Yunan Generali ‘Ankara’ya 70 Km’ Dedi — İsmet İnönü’nün ‘DELİCE’ Son Savunması 22 Gün Boyunca…
.
.

.
Ankara’ya 70 Km: Sakarya’da Delice Bir Savunma
1. Bölüm – Başkentin Kıyısında
15 Ağustos 1921. Ankara’da öğle vakti. Bozkırın kuru sıcağı, insanın ciğerlerini yakan bir toz bulutu gibi şehri kaplamıştı. Gökyüzü turuncuya çalıyor, rüzgar batıdan estiğinde Büyük Millet Meclisi’nin pencereleri titriyordu. Ama Ankaralıların boğazını düğümleyen şey toz değildi. Ufuktan gelen sesti: güm güm güm. Polatlı sırtlarında konuşlanan Yunan ağır toplarının sesi.
Başkent, düşmana sadece 70 kilometre mesafedeydi. Meclis koridorlarında artık fısıltı değil, açık bir panik ve öfke vardı. Milletvekilleri kürsüde bağırıyor, “Düşman Polatlı’ya dayandı! Top seslerini duyuyoruz! Ordu nerede? Bizi Kayseri’ye mi taşıyacaksınız? Vatanı burada mı bırakacağız?” diye soruyordu.
Bu soruların muhatabı Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ydı. O ise Polatlı yakınlarındaki Alagöz Karargahı’nda, harita başında hayatının en karanlık saatlerini yaşıyordu. Üzerindeki üniforma terden sırılsıklamdı, yüzü uykusuz geçen haftaların yorgunluğuyla çökmüştü. Bir ay önce Kütahya ve Eskişehir muharebelerinde ordusunu imhadan kurtarmak için geri çekilme emri vermişti. Halkın gözünde ise o, toprak kaybeden komutandı.
Yaveri içeri girdi, elinde bir telgraf:
“Paşam, Meclisten haber var. Milletvekilleri çok öfkeli. Sizin görevden alınmanızı isteyenler var. Ordu nereye gidiyor diye soruyorlar.”
İsmet Paşa haritadaki Sakarya Nehri kıvrımına baktı. O kıvrım, Türk milletinin son yaşam çizgisiydi.
“Onlara söyle,” dedi sesi metalik bir sertlikte, “Ordu bir yere gitmiyor. Ordu mezarını kazıyor. Ya düşmanı burada boğacağız, ya da hepimiz bu çukura gömüleceğiz.”
2. Bölüm – Yunan Karargahında Zafer Sarhoşluğu
Yunan Küçük Asya Ordusu Başkomutanı General Papulas, Polatlı’yı gören bir tepede lüks makam çadırını kurmuştu. İngiliz yapımı kamyonlar cepheye mühimmat, yiyecek ve buzlu şampanya taşıyordu. Yunan ordusu Sakarya Nehri’nin batısına yüz binden fazla asker, yüzlerce top ve uçakla yığılmıştı. İngilizler Türkleri bitirmeleri için desteği sonuna kadar açmıştı.
Kral Konstantin İzmir’den cepheye gelirken gazetecilere o meşhur demeci vermişti:
“Ankara’ya bir randevuma gidiyorum. Haftaya Türklerin başkentinde zafer çayımızı içeceğiz.”
Papulas dürbünüyle Türk mevzilerine baktı. Yanındaki kurmay başkanı, “Efendim, istihbarata göre Türk askerlerinin %40’ının ayağında çarık bile yok. Mühimmatları kısıtlı. Tekalif-i Milliye diye bir emir çıkarmışlar, köylünün çorabını, donunu topluyorlar. Bu bir ordu değil, dilenci kafilesi,” dedi.
Papulas keyiflendi:
“Güzel. Eskişehir’de elimden kaçtı ama burada kaçamayacak. Ankara sadece 70 km. Motorize birliklerimizle bir günde alırız. Bu son darbe olacak.”
3. Bölüm – Türk Siperlerinde Direniş
Ama Yunanlıların göremediği bir gerçek vardı: O dilenci kafilesinin içindeki ruh. Askerler gerçekten de yalınayaktı, üniformaları yamalıydı, midelerinde kuru ekmekten başka bir şey yoktu. Ama gözlerinde geri çekilmenin utancı yanıyordu.
Bir çavuş siper kazarken yanındaki ere sordu:
“Memleket neresi hemşehrim?”
Er terini silerek cevap verdi: “Eskişehir ama artık orası gavur elinde kaldı çavuşum.”
Çavuş küreği hırsla toprağa vurdu:
“Buradan geri gitmek yok. Ankara’yı da verirsek gidecek yerimiz kalmıyor. Arkası uçurum.”
4. Bölüm – Mustafa Kemal’in Stratejisi
İsmet Paşa, Alagöz Karargahı’nda Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladı. Mustafa Kemal kaburgasındaki kırığa rağmen cepheye gelmişti.
Mustafa Kemal haritaya baktı:
“İsmet, durum kritik. Sayıca bizden çok üstünler, silahça da. Ama büyük bir hataları var. Bizi küçümsüyorlar ve çok açıldılar. İkmal hatları uzadı. Biz ise kendi evimizdeyiz. Sırtımızı kayaya dayadık.”
Haritada Polatlı’nın güneyindeki stratejik tepeleri işaret etti: Mangal Dağı, Türbetepe, Duatepe.
“Yunan buradan gelecek. Bizi buradan çevirmeye çalışacaklar. Bu tepeler bizim kaburgamız olacak. Kırılsa bile ciğerimizi vermeyeceğiz.”
İsmet Paşa, asker yorgun, subay eksik ama “Yunanlılar Ankara’ya girmek istiyorsa cesetlerimizden köprü kurmak zorunda kalacaklar,” sözüyle kararlılığını gösterdi.
5. Bölüm – Savaşın Başlangıcı
14 Ağustos gecesi Yunan topçusu hazırlık ateşine başladı. Gökyüzü kızıla boyandı. Siperlerdeki Mehmetçik elindeki tüfeği son kez sıkıca kavradı. General Papulas emrini verdi:
“Hedef Ankara, saldırın ve bitirin.”
Yunan piyadeleri “Zito!” çığlıklarıyla ileri atıldıklarında karşılarında dağılmış bir ordu bulacaklarını sanıyorlardı. Ama bulacakları şey, İsmet Paşa’nın o inatçı zekasıyla ördüğü etten bir duvardı.
23 Ağustos’ta Sakarya Nehri artık su değil kan akacaktı. Bir hafta sürer denilen savaş tam 22 gün 22 gece süren bir kıyamete dönüşecekti.
6. Bölüm – Mangal Dağı’nın Düşüşü
Yunan ordusu güneyden Mangal Dağı’na saldırdı. Burası Türk savunma hattının en kritik noktasıydı. Yunan topçusu Türk mevzilerini dövmeye başladı. Siperlerde askerler toprağın altında kalıyordu. Mühimmat sıkıntısı baş göstermişti. Bir mermi, bir düşman emri verilmişti. Ama Yunan dalgası kalabalıktı.
Öğleden sonra Alagöz Karargahı’na korkunç haber ulaştı:
“Paşam! Mangal Dağı düştü.”
Mangal Dağı’nın düşmesi, Türk ordusunun sol kanadının çökmesi demekti. Yunanlıların Türk ordusunu arkadan kuşatabileceği anlamına geliyordu. İsmet Paşa haritaya kırmızı bir çarpı koydu, “Yedekler?” diye sordu. “Yok paşam, sadece süvari grubu var.”
“O zaman hattı geriye çekiyoruz, ikinci sırtlara.”
O gece Yunan tarafında bayram havası vardı. Mangal Dağı’na Yunan bayrağı çekilmişti. General Papulas Kral Konstantin’e telgraf çekti:
“Majesteleri, Türk savunmasının bel kemiğini kırdık. Yarın Ankara Ovası’na ineceğiz. Zafer bizimdir.”
7. Bölüm – Satıh Müdafaası
Alagöz Karargahında gaz lambasının ışığında iki adam uyumuyordu: İsmet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa. Mustafa Kemal haritaya bir kurt kapanı gibi bakıyordu.
“İsmet, Papulas zafer sarhoşu oldu. Kanadımızı çevirdiğini sanıyor. Bırak sansın. Bırak biraz daha içeri girsin. Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”
Bir tepe kaybedilir, geri çekiliriz. Ama çekildiğimiz her yerde yeniden duracağız. Yunanlılar bizi yendiklerini sanıp ilerleyecekler ama her adımda yorulacaklar, eksilecekler. Onları Ankara’nın kapısında değil, bozkırın her karışında boğacağız.
8. Bölüm – Duatepe’nin Kanlı Direnişi
24 Ağustos sabahı Yunan ordusu Türbetepe ve Duatepe’ye saldırdı. Mangal Dağı’nın şokunu atlatamayan Türkler kaçacak sanılıyordu. Ama Türkler kaçmıyordu. Dün kaybedilen ordu bugün yeni bir hattın arkasında dişlerini sıkmış bekliyordu.
Sıcaklık 40 dereceyi aşmıştı. Yunan askerleri susuzluktan kırılıyordu. Türk makineli tüfekleri susmuyordu. Mermisi biten Türk askeri süngüsünü takıp bekliyordu. Süngüsü kırılan taş fırlatıyordu.
Duatepe el değiştirdi. Bir ara Yunanlılar aldı, sonra Türkler süngü hücumuyla geri aldı. Tepeler kan gölüne dönmüştü. Akşam olduğunda Yunan General Papulas karargahında haykırıyordu:
“Neden ilerleyemiyoruz? Mangal Dağı’nı aldık, neden çökmediler?”
Karşılarında vatanını satıh yapmış, her karışında ölmeye yemin etmiş bir millet vardı.
9. Bölüm – Subaylar Savaşı
Sakarya, askeri tarihe “subaylar savaşı” olarak geçti. Subaylar en önde, erleri siperde tutmak için ölüme koşuyordu. Bir teğmen vurulduğunda yerine üstteğmen, o düştüğünde yüzbaşı, daha bıyığı terlememiş asteğmenler takımı yönetmeye çalıştı.
Duatepe’nin sırtlarında yaşananlar insanın dayanabileceği sınırların ötesindeydi. Yunanlılar dalga dalga geliyordu. Siperler cesetlerle dolmuştu. Türk ve Yunan askerleri birbirine sarılmış halde can veriyordu.
10. Bölüm – Duatepe’nin Düşüşü ve Umutsuzluk
Öğlene doğru Türk savunma hattında kritik bir gedik açıldı. Bölük komutanı Yüzbaşı Şekip Efendi son kalan 50 askeriyle bir yarma harekatı denedi. “Vatan için!” diye bağırarak ileri atıldı, göğsünden vuruldu, yere düşerken bile düşmanı işaret ediyordu. Onun şehadetiyle Duatepe’nin savunması çöktü.
Haber Alagöz Karargahı’na yıldırım gibi düştü. Duatepe Ankara’nın son kilidiydi. Orası düştüyse Polatlı ovası Yunanlılara açılmıştı. İsmet Paşa masaya tutundu, elleri titriyordu. Kütahya, Eskişehir, Afyon… Şimdi yine mi yenildik?
Tam o sırada odanın kapısı açıldı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa girdi. Duatepe’nin düştüğünü öğrenmişti ama yüzünde panik yoktu. Haritaya baktı, “Duatepe düştü ama vatan düşmedi. Hat yarıldı, Yunanlılar akıyor. Aksınlar. Hat yok, satıh var. Geri çekilen asker 500 metre gerideki sırtlara tutunuyor. Güzel. Yeni savunma hattımız orasıdır. Orayı da kaybedersek bir taşın arkası.”
“Beyler, Duatepe’yi kaybettik diye yas tutacak vaktimiz yok. Yunanlılar o tepeyi aldılar ama bedelini ödediler. Yoruldular, eksildiler. Şimdi o tepeyi onlara mezar edeceğiz.”
11. Bölüm – Savaşın Dönüm Noktası
Yunanlılar bir tepeyi binlerce kayıp vererek alıyor, zirveye çıkıp “bitti” dediklerinde hemen karşıdaki sırtlardan yeni bir ateş başlıyordu. Türk ordusu Mustafa Kemal’in satıh müdafaa emrini kanlı bir satranç oyununa çevirmişti.
Bir Türk birliği mevzisini kaybedince paniklemiyordu. Sadece 500 metre geriye çekiliyor, orayı yeni vatan ilan ediyordu. Yunanlılar bir adım ilerlemek için tekrar topçu kurmak, tekrar plan yapmak, tekrar ölmek zorundaydı.
Yunan ordusunun lojistiği kopma noktasına gelmişti. Türk süvarileri geceleri Yunan gerisine sızıyor, ikmal konvoylarını vuruyordu. Yunan askerleri susuzluktan kırılıyordu. Ankara ovasının tuzlu sıcağı onları kurutmuştu. Mataralar boştu.
12. Bölüm – Türk Karşı Taarruzu
Eylül 1921’in ilk günleri. Polatlı ovası. Yunan ordusu ilerliyordu. Haritaya bakarsanız General Papulas kazanıyordu. Ama sahada durum farklıydı. Yunan askerleri için zafer yürüyüşü bir kabusa dönüşmüştü.
Alagöz karargahında tarihi an yaşanıyordu. İsmet Paşa günlerdir uyumamıştı. Fevzi Çakmak, “Yunan saldırıları yavaşladı,” dedi. Mustafa Kemal haritaya yürüdü. Yunan ordusu Türk hattının içine bir yumruk gibi girmişti. Ama o yumruk artık yorulmuştu, açılmıştı.
Mustafa Kemal parmağını haritaya vurdu:
“Zamanı geldi. Artık savunma bitti.”
O güne kadar “dayanın, ölmeyin, siperi terk etmeyin” emirleri veren telsizler şimdi bambaşka bir kod geçmeye başladı:
“Taarruz, saldırı.”
İsmet Paşa elindeki son ihtiyatları kuzey kanadına kaydırdı. Plan basitti ve korkunçtu: Yunan ordusunu en güçlü olduğu yerden değil, en zayıf olduğu yerden vurmak.
13. Bölüm – Zaferin Doğuşu
Papulas çadırında otururken kötü bir his vardı. Türk topçusu susmuştu. “Teslim mi oluyorlar?” diye düşündü. İngiliz irtibat subayı, “Türkler kuzeyde toplanıyor,” dedi.
Tam o sırada dışarıda bir patlama sesi duyuldu. Sonra bir tane daha ve sonra binlercesi. Bu sefer ses doğudan geliyordu. Türk topçusu elinde kalan son mermileri ateşliyordu.
O bitti denilen Türk ordusu siperlerinden çıkmış üzerlerine geliyordu. Savunma bitmişti. Avcı av olmuştu. Türk askeri günlerdir yediği dayağın, şehit verdiği subayların öfkesiyle saldırıyordu. “Allah Allah!” sesleri bu sefer savunma için değil, hesap sormak için yükseliyordu.
Papulas yanındaki kurmayına bağırdı:
“Durdurun onları!”
Kurmay dehşet içinde:
“Mühimmatımız bitti efendim. Kamyonlar gelmedi.”
O an Sakarya Meydan Muharebesi’nin kaderi döndü. Bir Türk süvari birliği Yunan kanadına daldı. Yunan piyadeleri karşılarında kılıçlarını çekmiş Türk süvarilerini görünce silahlarını atıp kaçmaya başladılar.
14. Bölüm – Savaşın Sonu
Mecliste top sesleri kesilmişti. Yerini derin bir sessizlik almıştı. Milletvekilleri pencerelerde bekliyordu. Uzaktan bir atlı haberci göründü. “Müjde! Yunan bozuldu. Yunan kaçıyor!” diye bağırdı.
Ama 70 km ötede savaş bitmemişti. Sadece yön değiştirmişti. Şimdi kovalama sırası Türklerdeydi. 13 Eylül 1921, Sakarya Meydan Muharebesi’nin son günü. Güneş Polatlı ovasına doğduğunda tarih, 16. Viyana kuşatmasından beri devam eden o makus talihi, geri çekilme zincirini nihayet kırmıştı.
Top sesleri susmuştu. Doğatepe’ye tırmanan bir Türk keşif kolu Yunan siperlerinin boş olduğunu gördü. General Papulas’ın ordusu gece karanlığında buharlaşmıştı. Ama bu düzenli bir geri çekilme değildi, bir kaçıştı.
Yunan ordusu İzmir’e doğru kaçarken geçtikleri köyleri ateşe veriyor, su kuyularını zehirliyor, demiryollarını patlatıyordu. Ankara’yı alamamanın öfkesini Anadolu köylüsünden çıkarıyorlardı.
İsmet Paşa dürbünüyle yanan köylere bakarken dişlerini sıkıyordu:
“Süvarilere emredin. Fahrettin Altay Paşa’ya söyleyin. Atlarını çatlatsınlar ama bu kaçan sürüyü yakalasınlar. Köyleri yakmalarına izin vermesinler.”
15. Bölüm – Zaferin Bedeli
Polatlı ovasında tam tersine bir kovalamaca başlamıştı. Dün Ankara’ya 70 km kaldı diyenler bugün İzmir ne kadar uzak diye hesap yapıyordu.
Yunan başkomutanı Papulas karargah arabasında batıya doğru kaçarken yıkılmıştı. Kral Konstantin çoktan trene binmiş İzmir’e kaçmıştı. Randevu iptal olmuştu.
Papulas hatıratına yazacaktı:
“Türk ordusu bitti sanıyordum ama İsmet Paşa’nın savunması bir kaya gibiydi. Mustafa Kemal’in stratejisi ise bir hayalet gibi. Onları tutmaya çalıştıkça parmaklarımızın arasından aktılar ve sonunda bizi boğdular.”
16. Bölüm – Tarihi Buluşma
Öğleden sonra savaşın kaderinin çizildiği Duatepe’de tarihi bir buluşma gerçekleşti. Mustafa Kemal Paşa kaburgasındaki kırığa rağmen zaferin kazanıldığı tepeye çıktı. Yürümekte zorlanıyordu ama duruşu bir imparatorluğun küllerinden doğan yeni devletin heybetini taşıyordu.
İsmet Paşa onu karşıladı. İki silah arkadaşı, iki kader ortağı. Üstleri başları toz içindeydi. Gözleri uykusuzluktan kan çanağıydı.
“Paşam, Yunan ordusu Sakarya Nehrinin batısına atıldı. Ankara kurtuldu, vatan kurtuldu.”
Mustafa Kemal İsmet’in omzunu tuttu:
“Büyük iş başardın İsmet. Tarihte çok az komutan senin üstlendiğin bu ağır yükün altından kalkabilirdi. Sen sadece düşmanı yenmedin, milletin makus talihini de yendin.”
Zaferin bedeli ağırdı. Sakarya, subaylar savaşı, Melhame-i Kübra olarak tarihe geçti. Türk ordusu bu 22 günde subay kadrosunun %80’ini kaybetti. 450 subay şehit, binlercesi yaralıydı. Yetişmiş insan gücü, öğretmenler, mühendisler, mülkiyeliler, vatanı savunmak için en öne atılmış ve o tepelerde eriyip gitmişlerdi.
17. Bölüm – Ankara’da Bayram
Ankara’da ise günlerdir top sesleriyle titreyen, pencereleri bantlanmış, eşyaları toplanmış o korku dolu şehir şimdi bir bayram yerine dönmüştü. Meclis binasının önü mahşer yeri gibiydi. Haberci süvari şehre girip, “Zafer! Yunan kaçtı!” diye bağırdığında insanlar sokaklara döküldü. Yaşlı kadınlar toprağa kapanıp şükür secdesi ediyordu. Çocuklar kanıların üzerinde zıplıyordu. Camilerden salalar okunuyor, bu sefer cenaze için değil, şükür için dualar ediliyordu.
Milletvekilleri o tartışmalı oturumların yapıldığı meclis salonunda birbirlerine sarılıp ağlıyorlardı. Meclisi Kayseri’ye taşıyalım diyenler şimdi utançla başlarını öne eğmişlerdi.
18. Bölüm – Unvanlar ve Sonsuzluk
19 Eylül 1921 günü Büyük Millet Meclisi tarihi bir oturum yaptı. Kürsüye çıkan vekiller Mustafa Kemal Paşa’ya iki kutsal unvanı vermeyi teklif etti: oy birliğiyle kabul edildi. Artık o sadece bir paşa değildi. O Mareşal ve Gazi Mustafa Kemal’di.
Bu rütbe sadece askeri bir terfi değildi. Bu Sakarya Nehri’nin kıyısında şehit düşen binlerce isimsiz kahramanın başkomutanlarına verdiği bir nişandı. İsmet Paşa ise bu zaferle birlikte Garp Cephesi Komutanı olarak yerini sağlamlaştırmış, geleceğin Türkiye’sinin ikinci adamı olacağını kanıtlamıştı.
Polatlı Ovasında verdiği o “geri çekilmek yok, ölene kadar savunma” emri modern Türkiye’nin temel taşlarından biri olmuştu.
19. Bölüm – Sakarya’nın Ardında
Bugün Ankara’dan Polatlı’ya giderken yol kenarındaki sessiz tepelere, Kartaltepe’ye, Duatepe’ye baktığınızda sadece kuru otlar ve kayalar görmeyin. Orada 22 gün 22 gece boyunca uyumayan, su içmeyen, çarıklarını kaynatıp suyunu içen bir neslin ruhu dolaşıyor. Orada “Ankara’ya 70 km kaldı” diyen emperyalizme, “Geleceğiniz varsa göreceğiniz de var” diyen bir irade yatıyor.
Sakarya Meydan Muharebesi sadece bir savaş değildir. O bir milletin bitti denilen yerden yeniden başladığı yerdir. Yunanlılar Ankara’yı göremediler. Hayalleri Sakarya’nın sularına gömüldü. Ama Ankara o gün Polatlı sırtlarında kendi geleceğini, cumhuriyetini ve sonsuzluğunu gördü.
General Papulas’ın o meşhur dürbünü şimdi müzelerde bir savaş ganimeti olarak duruyor. Ama Mustafa Kemal’in o tepeden baktığı ufuk, bugün hala bizim yolumuzu aydınlatıyor.
20. Bölüm – Unutulmaz Mesafe
O 70 kilometre, özgürlük ile esaret arasındaki incecik kan kırmızısı çizgidir. Ve Türk milleti o çizgiyi Sakarya’da kanıyla çizdi. Bir daha asla silinmemek üzere.
Ruhları şad, mekanları cennet olsun. Bu tarihin akışını değiştiren, Ankara’nın kapısından dönen o büyük zaferin ve ödenen ağır bedelin hikayesidir.
News
मरा हुआ पति भूत बन कर घर में हर रोज आता था/जिसकी वजह से पत्नी के साथ हुआ बहुत बड़ा हादसा/
मरा हुआ पति भूत बन कर घर में हर रोज आता था/जिसकी वजह से पत्नी के साथ हुआ बहुत बड़ा…
अपने बराबर वालों में रिश्ता देखो , ये घर तुम्हारी औकात से बाहर है , ये कहकर घर से भगाया था , कुछ साल
अपने बराबर वालों में रिश्ता देखो , ये घर तुम्हारी औकात से बाहर है , ये कहकर घर से भगाया…
Türkler Uzaydan Ne Anlar? 🚀 5 KİLOLUK UYDU NASA’YI SUSTURDU!
Türkler Uzaydan Ne Anlar? 🚀 5 KİLOLUK UYDU NASA’YI SUSTURDU! . . . Türkler Uzaydan Ne Anlar? 🚀 5 KİLOLUK…
Sınırda devriye geziyordu ve 2005’te kayboldu — 18 yıl sonra kamyoneti bulundu…
Sınırda devriye geziyordu ve 2005’te kayboldu — 18 yıl sonra kamyoneti bulundu… . . . Sınırda Devriye Geziyordu ve 2005’te…
Polis Acilin Önünde Hemşirenin Boğazını Sıktı—Hastane Müdürünün Eşi Olduğunu Bilmiyordu,Sonrası Şok!
Polis Acilin Önünde Hemşirenin Boğazını Sıktı—Hastane Müdürünün Eşi Olduğunu Bilmiyordu,Sonrası Şok! . . . Polis Acilin Önünde Hemşirenin Boğazını Sıktı—Hastane…
Türkler Helikopter Pilotluğundan Ne Anlar? Türk ATAK Pilotu 11 Hedef Düşürdü! 🇹🇷 Red Flag Şoku
Türkler Helikopter Pilotluğundan Ne Anlar? Türk ATAK Pilotu 11 Hedef Düşürdü! 🇹🇷 Red Flag Şoku . . . Türkler Helikopter…
End of content
No more pages to load






