Zorbalar engelli Denizciyi aşağıladı. Genç Hemşire imkansızı yaptı!

.
.
.

Zorbalar Engelli Denizciyi Aşağıladı: Genç Hemşire İmkansızı Yaptı

1. İstanbul’da Bir Öğle Vakti

İstanbul’un en işlek caddelerinden birinde, camları parlayan, tabelası altın harflerle süslü bir lüks lokanta… İçeride çatal bıçak sesleri, kahkahalar ve pahalı parfüm kokuları birbirine karışıyor. Beyler jilet gibi ütülü takımlarıyla memleket meselelerini tartışıyor, hanımlar son moda şapkalarıyla birbirlerine hava atıyor. Her şey gösterişli, her şey yüzeyde.

Tam öğle vakti, kapı açıldı. İçeriye giren rüzgar, lokantanın yapay sıcaklığını bir anlığına dağıttı. Eşiğe, bu süslü dünyanın dekoruna hiç uymayan bir silüet geldi: 25 yaşlarında, yağız çehreli, omuzları geniş bir delikanlı. Güneşte solmuş ama tertemiz bir denizci üniforması giymişti. Göğsündeki bröve, lokantadaki avizelerden daha hakiki bir parıltıyla yanıyordu.

Ama herkesin dikkatini çeken şey, üniforması ya da yakışıklı yüzü değildi. Yürüyüşüydü. Sağ koltuğunun altında bir değnek vardı. Sol bacağı yoktu; onun yerinde metal ve plastikten yapılmış bir protez vardı. Her adımda çıkardığı metalik ses, kristal bardakların şıngırtısını bastırıyor, içerideki gevşek neşeye bir vicdan tokadı gibi iniyordu.

Bu adam, Gazi Hasan’dı. Üç ay önce Mavi Vatan’ın dalgalı sularında, gece yarısı operasyonunda arkadaşlarına siper olurken bacağını kaybetmişti. Pişman değildi. Yüzünde vazifesini yapmış insanın huzuru vardı. Bacak gitmişti ama vatan sağ kalmıştı. Onun için mühim olan buydu.

2. Sessiz Kahraman

Hasan, lokantanın ortasında bir an durakladı. Garsonlar, içerinin ahengini bozan bir eşya görmüş gibi tereddüt ettiler. Kimse “Buyurun kahramanım” demedi. Kimse koltuk değneğini tutmak için koşmadı. Hasan, kimseye minnet etmeyen bir tavırla kenar bir masaya ilerledi. Yürümek zordu. Alnında terler birikmişti. Yeni takılan protezi ateş gibi yakıyordu ama acısını dişlerinin arasına hapsetmişti. Çehresinde en ufak bir sızlanma yoktu.

Tam o sırada, pencere kenarındaki en güzel masadan şımarık bir kahkaha yükseldi. Masada son moda İtalyan ceketleriyle iki genç oturuyordu: Berk ve Doruk. Hayatlarında hiç siper görmemiş, babalarının parasıyla beylik taslayan tipler. Berk, ithal prosunu tüttürerek, “Bizim mekana Robocop gelmiş. Şu yürüyüşe bak, terminatör mübarek,” dedi. Doruk, “Oğlum çok ses yapıyor ya, garsona söyleyelim de yağlasınlar bari,” diye güldü.

Hasan bu sözleri duydu. O kulaklar mermi vızıltılarını, top seslerini duymuştu. Bir an durdu, yüzü hafifçe kızardı. Utançtan değil, derin bir kederden. Karşısındaki bu cehaletin, vefasızlığın verdiği kederden. Başını çevirip bakmadı bile. Sadece derin bir nefes aldı. “Vatan sağ olsun,” diye mırıldandı. Yavaşça oturdu, değneğini masanın kenarına dayadı, protez bacağını uzattı.

Ama Berk ve Doruk durmadı. Onların eğlencesi başkalarının acısıydı. Berk, masadan bir ekmek parçası koparıp Hasan’a fırlattı. Ekmek parçası Hasan’ın omzuna çarptı. “Hey asker!” diye seslendi. “Orası gazilerin yeri değil. Paran yetecek mi buraya? Sonra bulaşık yıkatırlar. O bacakla zor olur ha.”

Lokantadaki diğer müşteriler başlarını çevirdi. Kimi kıkırdadı, kimi rahatsız olup önüne döndü. Ama kimse, “Ne yapıyorsunuz?” demedi. Toplumsal çürüme o metal protezden daha soğuktu.

3. Onur ve Sabır

Hasan omzuna çarpan ekmek kırıntısını eliyle silkeledi. Garsona döndü. “Bir tas çorba,” dedi. Sesi gürdü, netti; emir verir gibi değil, hakkı olanı ister gibiydi. Ama Berk ve Doruk bu sessizliği zayıflık sandılar. Bilmiyorlardı ki barut fıçısı en sessiz hali patlamadan önceki halidir.

Hasan’ın o masada tek başına oturuşu, lokantanın neşeli havasının üzerine bir karabasan gibi çökmeye başlamıştı. Ve o karabasanın içinde henüz kimsenin fark etmediği bir çift göz daha vardı: Arka masada, fötür şapkasının altından her şeyi izleyen, bastonuna iki eliyle dayanan ihtiyar bir adam.

Garson, porselen kaseyi Hasan’ın önüne sanki bir lütufmuş gibi sertçe bıraktı. Çorbanın buharı Hasan’ın yüzüne vurduğunda, o keskin mercimek kokusu onu bir anlığına evine, anasının ocağına götürdü. Ama bu hayal kısa sürdü. Lokantanın yapay havası ana kucağının sıcaklığını boğuyordu.

Hasan titreyen eliyle kaşığına uzandı. Açtı. Fizik tedaviler vücudunun tüm enerjisini emmişti. Ama boğazından geçen ilk lokma midesine bir taş gibi oturdu. Çünkü yan masadan gelen sesler iştahını bir bıçak gibi kesiyordu.

Berk ve Doruk artık fısıldaşmıyorlardı. “Devlet bunlara ne maaş veriyor acaba? Bize kesilen vergilerle şu bacağı taktırmışlar. Metalik boya mı o?” Doruk kıkırdadı. “Belki Bluetooth özelliği vardır, müzik dinliyordur bacağından.” Kahkahaları Hasan’ın üzerine yağdı.

Hasan kaşığı kasede bıraktı, başını öne eğdi. O an aklı, bacağını bıraktığı o soğuk sulara gitti. Yanında şehit düşen arkadaşı Mehmet’i hatırladı. Mehmet son nefesinde “Vatan sağ olsun” derken gülümsememiş miydi? “Hey gidi Mehmet,” dedi içinden Hasan. “Sen orada canını verdin. Bu soytarılar burada bizimle eğlensin diye mi?”

Bu düşünce canını yaktı. Bacağını koparan şarapnelden daha çok yaktı. Karşısındaki gençler düşman askeri değildi. Kendi milletinin çocuklarıydı. Ama ruhları o kadar uzaktı ki Hasan onlara bakarken sanki birer yabancıya, birer işgal kuvveti askerine bakıyor gibi hissetti.

“Sabır,” dedi kendi kendine. “Sen askersin. Sivil vatandaşa el kalkmaz. Onlar bilmiyor. Bilseler yapmazlar.” Ama yanılıyordu. Onlar biliyordu ve tam da bildikleri için yapıyorlardı. Hasan’ın varlığı onların vicdanını rahatsız ediyordu ve bu rahatsızlığı bastırmak için daha çok saldırıyorlardı.

4. Zorbalık Zirveye Çıkıyor

Berk, Hasan’ın cevap vermediğini görünce daha da küstahlaştı. Ayağa kalktı, güya tuvalete gidecekmiş gibi masanın etrafından dolaştı ama rotasını Hasan’ın masasına çevirdi. “Afiyet olsun asker ağa,” dedi yapmacık bir kibarlıkla. “Ama bakıyorum çorbanı içmiyorsun. Beğenmedin mi?” Sonra eğildi, fısıldar gibi ama herkesin duyacağı bir sesle devam etti: “Yoksa o bacağı boşuna mı kaybettin diye mi düşünüyorsun?”

Bu söz, bardağı çatlatan darbeydi. Lokantadaki diğer masalardan çatal bıçak sesleri kesildi. Herkes donmuştu. Kimse “Haddini bil!” demedi.

Hasan başını kaldırdı. Gözleri Berk’in gözlerinin içine dikildi. O gözlerde Berk’in hayatında hiç görmediği bir derinlik vardı. Ölümü görmüş, acıyı tatmış ve onurundan taviz vermemiş bir adamın bakışlarıydı.

“Delikanlı,” dedi Hasan. Sesi kısık ama çelik gibi sertti. “Ben o bacağı, sen burada rahatça o şarabı iç, o pahalı elbiseleri giy ve bana bu lafları edebil diye bıraktım. Hiçbir şey boşuna değildir. Ama senin şu an aldığın nefes işte o benim kaybettiğim bacaktan daha mı kıymetli? Onu Allah bilir.”

Berk bu cevap karşısında bir an afalladı. Ama gururu incindi. Yüzü kızardı, dişlerini sıktı. “Bana bak, sakat,” dedi sesini yükselterek. “Burada parası olan konuşur.” Berk, Hasan’ın dengesini sağlayan tek değneği itmeye hazırlandı.

Olayların kopacağı an gelmişti. Arka masadaki ihtiyar Albay Eşref gazetesini indirdi. Kapının orada mavi formasıyla bir melek gibi duran hemşire Zeynep yumruklarını sıkmaya başladı.

5. Cesaretin Yükselişi

Berk, Hasan’ın değneğine sert bir tekme savurdu. Değnek masanın kenarından kaydı, mermer zemine yuvarlandı. Desteğini kaybeden Hasan, dengesini yitirdi. Protez bacağı kaydı, Hasan sandalyeden yana devrildi. Yere düşerken bile göğsündeki Türk bayrağı armasını korumaya çalıştı. Protez bacağı garip bir açıda büküldü.

Lokantanın ortasına ağır bir gövdenin düşme sesi yayıldı. Yerde yatan sadece bir adam değildi; yerde yatan Çanakkale, Sakarya, Dumlupınar’dı. Bir züppenin tekmesiyle yere düşen o gazi aslında milletin onuruydu.

Hasan yerdeydi. Alnı soğuk mermere değiyordu. Protez bacağının bağlantı yerinden metalik bir gıcırtı geliyordu. Canı yanıyordu ama ağzından tek bir ah sesi çıkmadı. Berk, “Robokop bozuldu beyler. Sistemi çöktü,” diye alay etti. Doruk, “Abi dikkat et, kısa devre yapıp patlamasın,” diyerek katıla katıla güldü.

Lokantadaki beyefendiler ve hanımefendiler başlarını çevirdi. Kimi “Ay rezalet, iştahımız kaçtı,” dedi. Birkaçı korkuyla garsonlara baktı ama hiçbiri o iki zorbaya dur demedi. Hiçbiri gaziye koluna girmek için yerinden kalkmadı.

Hasan titreyen elleriyle yerden destek alarak doğrulmaya çalıştı. Değneği iki metre uzağa fırlamıştı. Ona uzanması gerekiyordu. Yerde sürünmek bir Türk askeri için ölümden beterdi. Ama Hasan sürünmedi. Dirseklerinin üzerinde doğruldu, başını dik tuttu.

“Gül,” dedi Hasan. Sesi yerden gelmesine rağmen Berk’in tepeden bakan sesinden daha yüksekti. “Gül evlat! Bugün sen ayaktasın, ben yerdeyim. Ama unutma, ben bu bacağı sen düşman postalığı altında ezilme diye verdim. Sen şimdi kendi kardeşini eziyorsun. Yazık sana o sütü veren anaya. Yazık!”

Berk bu sözlerin ağırlığı altında ezilmek yerine daha da hırçınlaştı. “Kes sesini!” diye bağırdı, Hasan’a bir tekme daha atmaya hazırlandı. “Seni burada ezerim. Kimse de gıkını çıkaramaz. Biliyor musun benim babam kim?”

6. Zeynep’in İsyanı

Tam o sırada lokantanın kapısına yakın bir yerden topuk sesleri duyuldu. Sert, öfkeli topuk sesleri ve bir ses lokantadaki havayı bıçak gibi kesti: “Babanın kim olduğu umurumda değil ama senin kim olduğun belli. Bir korkak.”

Orada, mavi hemşire formasıyla, saçları sıkıca toplanmış, gözlerinden ateş saçan genç bir kadın duruyordu: Hemşire Zeynep. Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, Nene Hatun’un torunu.

Zeynep doğrudan Hasan’ın yanına gitti. Berk bir kadın görünce duraksadı. “Sen de kimsin be? Çekil şuradan.” Zeynep Berk’e cevap bile vermedi. Önce Hasan’ın önüne geçti, onu gövdesiyle korudu. Uzaktaki değneği aldı, Hasan’a uzattı. “Kalk yiğidim,” dedi. “Çakalların hükmü kurt ayağa kalkana kadardır.”

Hasan Zeynep’in gözlerinde acıma değil saygı gördü. Zeynep’in desteğiyle dişlerini sıkarak protez bacağın acısına rağmen ayağa kalktı. Şimdi Berk’in karşısında iki kişi vardı: Yaralı bir asker ve öfkeli bir hemşire.

Zeynep Hasan’ın üzerindeki tozu eliyle silkeledi. Bu hareket sadece bir temizlik değil, bir iade-i itibardı. Sanki o tozu değil, Berk ve Doruk’un attığı kirli iftiraları siliyordu.

7. Vicdanın Tokadı

Berk, karşısında kendisine meydan okuyan bu kadını görünce kibrinin sarsıldığını hissetti. “Sen de kimsin be?” diye tekrarladı. “Bu sakatın bakıcısı mısın? Al götür hastanı.”

Zeynep Berk’e döndü. “Bakıcı mıyım? Evet, bakıcıyım. Ben bu vatanın yaralarını saranım. Senin gibi nankörlerin kırdığı kalpleri onaranım. Ama senin hastalığının tedavisi yok delikanlı. Çünkü senin kalbin çürümüş.”

Berk şaşkınlıkla güldü. “Bana bak kızım, sesini alçalt. Burası dağ başı değil.”
“Dağ başı,” diye gürledi Zeynep. “Sen dağ başını ne bilirsin? Sen hiç -20 derecede nöbet kulübesinde sabahladın mı? Sen hiç arkadaşının kanı üzerine sıçramasın diye dua ettin mi?”

Zeynep eliyle Hasan’ı işaret etti. “Bu adam, sen burada o İtalyan şarabını rahatça iç, o yumuşak yatağında korkusuzca uyu diye bacağını o dağlarda bıraktı. O dağ başı dediğin yer senin namusunun bekçiliğini yaptığı yer.”

Robokop’a dalga geçtiğin o demir parçası, senin bütün sülalenden daha şerefli. Çünkü o demir bir bedel, vatan sevgisinin bedeli. Peki senin bedelin ne?

Berkin yüzü morardı. Doruk, “Abi boşver gidelim. Bunlar manyak,” dedi. Ama Berk, bir kadın tarafından azarlanmayı hazmedemedi. “Kes sesini cadı!” diye bağırdı. Parasını alıyor, yapacak tabii. Mecbur.

Bu ses Berkin’in yanağında patlayan bir tokat sesiyle kesildi. Tokadı atan Zeynep’ti. “O ağzınla şehidin gazinin maaşını konuşamazsın. O para kan parası değil hak parası. Senin babanın hortumladığı paralara benzemez.”

Berk öfkeden deliye döndü. Elini kaldırdı, bir kadına vuracak kadar alçalmıştı. Zeynep geri çekilmedi. Ama Berkin’in eli havada kaldı. Çünkü Berk’in bileğini demir bir kıskaç gibi kavrayan bir el vardı: Albay Eşref.

8. Albay’ın Adaleti

Albay Eşref, üzerinde eski ama tertemiz bir takım elbise, başında fötür şapka, bastonuyla duruyordu. “İndir o elini evlat,” dedi. Sesi alçaktı ama tehlikeliydi. “O el bir Türk kadınına kalkarsa o eli kökünden kırarım.”

Berk bileğini kurtarmaya çalıştı ama nafile. “Bırak beni bunak. Siz kimsiniz be? Çete misiniz? Polis çağıracağım.”

Albay acı bir tebessümle gülümsedi. “Çağır. Ama önce o gaziden ve bu hemşire kızımızdan özür dileyeceksin.”

Berk, “Asla! Siz kimsiniz lan? Babam bu şehri yıkar başınıza.”
Albay, “Senin baban bu şehri satın alabilir evlat. Ama bu devletin sahibi baban değil. Bu devletin sahibi işte o bacağını veren çocuktur.”

Albay ceketinin yakasındaki küçük rozeti gösterdi. Kırmızı zemin üzerine altın sırmalı bir ay yıldız ve kılıç. Bu sadece emekli bir subay değil, özel harpten emekli efsanevi bir komutandı.

Doruk rozeti görünce bembeyaz oldu. Berk anlamıyordu. “Ne albayı be? Emekli olmuş gitmiş. Bırak kolumu.”
Albay Berki itti. Berk geriye doğru sendelip bir garsonun üzerine düştü. Tepsiler devrildi, bardaklar kırıldı.

9. Gerçek Güç

Albay Eşref bastonunu Berke doğrulttu. “Ya özür dilersin ya da ben o babanı ararım ve inan bana baban benim sesimi duyunca seni evlatlıktan reddeder.”

Berk yerde kırılan camların arasında titriyordu. Zeynep Hasan’a baktı. “İyi misin?”
Hasan başını salladı. “İyiyim hemşire. Vatan sağ olsun.”

Zeynep gülümsedi. “Sen sağ ol Hasan. Sen sağ ol ki vatan sağ olsun.”

Berk, elleri titreyerek, “Bittiniz siz!” diye bağırdı. Babamı arıyorum. Bu mekanı başınıza yıktıracağım. O üniformanı da soyup alacaklar senden moruk. Göreceksin.

Albay Eşref, “Ara evlat. Ara Haldun Bey’i söyle. Oğlu bir gaziyi aşağıladı. Bir Türk kadınına el kaldırdı de. Bakalım Haldun parayı şereften üstün tutacak kadar bozulmuş mu?” dedi.

Berk babasının adının bilinmesine şaşırdı ama üzerinde durmadı. Telefonu kulağına götürdü. “Alo baba. Burası birbirine girdi. Bir tane bunakla bir tane sakat bana saldırdı. Mekanı dağıttılar. Çabuk gel. Polisleri de ara.”

Albay Eşref telefonu aldı, hoparlörü açtı. Telefondaki ses duyuldu: “Oğluma kim dokundu? O lokantayı satın alırım. Kimsin sen?”
Albay: “Ben emekli Kurmay-i Albay Eşref. Kıbrıs gazisi, Güneydoğu Dağlarının Koca Kurtu. Hatırladın mı Haldun?”

Telefondaki ses bir anda kesildi. Sonra titreyen bir ses geldi: “Eşref, komutanım siz misiniz?”
Berk anlamıyordu. Baba ne komutanı?

Albay: “Senin oğlun benim yanımda. Benim korumam altındaki bir gaziye sakat dedi. Bir hemşire kızımıza el kaldırmaya yeltendi. Şimdi sana soruyorum Haldun. Ben seni Cudi Dağında ateşin içinden çekip alırken canım sana feda diyordun. Şimdi oğlun bana bunak diyor. Para seni bu kadar mı değiştirdi?”

Telefondan bir hışırtı duyuldu. Haldun Bey’in sesi titriyordu. “Komutanım, ellerinizden öperim. Ben bilmiyordum. Berk yalan söyledi bana. Allah benim belamı versin ki bilmiyordum.” Sonra sesi sertleşti. “Berk, bana bak it herif. Sen ne yaptın? Kime bulaştın? O adam benim hayatımı kurtaran adam. O adam devlet. Ulan devlet. O bacak bizim namusumuz. Sen o bacağın tırnağı olamazsın. Hemen derhal Eşref komutanımın elini öpeceksin. O gazi kardeşimin ayağına kapanıp özür dileyeceksin. Yoksa seni evlatlıktan reddederim. Kredi kartlarını da iptal ediyorum. Arabanı da alıyorum. Defol git gözümün önünden.”

Telefon kapandı. Lokantada sadece bu ses ve Berk’in titreyen nefesi duyuluyordu.

10. Özür ve İtibar

Albay Eşref, “Benim elimi öpme. Sen o kırdığın değneği alacaksın. O yiğide vereceksin. Özrünü ona dileyeceksin,” dedi. Berk yerde sürünen bir solucan gibi kırık değneğe uzandı, gözyaşları gömleğine damlıyordu. Değneği aldı, Hasan’a doğru emekledi. “Özür dilerim,” dedi fısıltıyla.

Hasan değneği almadı. “Abi deme,” dedi. “Biz kardeş değiliz. Sen o değneği bana verme. Sen o değneği vicdanına daya. Belki o zaman insan gibi yürümeyi öğrenirsin.”

Hasan Berk’in elindeki değneği itti. Değnek tekrar yere düştü. Lokantanın sahibi nihayet cesaretini toplayıp geldi. “Dışarı,” dedi. “Sizin gibilere servisimiz yok artık.”

Züppeler geldikleri o ihtişamlı kapıdan şimdi birer çöp torbası gibi atılıyorlardı.

11. Toplumsal Vicdan

İçeride hava değişmişti. O yapay parfüm kokusu gitmiş, yerini haysiyetin ferah kokusu almıştı. Albay Eşref şapkasını düzeltti. Zeynep’e ve Hasan’a baktı. “Evlatlarım, karnınız aç mı?”

Mekan sahibi, “Hesabınız ödenmiştir. Ömür boyu da bu kapı size açıktır,” dedi.

Hasan başını kaldırdı. “Korku insana mahsustur beyim. Mühim olan korktuğun zaman değil, doğruyu gördüğün zaman ne yaptığındır. Affetmek Allah’a mahsus. Biz helal ederiz.”

Hasan gitmek için hamle yaptı. Değneğini aldı. Ancak Zeynep onu durdurdu. “Dur Hasan, bir saniye bekle.” Zeynep dizlerinin üzerine çöktü, peçeteyi ıslattı. Hasan’ın protez bacağının alt kısmındaki siyah çamurlu izi sildi. “O zübenin kiri, senin madalyan sayılan bu bacakta duramaz.”

Hasan gözyaşlarını tutamadı. “Sağ ol bacım. Allah ayağına taş değdirmesin.”

Zeynep ayağa kalktı. Protez parlıyordu. Tam o sırada Albay Eşref ayağa kalktı. Lokantanın ortasında Hasan’a doğru esas duruşa geçti, gür bir sesle selam verdi: “Vatan sana minnettardır evlat.”

Bu hareket bir işaret fişeği oldu. Lokantadaki herkes birer birer ayağa kalktı. Önce cılız, sonra gök gürültüsü gibi bir alkış yükseldi. Bu alkış Hasan’ın fedakarlığına, Zeynep’in cesaretine ve Albay’ın vefasına idi.

Albay Eşref yanına geldi. “Başını eğme yiğidim. Başını vermeyen şehitlerin torunusun sen. Başın hep dik olacak. Eğilmesi gerekenler dışarıda kaldı.”

Hasan, Zeynep ve Albay lokantadan birlikte çıktılar. Kapıdan çıkarken güneş bulutların arasından sıyrılmış, Hasan’ın protez bacağına vuruyordu. O metal parçası şimdi güneşin altında saf gümüşten bir nişan gibi parlıyordu.

12. Hikayenin Sonu ve Başlangıcı

Tarih sadece savaş meydanlarında değil, vicdan meydanlarında da yazılırdı. Bugün bu meydanın galibi bir bacağını kaybedip koca bir milletin kalbini kazanan Hasan olmuştu.

Hikaye burada bitmiyor. Asıl hikaye, siz bu satırları okuduktan sonra sokağa çıktığınızda başlıyor. Vatan sadece sınırları haritalarda çizilen bir toprak parçası değildir. Vatan Hasan’ın protezidir, Zeynep’in merhametidir, Albay’ın selamıdır.

Zorbalar her devirde var olacaktır. Ama mühim olan onların karşısında Zeynep gibi, Hasan gibi durabilmektir. Eğer siz de bu milletin değerlerine sahip çıkan, vatanı sevmek ona hizmetle ölçülür düsturuna inanan o büyük ailenin bir ferdiyseniz, sıranızı şaşırmayın, safları sıklaştırın.

Unutmayın: Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.

Son

Bu hikaye, engelli bir gazinin uğradığı zorbalık karşısında bir hemşirenin cesaretiyle toplumsal vicdanı ve onuru yeniden ayağa kaldırmasını anlatır. Hasan’ın fedakarlığı, Zeynep’in cesareti ve Albay’ın vefası, bu milletin gerçek değerlerini hatırlatır. Herkesin kendi hayatında bir Hasan’a, bir Zeynep’e ve bir Albay’a dönüşebileceği bir dünya için…