Üniformalı Zorba – Garibanı Ezdi – O Kadının Gerçek Kimliği Ortaya Çıkınca Yalvarmaya Başladı

.
.
.

Üniformalı Zorba Garibanı Ezdi… O Kadının Gerçek Kimliği Ortaya Çıkınca Yalvarmaya Başladı

Ege’nin şirin sahil kasabası Güneşli
Deniz kokusunun sokak aralarına karıştığı, sabahları simitçilerin “sıcak sıcak!” diye bağırdığı, insanların birbirini adıyla bildiği küçük ama canlı bir yerdi. Burada hayat genelde sakindi; ama sakinliğin altında bazen öyle çatlaklar birikirdi ki, bir gün tek bir darbe ile bütün duvarlar yıkılırdı.

O Perşembe sabahı da, her Perşembe olduğu gibi semt pazarı kurulmuştu. Pazar yeri daha gün tam ağarmadan canlanır, kamyonetlerden kasalar iner, brandalar gerilir, tezgâhlar dizilir, domateslerin kırmızısı biberlerin yeşiliyle yarışırdı. Balıkçıların sesi, peynirci amcanın pazarlığı, el arabalarının gıcırtısı… Her şey “hayatın olağan ritmi”ydi.

Ama o gün, o olağan ritmin içine kimsenin fark etmediği, fark etse de önemsemediği biri karışmıştı.

Otuzlarının ortalarında bir kadın… Sade keten pantolon, beyaz gömlek, yüzünde yorgun ama bilge bir ifade. Ne yanında makam aracı vardı, ne koruma, ne de “büyük birinin geldiğini” bağıran bir kalabalık. Onu gören, pazara uğramış sıradan bir anne sanırdı.

Oysa o kadın, Güneşli ilçesine yeni atanmış, disiplini ve adaletiyle anılan Kaymakam Aslıhan Yılmaz’dan başkası değildi.

Aslıhan Hanım haftalardır kulağına gelen bazı fısıltıları kendi gözleriyle görmek istiyordu. “Pazarda esnafa baskı var” diyorlardı. “Bazı memurlar haraç alıyor” diyorlardı. “Kimse ses çıkaramıyor” diyorlardı.

Bu cümleleri duydukça içinde bir şey sızlıyordu. Çünkü Aslıhan için devlet, birinin sırtına basarak yükselen bir gölge değil; vatandaşı koruyan bir çatı olmalıydı. Üniforma korku değil güven vermeliydi. Makam, keyif değil sorumluluktu.

Ve Aslıhan, işte o yüzden, o sabah tek başına pazara inmişti.

1. Fatma Teyze’nin Tezgâhı ve Bir Çocuğun Aceleciliği

Aslıhan Hanım pazarın en ücra köşesine doğru yürüdü. Kalabalık, gürültü, bağırış çağırış… Bir köşede ise daha sessiz bir tezgâh vardı. Brandası yamalıydı, tahtaları eskiydi, üzerinde domates, biber, salatalık, taze fasulye, patlıcan… her şey vardı ama tezgâhın kendisinde bir yoksulluk kokusu duruyordu.

Tezgâhın arkasında altmışlarına yaklaşmış, yüzündeki çizgiler sanki hayatın her zorluğunu tek tek yazmış bir kadın duruyordu. Başındaki yazmayı eliyle düzeltiyor, alnındaki ter damlalarını yemeni ucuyla siliyor, kısılmış sesiyle müşterilere sesleniyordu:

Tazedir ablam… Kendi bahçemden.

Bu kadın, mahallede herkesin tanıdığı Fatma Teyze’ydi.

Aslıhan tezgâha yaklaştı, sıcak bir gülümsemeyle sordu:

“Kolay gelsin teyzeciğim. Biberler ne kadar bugün?”

Fatma Teyze başını kaldırdı, alışkanlıkla gülümsedi. Yüzünde yorgunluk vardı ama içinde hâlâ bir nezaket kırıntısı saklıydı.

“Hoş geldin kızım… On lira kilosu. En tazesinden seçeyim. Acı sever misin, tatlı mı olsun?”

Tam o sırada bir çocuk koşarak geldi. Üzerinde okul forması vardı, nefes nefese kalmıştı. Saçı başı dağınıktı, gözlerinde telaş…

“Anneanne! Hadi gidelim. Geç kaldım! Öğretmen bu defa kesin kızacak…”

Fatma Teyze torununa şefkatle baktı. Domates kasasını yere bıraktı.

“Dur Ali, bekle kuzum. Şu ablanın biberini tartayım. Hemen götüreceğim seni.”

Ama küçük Ali sabırsızdı. Eteğine yapıştı, yalvarır gibi:

“Olmaz anneanne… Ne olur şimdi gidelim…”

Aslıhan’ın yüreği sızladı. Bu yaşlı kadın bir yandan geçim derdini taşıyor, bir yandan da torununu okula yetiştirmeye çalışıyordu. Hayat, aynı anda iki yükü birden omuzlarına yıkmıştı.

Aslıhan araya girdi, sesini yumuşattı:

“Teyzeciğim… Sen hiç dert etme. Al torununu götür okuluna. Ben burada beklerim tezgâhını. Gelen olursa yardımcı olurum.”

Fatma Teyze telaşla ellerini salladı:

“Aman kızım, olur mu öyle şey… Seni de yormayalım şimdi. Ben iki dakikada gidip gelirim.”

Aslıhan’ın bakışları güven veriyordu. Sesi sakin, ama sanki “ben buradayım” der gibiydi.

“Hiç sorun değil. Sen gönlünü ferah tut. Hadi bakalım, küçük bey daha fazla geç kalmasın.”

Fatma Teyze minnet dolu bir gülümsemeyle teşekkür etti, torununu elinden tuttu ve kalabalığın içinde kayboldu.

Aslıhan tezgâhın arkasına geçti.

O an, hayatın iç yüzüyle yüz yüze gelmişti. Bir makamdaki raporlar, dosyalar, şikâyetler… hepsi bir yana; tezgâhın arkasındaki bu yoksul gerçeklik bir yana.

Aslıhan etrafı süzmeye başladı. İnsanların yüzleri, sesleri, pazardaki o kaotik ama samimi ruh… Hepsini içine çekti.

Ve çok geçmeden, o huzurlu atmosfer bıçak gibi kesildi.

2. Gürültülü Motor ve Üniformanın Karanlık Gölgesi

Pazarın girişinden gelen gürültülü bir motosiklet sesi havayı yarıp geçti. Kalabalık bir an irkildi, sonra yine alıştığı gibi yol vermeye başladı. Motor, doğrudan Fatma Teyze’nin tezgâhının önünde durdu.

Üzerinde resmi polis üniforması olan, kendini beğenmiş tavırlarıyla etrafa bakan bir adam…
Komiser yardımcısı Tufan.

Güneşli’de onu bilmeyen yoktu. Üniforması vardı, ama yüzündeki ifade adalet değil kibir taşıyordu. Bazı esnaflar onu görünce sırtını düzeltir, bazıları başını öne eğerdi. Çünkü Tufan, kanunu temsil etmek yerine kanunu kalkan yapanlardan biriydi.

Motordan inmeden, küçümseyici bir bakışla Aslıhan’a seslendi:

“Hey! Sen de kimsin? Fatma nerede? Ne zamandan beri yanına çırak aldın?”

Aslıhan sakinliğini bozmadı.

“Fatma teyze torununu okula bıraktı. Birazdan dönecek.”

Tufan dudağını büktü. Alay dolu sesiyle:

“Tezgâhı bırakıp gitmek ha… Bu pazarcı takımına yakışır sorumsuzluk.”

Tam o sırada Fatma Teyze göründü. Tufan’ı görünce yüzünün rengi soldu. Başını öne eğdi, ürkek adımlarla yaklaştı.

“Buyurun komiserim… Bir emriniz mi vardı?”

Aslıhan durumu anlamaya çalışarak nazikçe sordu:

“Memur bey, bir şey mi alacaktınız?”

Tufan, motorun üzerinde oturmaya devam etti. Çenesiyle tezgâhı işaret etti:

“Doldur bakalım oradan… Bir kilo domates, iki kilo salatalık, bir de şu taze fasulyeden koy. Hızlı ol.”

Fatma Teyze tek kelime etmeden, elleri titreyerek istenenleri poşetlere doldurdu. Hızlı hızlı tarttı, göz ucuyla çevreye baktı. Sanki “görmeyin” der gibiydi. Sanki “ses etmeyin” der gibiydi.

Tufan poşetleri aldı, gidona astı, motorunu çalıştırdı…
Ve tek kuruş ödemeden arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

Aslıhan Hanım olduğu yerde dondu kaldı.

Kanunu temsil etmesi gereken bir adam, gün ortasında herkesin gözü önünde yaşlı bir kadının emeğini böyle pervasızca gasp ediyordu. Ve kimse, hiç kimse, “dur” demiyordu.

Fatma Teyze’nin başı hâlâ öndeydi. Sanki başını kaldırsa başına gök çökecekti.

Aslıhan dayanamadı, yavaşça sordu:

“Teyzeciğim… Neden para vermeden gitti? Sen neden hiçbir şey söylemedin?”

Fatma Teyze’nin gözleri doldu, sesi boğuklaştı:

“Ne diyebilirim ki kızım… Her gün, bilemedin iki günde bir gelir. Ne isterse alır gider. Bir keresinde ‘parasını’ istemeye cüret ettim de…”

Yutkundu. Dudakları titredi.

“‘Sen kim oluyorsun da benden para istiyorsun karı!’ diye bağırdı. ‘Bu tezgâhını alır, çöp konteynerine atarım! Seni de buradan sürerim!’ dedi. Çok korktum kızım…”

Bir nefes daha aldı.

“Bu tezgâh giderse biz ne yaparız? Ali’nin okul masrafı var. Evin kirası var. Mecbur susuyorum. Ne alırsa alsın… yeter ki bize dokunmasın diyorum.”

Bu sözler Aslıhan’ın kalbine hançer gibi saplandı.

Çünkü bu yalnızca Fatma Teyze’nin hikâyesi değildi. Bu, “güç” denen şeyin yanlış elde neye dönüştüğünün hikâyesiydi.

Aslıhan’ın yüzü karardı. Sesini kararlılaştırdı:

“Hayır teyzeciğim… Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ben buradayım artık. Senin korkmana gerek yok. Yarın yine tezgâhını aç. O adam geldiğinde… ben burada olacağım.”

Fatma Teyze’nin umutsuz gözlerinde uzun zamandır kaybolmuş bir ışık parladı.

“Gerçekten mi kızım? Yapar mısın bunu?”

Aslıhan başını salladı:

“Gerçekten. Al, bu da numaram. Bir sorun olursa ara.”

Ve o gece, Aslıhan Hanım, başına gelecekleri bilmese de kararını vermişti:
Güneşli’de adalet, sadece tabelalarda yazmayacaktı.

3. Ertesi Gün: “Bir Saniye… Parasını Ödemediniz”

Ertesi sabah pazar yine kalabalıktı. Domatesler yine kırmızıydı, biberler yine parlaktı, hayat yine devam ediyordu. Ama Fatma Teyze’nin içindeki korku, o kalabalığın içinde bile yalnız başına duruyordu.

Aslıhan, yine sade kıyafetleriyle tezgâhın arkasındaydı. Fatma Teyze’ye “sen geride dur” demişti; yaşlı kadın tezgâhın biraz kenarında oturuyor, elleriyle tespih gibi bir şey çeviriyordu.

Derken… o tanıdık gürültü.

Motor sesi yeniden duyuldu.
Komiser yardımcısı Tufan, yine aynı kibirle geldi. Motorunu tezgâhın yanına park etti, Aslıhan’ı baştan aşağı süzdü.

“Yine mi sen? Dün de buradaydın. Nesin sen bu karının? Kızı mısın, nesisin?”

Aslıhan buz gibi bir sakinlikle:

“Ben Fatma teyzenin yeğeniyim. Bugün rahatsızdı, ben yardım ediyorum.”

Tufan pis bir kahkaha attı.

“Vay yeğen ha… Teyzenden güzelmişsin ama… fena da değilsin.”

Aslıhan’ın yüzünde hiçbir ifade değişmedi. İçinde yükselen öfkeyi yuttu. Çünkü o an mesele “hakaret” değildi; mesele “sistem”di.

Tufan ses tonunu değiştirip emir verir gibi konuştu:

“Neyse uzatma. Doldur bana oradan bir kilo patlıcan, biraz sivri biber, bir demet maydanoz.”

Aslıhan tek kelime etmeden tarttı, poşeti uzattı.

Tufan poşeti aldı, motoruna doğru yöneldi.

İşte o an, Aslıhan’ın sesi pazarın gürültüsünü yardı:

Bir saniye. Parasını ödemediniz.

Tufan şaşkınlıkla döndü. Kaşlarını çattı.

“Ne parası? Ben buradan her zaman bedava alırım. İstersen teyzene sor. Bir kuruş verdiğim görülmüş mü?”

Aslıhan’ın sesi şimdi daha sertti:

“O muameleyi teyzeme yapabilirsiniz ama bana yapamazsınız. Biz bu sebzeleri parayla alıyoruz. Satabilmek için sabahın köründe hale gidiyoruz. Her bir domatesin, her bir biberin üzerinde alın teri var. Siz para ödemeden alarak insanların ekmeğine basıp geçiyorsunuz. Anlıyor musunuz?”

Bu sözler üzerine Tufan’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi.

“Sen bana akıl mı veriyorsun lan?”

Öfkesine hakim olamayıp elini kaldırdı…
Ve Aslıhan’ın yüzüne, pazar yerinin ortasında okkalı bir tokat attı.

Şaplak sesi, pazarı bir anlığına sessizliğe gömdü.

Aslıhan bir adım geriye sendeledi. Gözleri acıdan yaşardı ama bakışlarında zerre korku yoktu. Tam tersine, kırılan gururun değil; sarsılmaz bir kararlılığın ateşi parlıyordu.

Sesi titrese de kelimeleri bıçak gibiydi:

“Çok büyük bir hata yaptınız. Hem de çok büyük. Herkesin içinde bir kadına el kaldırdınız. Bunun bedelini ödeyeceksiniz.”

Tufan daha da bağırdı:

“Kimi tehdit ediyorsun sen? Benim kim olduğumu biliyor musun? Alt tarafı pazarcı karısısın! Bana bu ses tonuyla konuşmaya nasıl cüret edersin?”

Aslıhan gözlerini Tufan’dan ayırmadan yavaşça ceketinin iç cebine uzandı. Resmi kimlik kartını çıkardı.

“Hayır… Ben pazarcı değilim.”

Kimliği gösterdi, sesi netleşti:

Ben Güneşli ilçesi Kaymakamı Aslıhan Yılmaz.

Pazar yeri bir anda buz kesti.

Tufan’ın yüzü kireç gibi oldu. Alnından soğuk ter boşandı. Kelimeleri birbirine dolandı:

“Ka… kaymakam mı? Ben… ben bilmiyordum efendim…”

Aslıhan’ın sesi artık çelik gibiydi:

“Artık çok geç. Siz, kanunu korumakla görevli bir memur olarak, sadakat yemini ettiğiniz kanunlar önünde suç işlediniz.”

Telefonunu çıkardı. Sesi tüm pazarın içine yayıldı:

“Derhal pazar yerine ekip gönderin. Burada bir kamu görevlisinin görevi kötüye kullanma, gasp ve bir vatandaşa fiziki saldırı suçu işlenmiştir.”

O an herkes nefesini tutmuştu.

Tufan’ın gözlerinde panik, sonra öfke parladı. Akıl dışı bir hamleyle Aslıhan’ın saçlarına yapıştı, var gücüyle çekti. Aslıhan acıyla inledi ama kendini topladı; o vahşi eli başından kurtarmaya çalıştı.

Pazarın ortasında kararlı bir sesle haykırdı:

“Yaptığınız her hareket suç dosyanızı daha da kabartıyor! Bırakın beni!”

Tufan alaycı bir kahkaha attı:

“Hesap vermek mi? Sen kimsin ki bana hesap soracaksın? Sen bir pazarcısın! Ben ise polisim! Tek bir sözümle seni içeri tıktırabileceğimi biliyor musun?”

Ve sonra motoruna atladı. Egzoz dumanı ve şaşkın bakışlar arasında hızla uzaklaştı.

Aslıhan tezgâhın yanında kaldı. Yanağında tokadın izi, saçında çekiştirmenin acısı… Ama gözlerinde bir başka şey vardı:
“Bu iş burada bitmeyecek” diyen bir bakış.

Fatma Teyze titreyerek yanına geldi:

“Kızım… başına iş açtım ben… Allah aşkına bırak…”

Aslıhan, yaşlı kadının ellerini tuttu:

“Teyzeciğim, başıma iş açmadın. Benim işim zaten bu. Sen tezgâhını açmaya devam edeceksin. Korkmayacaksın.”

O gün pazar dağıldığında, Aslıhan Hanım sessizce evine döndü. Sade kıyafetlerini çıkardı. Aynada yanağındaki kızarıklığa baktı.

Ve kendi kendine fısıldadı:

“Bugün tokat yedim… ama yarın bu ilçede tokat atanlar hesap verecek.”

4. Emniyetteki Çürüme: “Dilekçe Masrafı 2000 Lira”

Öğleden sonra Aslıhan, yine sade kıyafetleriyle, sıradan bir vatandaş gibi ilçe emniyet amirliğine gitti. Kimse onu tanımadı. Çünkü o gün, o binada insanlar “kimlik” görmeden saygı göstermeye alışmıştı.

Nöbetçi masasında genç bir polis memuru telefonuna bakarak çay içiyordu. Aslıhan yaklaşınca başını bile kaldırmadan konuştu:

“Buyur abla?”

Aslıhan sakin konuştu:

“İfade vermek istiyorum. Komiser yardımcısı Tufan Bey burada mı? Ayrıca Emniyet Amiri Kenan Bey ile görüşmek istiyorum.”

Genç memur umursamazca:

“Tufan komiserin işi var dışarıda. Kenan Amir toplantıda. İfade vereceksen otur bekle şurada.”

Aslıhan köşedeki eski sandalyeye oturdu. Dışarıdan sakin görünüyordu. Ama içinde sessiz bir fırtına vardı.

Bir süre sonra Emniyet Amiri Kenan odaya girdi. Köşede oturan yabancı kadını görünce kaşlarını çattı:

“Siz kimsiniz? Ne işiniz var burada?”

Aslıhan ayağa kalktı:

“Şikâyette bulunmak için geldim.”

Kenan, soğuk bir sesle:

“Peki, odama geçelim.”

Makam odasında koltuğa yayılır yayılmaz, küstah bir tonla konuştu:

“Evet, kimi şikâyet edeceksin? Ama baştan söyleyeyim… burada şikâyet dilekçesi yazdırmanın bir usulü var. Dosya masrafı olarak 2000 lira alıyoruz. Paranız varsa verin, memura talimat vereyim.”

Aslıhan kaşlarını çattı:

“Ne masrafı? Kanuna göre vatandaşın şikâyet hakkı ücretsizdir. Siz şu an benden rüşvet mi istiyorsunuz?”

Kenan alaycı bir şekilde güldü:

“Rüşvet değil hanımefendi. Bağış diyelim biz ona. Burada herkes gönüllü yapar bu bağışı. Vermezsen dilekçen yazılmaz. İşinin görülmesini istiyorsan adabını bileceksin.”

Aslıhan bir an sustu. Sonra çantasını açtı. İçinden tam 2000 lira çıkardı, masanın üzerine koydu. Sesi buz gibiydi:

“Buyurun. Ne diyorsanız onu yapıyorum. Şimdi yazdırın dilekçemi.”

Kenan parayı görünce sırıttı:

“Hah şöyle yola geldin. Söyle bakalım kimi şikâyet ediyorsun?”

Aslıhan gözlerini Kenan’ın gözlerine dikti. Her kelimenin üzerine basarak konuştu:

“Bu binada görevli komiser yardımcısı Tufan’ı şikâyet ediyorum. Kendisi her gün semt pazarında yaşlı bir kadını haraca bağlamış. Bedava sebze alıyor, tehdit ediyor. Bugün de bu duruma karşı çıktığım için pazarın ortasında bana tokat attı.”

Oda bir anda ölüm sessizliğine büründü.

Kenan’ın yüzü dondu. Sanki bir anlığına “oyunun” bozulduğunu anladı ama hâlâ tam kavrayamıyordu.

Aslıhan devam etti:

“Ve şimdi siz de görevinizi yaparken bir vatandaştan rüşvet alarak çok ciddi bir suç işlediniz.”

Ceketinin cebinden kaymakamlık kimliğini çıkardı. Masanın üzerine koydu.

Ben Güneşli Kaymakamı Aslıhan Yılmaz. Ve bugün buraya bir vatandaş olarak şikâyete değil; bu binadaki rüşvet, yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma çarkını teftiş etmeye geldim.”

Kenan’ın yüzü önce kıpkırmızı oldu, sonra bembeyaz kesildi. Alnından boncuk boncuk ter akmaya başladı.

“Efendim ben… ben bilmiyordum…”

Aslıhan tek kelime daha etmedi. Telefonunu çıkarıp doğrudan valiliği aradı:

“İçişleri’nden acil müfettiş ekibi talep ediyorum. Güneşli İlçe Emniyet Amirliğinde suçüstü yapılmıştır.”

Kenan’ın dudakları kurudu. Çaresizlikle kıvranarak son bir hamle yaptı:

“Efendim… biz emniyet teşkilatıyız… halk bazen sevgisinden iki domates üç salatalık hediye eder… Ne var bunda? Olayı büyütmeye gerek yok…”

Aslıhan o an anladı: Çürüme tek kişide değildi. Bu, bir düzen haline gelmişti. Üniforma; zorbalığın ve yolsuzluğun kalkanı olmuştu.

Sessizce odadan çıktı. Ama o sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.

5. Fırtına Sabahı: Kimlikler Değişti, Yüzler Soldu

Ertesi sabah Güneşli’nin sakin sokaklarında siren sesleri duyuldu. Resmi araçlar emniyetin önünde durdu. En öndeki araçta Türk bayrağı dalgalanıyordu.

Kapı açıldı.

Bu kez Kaymakam Aslıhan Hanım, resmi kıyafetleri içinde, dimdik duruşuyla indi. Yanında müfettişler vardı. Bakışları hançer gibi keskin, yüzü netti.

Bina personeli şok içindeydi.

Dün “şikâyet etmeye gelen sade kadın”, bugün ilçenin en yetkili mülki amiriydi.

Koridorda komiser yardımcısı Tufan ile emniyet amiri Kenan, Aslıhan’ı görünce bembeyaz kesildi. Dünün kibri yoktu. Eller ayaklar titriyordu.

Tufan kekeleyerek sordu:

“Ef… efendim… siz… siz kimdiniz?”

Kenan titrek bir sesle:

“Dün şikâyete gelen hanımefendi sizdiniz değil mi?”

Aslıhan bir liderin tüm heybetiyle onlara baktı:

“Evet. Dün buraya bir vatandaş olarak geldim. Ama bugün Güneşli Kaymakamı Aslıhan Yılmaz olarak karşınızdayım. Ve her şeyi biliyorum. Gücünüzü nasıl kötüye kullandığınızı, rüşvet aldığınızı, fakiri nasıl ezdiğinizi ve bir kadına pazarın ortasında nasıl el kaldırdığınızı…”

Bütün bina sessizliğe gömüldü.

Kenan son bir çırpınışla:

“Eğer gerçekten kaymakamsanız… kimliğinizi gösterin…”

Aslıhan hiç konuşmadan resmi kimliğini çıkarıp masaya koydu. Ay-yıldız parladı.

İki adam oldukları yere çivilenmiş gibi kaldı.

Kenan ellerini kavuşturdu, sesi yalvarmaya döndü:

“Özür dileriz sayın kaymakamım… Biz sizi tanıyamadık… Ne olur affedin…”

Tufan başını kaldıramıyordu:

“Ben… ben çok büyük hata yaptım… Bir daha asla…”

Aslıhan’ın yüzünde yumuşama yoktu. Sesi tüm binada yankılandı:

“Bu basit bir hata değil. Bu bir suç. Siz kanunu masum insanlara eziyet etmek için bir araca çevirdiniz. Bugün bunun hesabını vereceksiniz.”

Müfettişlere döndü:

“Derhal tutanak tutun. Bu iki şahıs görevden uzaklaştırılacaktır. Bugün bitmeden kapsamlı soruşturma başlatılacak. Rapor akşam altıdan önce masamda olacak.”

Kimse konuşmaya cesaret edemedi. Sadece kalemlerin cızırtısı, kesik nefesler…

Aslıhan daha alçak ama daha etkili bir sesle devam etti:

“Bugünden sonra bu ilçede hiç kimse tehdit edilmeyecek. Hiç kimsenin hakkı gasp edilmeyecek. Kanunlar insanları ezmek için değil, onları korumak içindir.”

Sonra Tufan’a baktı. Her kelimesi tokat gibiydi:

“Üzerinizdeki üniforma insanları korkutmak için değil, onlara güven vermek içindir. Onu giyen kişi halka saygıyı unuttuğunda, üniforma da saygıyı hak etmez.”

Aslıhan arkasını dönüp yürüdü.

Tam o anda arkadan ağır bir ses geldi; iki adam dizlerinin üstüne çökmüştü. Yüzlerinden yaş akıyordu. Sesleri korku ve pişmanlıkla titriyordu:

“Sayın Kaymakamım… Haklısınız… Affedilmeyi hak etmiyoruz ama… ne olur bir şans daha verin… Yemin ederiz değişeceğiz…”

Aslıhan bir an durdu. Yerdeki o iki perişan yüzün içinde bir anlık “samimi pişmanlık” kıvılcımı gördü. Ama adalet, duygunun anlık dalgasına kapılınca; yarın başka bir mazlumun boğazına düğümlenirdi.

Derin bir nefes aldı:

“Size son bir şans değil… kanunun tanıdığı süreç verilecek. Ama bilin: Bir daha en ufak bir şikâyet kulağıma gelirse, bu binadan sadece görevden alınarak değil, kelepçeyle çıkarsınız.”

İkisi de başını daha da eğdi. Konuşamadılar.

Aslıhan kapıya yöneldi.

Ve o an, binada korkunun değil; uyanışın bıraktığı ağır bir sessizlik kaldı.

6. Pazara Dönüş: Fatma Teyze’nin Dik Duruşu

O gün öğleden sonra Aslıhan, sivil bir araçla pazara uğradı. İnsanlar onu artık tanıyordu ama o, yine gösteriş istemiyordu.

Fatma Teyze tezgâhının arkasında duruyordu. Yüzünde yıllardır görülmeyen bir huzur vardı. Sanki omuzlarından görünmez bir yük kalkmıştı.

Aslıhan yaklaştı.

Fatma Teyze’nin gözleri doldu:

“Allah senden razı olsun kızım… Ben… ben yıllardır ilk defa korkmadan tezgâh açtım.”

Aslıhan yavaşça:

“Bu senin hakkındı teyzeciğim. Korkmadan yaşamak, senin hakkın.”

Fatma Teyze bir an sustu, sonra kısık sesle:

“Ben o gün bir şey diyemedim ya… kendime çok kızdım.”

Aslıhan başını salladı:

“Hayır. Sen kendine kızma. Korkan sen değildin; sistem seni korkutmuştu. Şimdi sistem düzelecek. Çünkü biz, düzelmesi için buradayız.”

Aslıhan tezgâhtan iki kilo domates aldı, parasını eksiksiz ödedi. Bunu özellikle yaptı. Çünkü bazen “küçük bir davranış”, bütün pazara yayılan bir ders olurdu.

O gün pazarda bir şey değişti: İnsanlar birbirine daha uzun baktı. Esnafın yüzünde bir cesaret kıpırdadı. “Demek ki olabiliyormuş” dediler içlerinden.

7. Aylar Sonra: Değişen Emniyet, Değişen Hava

Aylar geçti.

Güneşli ilçe emniyet amirliği gerçekten değişmişti. Kapıda bekleyen memurun bakışı bile değişmişti. Şikâyete gelen vatandaşlara “otur bekle” der gibi değil, “buyurun yardımcı olayım” der gibi davranılıyordu.

Dilekçe için para istenmiyor, “bağış” adı altında rüşvet toplanmıyordu. Denetimler sıklaşmış, kamera kayıtları düzenli kontrol edilmeye başlanmıştı. Polisler, pazarda esnafa “üstten” bakmak yerine “yanında” durmaya başlamıştı.

Fatma Teyze ise artık tezgâhının arkasında dimdik duruyor, torunu Ali okula koşarken arkasından korkuyla bakmıyordu. Ali’nin yüzü rahatlamıştı. Çünkü çocuklar, büyüklerin korkusunu en çok gözlerinden okurdu.

Bir gün Ali, okuldan dönerken tezgâha yanaştı:

“Anneanne, bugün öğretmen sordu… ‘Adalet nedir?’ diye. Ben dedim ki… ‘Adalet, bizim pazarda artık kimsenin korkmaması demek.’”

Fatma Teyze’nin gözleri doldu. O an anladı: Aslında değişen sadece bir komiser ya da bir amir değildi. Değişen, bir çocuğun geleceğe bakışıydı.

8. Hikâyenin Öğrettiği

Bu hikâye bize şunu anlatır:

Güç bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.
Üniforma bir “kalkan” değil, bir “emanet”tir.
Bir kasabada adalet bozulursa, en çok garibanın ekmeği küçülür.
Ama tek bir kişi bile doğru olanı yapmaya cesaret ettiğinde, o karanlıktan bir parça eksilir.

Aslıhan Hanım’ın yaptığı şey “kahramanlık” değildi. O sadece yapması gerekeni yaptı:
Hakkı iade etti. Korkuyu geri püskürttü.

Fatma Teyze’nin yaptığı şey “susmak” değildi. O hayatta kalmaya çalışıyordu.
Ve artık hayatta kalmak için susmasına gerek kalmadı.

Son Söz