dedi Levent, “güverte güvenliği ve genç subay eğitiminde, Teğmen Ömer’le birlikte çalışacaksın. Ona, bu geminin gerçek tehlikelerini öğreteceksin; o da sana, resmi prosedürlerin, yazılı kuralların neden var olduğunu hatırlatacak. Birbirinizle savaşmayı bırakıp, ortak soruna odaklanmayı öğreneceksiniz. Bu gemi, tehlikeli bir oyuncak değil; yüzlerce insanın ve onlarca uçağın kaderini taşıyan bir platform.”
Geminin komutanı, temkinli bir ifadeyle araya girdi.
“Amiralim, resmi olarak… Gürkan için disiplin cezası…”
“Elbette,” dedi Levent. “Bu olay raporlanacak. Ancak cezalar, sadece rütbe sökmek ve kızağa çekmekle sınırlı kalırsa, hiçbir şey öğrenmeyiz. Ben, hatasını kabul eden bir insanın dönüşümüne inanmak istiyorum. Bu gemi, insanları yok etmek için değil, dönüştürmek için de var.”
Gürkan, gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark etti. Bu yaşlar, hem utancın hem de bir fırsat bulmuş olmanın karışımıydı.
Ömer, başını hafifçe eğdi.
“Amiralim,” dedi. “Ben de… hortum meselesinde sizi geciktirmiş olsam da doğrusu o idi. Bugün gördük ki, bir saniyelik ihmal, bir insanı denize düşürebiliyor. Gerekirse, pistteki her kim olursa olsun, prosedürü hatırlatmaya devam edeceğim.”
“Güzel,” dedi Levent. “Çünkü bir gün ben burada olmayacağım. Bu gemi, sizlerin omzunda kalacak.”
XII. Dalga, Çelik ve İnsan
Sonraki haftalarda, TCG Yıldırım’ın güvertesinde yeni bir çalışma tarzı benimsendi.
Gürkan, genç subaylara güvertenin “görünmeyen” tehlikelerini anlatırken, önceki kabalığı yerini daha öğretici bir dile bırakmıştı.
“Bakın,” diyordu, Ömer’in yanında dururken. “Şu rüzgarın yönü, şu dalganın boyu, şu uçağın iniş açısı… Bunların hepsi bir araya gelince, şu çizginin dışına adım atmak, intihar olur. Bunu ciddiye almayan, ya düşer ya düşürür.”
Ömer de derslere, güvenlik prosedürlerinin yazılı kısmıyla katkı veriyor, “Bu sadece kâğıt üstünde değil, her satırı yaşanmış acılardan süzülmüş.” diyordu.
Bir gün, gemi komutanı, güverte brifinginde genç erlere hitap etti:
“Birkaç hafta önce, filo komutanımızı uçak gemisinden denize düşürdük,” dedi, yüzünde hafif bir tebessümle. “Evet, yanlış duymadınız. Ama onu, yine aramızdan biri çekip çıkardı. O gün, bir hata yaptık, iki doğruyla telafi ettik: biri, hatayı kabullenmek; diğeri, birlikte çözmek. Bu gemide, bir daha kimse, kimin kim olduğunu bilmeden itilmeyecek. Kimse de, kim olduğuna güvenerek kuralları çiğnemeyecek.”
Ömer, geminin kıç tarafındaki korkuluğa yaslanıp dalgaları izlerken, Levent yanına geldi.
“Teğmen,” dedi.
“Emredin Amiralim.”
“O gün, güvertede beni uyarmana rağmen, denize düşmemi engelleyemedin. Ama suyun içindeyken hayatımı kurtardın.”
“Görevim,” dedi Ömer.
“Görev demek, bazen çok şey demektir,” diye cevapladı Levent. “Bu filo, bir gün senin gibi insanların elinde olacak. O zamana kadar, düşerken kimi tutacağını ve kimi ittirmeyeceğini iyi öğren. Çünkü şunu unutma: Bu gemiden biri itilecekse, o da bencilliktir, kibirdir. İnsan değil.”
Ömer, başını salladı. Gözleri ufka takıldı.
Gri deniz, gri gökyüzüyle buluşuyor; ama arada, güneşin utangaç bir ışığı, dalgaların ucunda parlıyordu.
“Anlaşıldı, Amiralim,” dedi. “Bu gemiden düşen tek şey, eski alışkanlıklar olacak.”
Bir dalga, çelik gövdeye çarptı. Su, güvertenin kenarından aşağı doğru akarken, Ömer, içinden sessizce bir söz verdi:
“Bir gün üç yıldızlı olursam, ben de uçuş tulumuyla güverteye ineceğim. Bakalım, kim beni emniyet çizgisinden içeri davet edecek, kim dışarı itecek. İşte o zaman, gerçekten ne öğrendiğim ortaya çıkacak.”
Levent, sanki onun içini okumuş gibi gülümsedi.
“Dilerim, bir gün, farkında olmadan kendi filo komutanını uçak gemisinden itmeye çalışan bir astsubayın yerine, onu sonsuz saygıyla karşılayan bir gemi kültürünüz olur,” dedi.
Uzakta bir martı çığlık attı. Geminin sireni, tatbikatın yeni safhasını anons etmek için öttü. İnsanlar, görevlerine döndü.
Çelik şehir, dalganın üzerinde süzülmeye devam etti.
Ama artık, o çeliğin içinde, insanların kalbinde yeni bir hassasiyet vardı.
Ve belki de asıl “üç yıldız”, omuzda değil, bu farkındalığın kendisindeydi.
.
News
Doktorlar mafya babasının kısır olduğunu söyledi—bir garson ondan hamile olduğunu söyleyene kadar.
Doktorlar mafya babasının kısır olduğunu söyledi—bir garson ondan hamile olduğunu söyleyene kadar. . . . Chicago’nun karanlık ve acımasız yeraltı…
Tarihin En Acımasız Emri: 15.000 Esir Askeri Kör Edip Geri Gönderdi
Tarihin En Acımasız Emri: 15.000 Esir Askeri Kör Edip Geri Gönderdi . . . Karanlığın Yürüyüşü: Bir İmparatorun Soğuk Zaferi…
Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar, Koca Bir Plantasyonu Nasıl Çökertti?
Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar, Koca Bir Plantasyonu Nasıl Çökertti? . Köle Kadından Doğan Beyaz Çocuklar: Blackwood’un Çöküşü Güneyin yaz…
Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası
Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası . . . Bilim İnsanlarını Şaşkına Çeviren Çocuk: Elias’ın Vakası 1972 yılının dondurucu…
1997’de Sarıçöl’de Kaybolan Selim Karabey – 16 Yıl Sonra Bulunan Mataranın Sakladığı Gizemler
1997’de Sarıçöl’de Kaybolan Selim Karabey – 16 Yıl Sonra Bulunan Mataranın Sakladığı Gizemler . . . 1997’DE SARIÇÖL’DE KAYBOLAN SELİM…
Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık Sırrı Ortaya Çıkardı: O Adam Geri Döndü!
Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık Sırrı Ortaya Çıkardı: O Adam Geri Döndü! . . . Sıradan Bir Tokat, 20 Yıllık…
End of content
No more pages to load






