Her Şey Normal Görünüyordu Ta Ki Fotoğraftaki O Kararmış Yüzü Fark Edene Kadar…

.

.
.

Her şey ilk bakışta tamamen normal görünüyordu. Ta ki o fotoğraftaki kararmış yüzü fark edene kadar.

Fotoğrafı ilk elime aldığım anı hâlâ hatırlıyorum. Parmaklarım titremeye başlamıştı. Bu titreme soğuktan değildi; Kasım ayının son günleriydi ama arşiv odası yeterince ısıtılıyordu. Elektrikten ya da statikten de değildi. Bu, daha ilkel bir şeydi. Zihnin henüz anlam veremediği ama bedenin çoktan tanıdığı o derin, içgüdüsel ürperti.

Sanki parmak uçlarım fotoğrafın yüzeyine değdiği anda bir şey bana geri dokunmuştu. Çok eski… çok karanlık bir şey.

Arşiv, Anadolu’nun iç kesimlerinde küçük bir ilçe belediyesine aitti. Oraya, kırsal mimari ve kaybolmaya yüz tutmuş gelenekler üzerine hazırladığım bir belgesel için gitmiştim. Yıllardır bu işi yapıyordum. Eski evler, unutulmuş köyler, sararmış belgeler… Artık beni şaşırtacak pek bir şey kalmadığını düşünüyordum.

Yanılmışım.

Arşivci bana karton bir kutu uzattı. İçinde 1960’lar ve 70’lerden kalma köy fotoğrafları vardı. Çoğu sıradandı. Aileler, düğünler, tarlalar, evler… Zamanın ağırlığı altında solmuş hayatlar.

Saatler boyunca o fotoğrafları inceledim. Notlar aldım, bazılarını taradım. Sonra yığının en altında o fotoğrafı buldum.

Diğerlerinden farklıydı.

İlk dikkatimi çeken şey kenarları oldu. Kartın dört bir yanı, düzensiz bir şekilde kahverengimsi siyah yanık izleriyle çevrelenmişti. Sanki birisi fotoğrafı yakmaya çalışmış ama son anda vazgeçmişti.

Ama asıl ürpertici olan bu değildi.

Fotoğrafta dört kişilik bir aile vardı. Anne solda, ciddi bir ifadeyle duruyordu. Baba ortadaydı ama kameraya değil, sanki kadrajın dışındaki bir şeye bakıyordu. Yanlarında iki küçük kız… ikiz oldukları belliydi.

Aynı elbise, aynı saç örgüsü, aynı duruş.

Ama sağdaki kızın yüzü…

Yoktu.

Silinmemişti. Yırtılmamıştı. Yanmıştı.

Fotoğrafın geri kalanı neredeyse kusursuzken o küçük yüz derin, yoğun bir kararmayla kaplıydı. Sanki birisi özellikle o noktayı hedef almıştı. Gözlerin çevresi, burun, ağız… her şey yanığın içinde kaybolmuştu.

Uzun süre bakakaldım.

Sonra arşivciye gittim.

Yaşlı adam fotoğrafa baktı, gözlerini kıstı, sonra omuz silkti.

“Bilmiyorum,” dedi. “Buraya neyin ne zaman geldiğini takip etmek imkânsız.”

Fotoğrafın arkasını çevirdik.

Titrek bir el yazısıyla şu yazıyordu:

“Kaya ailesi. Büyükçeşme köyü. 1971.”

Başka hiçbir şey yoktu.

Büyükçeşme’yi haritada buldum. İlçeye yaklaşık kırk kilometre uzaklıkta, dağların arasında kalmış küçük bir köy. Hâlâ vardı, ama nüfusu azalmıştı.

Ertesi gün nüfus müdürlüğüne gittim.

Biraz uğraştıktan sonra kayıtları buldum:

Mustafa Kaya. Hatice Kaya. İkiz kızlar: Nergis ve Güneş.

Güneş Kaya.

1972 Aralık.

Vefat.

Sekiz yaşında.

O gece otel odasında fotoğrafa tekrar baktım. Bu sefer farklı görünüyordu. Sanki o yanık yüz sonradan oluşmamıştı. Sanki o an, fotoğraf çekildiği anda bile oradaydı.

Mantığım bunu reddediyordu.

Ama içimdeki başka bir şey… etmiyordu.


Nergis’i bulmam zor olmadı. İzmir’de yaşıyordu.

Telefonu açtığında sesinde garip bir şey vardı. Korku değildi. Öfke de değildi. Daha çok… kabullenilmiş bir yük gibi.

Bir hafta sonra İzmir’deydim.

Beni küçük, düzenli bir evde karşıladı. Duvarlarda eski fotoğraflar vardı ama dikkatimi çeken şey, hiçbirinde o aile fotoğrafının olmamasıydı.

Fotoğrafı masaya koyduğumda gözlerini kapattı.

“Güneş,” dedi sadece.

Kardeşinin adını söylerken sesi kırılmadı. Ama içinde yılların ağırlığı vardı.

“O gece…” dedim, “ne oldu?”

“Ateş,” dedi. “Yüksek ateş. Bir gecede gitti.”

Cümleleri fazla düzgündü. Fazla hazırlanmış.

“Sadece bu mu?” diye sordum.

Uzun süre sustu.

Sonra bana baktı.

“İnsanlar çok şey söyler,” dedi.

“Ne gibi?”

Bir an tereddüt etti.

“Büyükannem,” dedi sonunda. “Zehra Hanım.”

O an odanın havası değişti.

“Güneş öldükten iki hafta sonra o da öldü,” dedi.

“Nasıl?”

“Kalp.”

Ama bunu söylerken gözleri başka bir şey söylüyordu.

Kapıya kadar beni uğurlarken son bir şey söyledi:

“Büyükçeşme’ye gitmeyin.”

“Neden?”

“Çünkü bulduktan sonra bırakamazsınız.”


Tabii ki gittim.

Köy düşündüğümden daha küçüktü. Sessizdi. Neredeyse terk edilmiş gibiydi.

Orada yaşayan yaşlı bir kadın beni evine aldı.

Fotoğrafı gösterdiğimde hemen tanıdı.

“Kaya ailesi,” dedi.

“Güneş’i tanıyor musunuz?” diye sordum.

Kadın başını salladı.

“Onun ölümü… normal değildi.”

Kalbim hızlandı.

“Nasıl yani?”

Kadın bana uzun uzun baktı.

“Zehra Hanım yaptı,” dedi.

O kadar sakindi ki, sanki sıradan bir gerçeği söylüyordu.

“Büyü mü?”

“Evet.”

O an gülmek istedim. Ama gülemedim.

Çünkü kadının gözlerinde şüphe yoktu.

“Çocuk değişti önce,” dedi. “Konuşmadı. Yemedi. Bakışları boşaldı.”

“Sonra?”

“Bir gece öldü.”

“Zehra Hanım?”

“On dört gün sonra.”

“Nasıl?”

Kadın hafifçe gülümsedi.

“Büyü bir daire gibidir,” dedi. “Çizersin… ama bir gün kapanır.”


Mezarlığa gittim.

İki mezar yan yanaydı.

Güneş Kaya.

Zehra Kaya.

Aynı yıl.

Aynı toprak.

O an fotoğrafın anlamını ilk kez gerçekten hissettim.

O yanık yüz…

Bir işaretti.


O gece köyde kaldım.

Rüzgâr şiddetliydi.

Fotoğrafı tekrar çıkardım.

Bu sefer farklı bir şey fark ettim.

Yanık rastgele değildi.

Gözlerin etrafında yoğunlaşıyordu.

Sanki bakıştan yayılmıştı.

Sanki…

Bir şey oradan dışarı çıkmıştı.


Döndüğümde Nergis’i aradım.

“Oraya gittiniz,” dedi.

Soru değildi.

Evet dedim.

Uzun bir sessizlik oldu.

“Annem hâlâ hayatta,” dedi. “Ama Güneş’ten hiç bahsetmez.”

Sonra ekledi:

“Güneş gitmeden önceki gece… büyükannem odaya geldi. Beni dışarı çıkardı.”

“Sonra?”

“Sabah kardeşim yoktu.”

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre fotoğrafa baktım.


Üç ay geçti.

Belgesel bitti.

Ama fotoğraf masamda kaldı.

Hiç gitmedi.

Bırakamadım.

Ya da o beni bırakmadı.


Bir sabah mesaj geldi:

“Annem vefat etti. Son günlerinde Güneş’in adını sayıklıyordu.”

Fotoğrafa baktım.

Yanık yüz hâlâ oradaydı.

Ama artık daha az tehditkâr görünüyordu.

Belki değişen fotoğraf değildi.

Benim bakışımdı.


Bazen geceleri ışığı kapatmadan önce fotoğrafa son bir kez bakıyorum.

Ve her seferinde aynı şeyi düşünüyorum:

O fotoğraf beni bekliyordu.

Yıllarca.

Karanlığın içinde.

Sessizce.

Sabırla.

Ve ben… sonunda onu buldum.

Ama asıl soru şu:

Ben mi onu buldum…

Yoksa o mu beni seçti?