Bir Köpek, 12 Yıllık Kayıp Dosyasını Nasıl Çözdü?

.
.
.

1988 yazının sonlarına doğru, İç Anadolu’nun küçük ve sakin bir kasabasını düşün. Tozlu yolların akşamüstü serinliğiyle biraz ferahladığı, gökyüzünün turuncuya döndüğü, tarlalardan köye doğru ağır adımlarla yürüyen insanların siluetlerinin uzayıp toprağa karıştığı günler… Her şeyin yavaş, tanıdık ve güvenli göründüğü bir yer.

O gün de her şey, en azından ilk bakışta, diğer günlerden farksız başlamıştı.

Mehmet Kaya otuz dört yaşındaydı. Kasabada “kimseye zararı olmaz” diye bilinen, sesini yükseltmeyen, kavgasız gürültüsüz bir adam. Sabah erkenden her zamanki gibi tarlasına gitmişti. Güneş tepede kavrulurken toprağa eğilmiş, terini koluyla silmiş, öğleye doğru bir ağacın gölgesine oturup ekmeğini peynirini yemiş, su matarasından bir yudum alıp yine işine dönmüştü. Gün boyu ağır geçmişti ama Mehmet’in hayatı zaten ağırdı; o, ağırlığa alışmış adamlardandı. Toprağın sabrı onun sabrıydı.

Akşamüstü serinliği bastırınca işini toparladı. Elinde küçük bir torba vardı; torbanın içinde annesine ve eşine götürdüğü birkaç taze sebze, biraz da ceviz. Ayağında çamurlu çizmeler, üzerinde toz içinde eskimiş gömlek… Cebinde evin anahtarlarını yokladı. Yorgundu ama huzurlu görünüyordu. Tek düşündüğü, eve varıp sofraya oturmak, sıcak bir çorbayı içip günün yorgunluğunu omuzlarından indirmekti.

Kasabanın girişinden evine kadar olan yol uzun değildi. Tarladan köye uzanan patika önce küçük bir kavaklığın içinden geçer, sonra taşlı bir yokuşu takip ederek Mehmetlerin mahallesine bağlanırdı. Mehmet o yolu o kadar çok yürümüştü ki, gözleri kapalı bile gidebilirdi. Komşular çoğu akşamüstü camdan baktıklarında Mehmet’in siluetini o patikada görür, “Mehmet yine tarladan geliyor” diye konuşurdu.

O gün de aynı sahne yaşandı.

Komşu Osman, evinin önüne sandalye atmış, çayını karıştırıyordu. Uzaktan Mehmet’i gördü. Güneş alçaktan vuruyor, Mehmet’in gölgesi uzayıp çakıl taşlarının üzerine düşüyordu. Osman içinden “kolay gelsin” diye geçirdi. Mehmet’in adımlarında bir telaş yoktu. Yüzünde fark edilir bir endişe yoktu. Elindeki torbayı bir elinde tutuyor, diğer elini cebine sokmuş ağır ağır yürüyordu. Her şey normaldi.

Ve işte tam bu noktada hikâye bir anda normal olmaktan çıktı.

Mehmet tarladan kasabaya uzanan o dar patikaya son kez adım attı. Kavakların gölgesinde birkaç dakika kayboldu… ve sonra o patikadan bir daha asla geçmedi.

Onu bir daha kimse görmedi.

Saatler geçti. Güneş battı, hava karardı. Evde Mehmet’in annesi sofrayı hazırlamış, eşi ocağın başında yemeği karıştırıyordu. Arada kapıya kulağını veriyor, “ayak sesi duyar mıyım” diye dinliyordu. Normalde Mehmet hava iyice kararmadan muhakkak evde olurdu; kapıyı açar, “geldim” diye seslenirdi. O gece saatler ilerledi, ama kapı açılmadı.

Önce kimse korkmak istemedi. “Belki tarlada işi uzamıştır,” dedi annesi. “Belki yolda bir komşusuna rastlamıştır, sohbet etmiştir,” diye teselli etmeye çalıştı eşi. Ama gece yarısına doğru hiçbir bahane inandırıcı gelmemeye başladı. Mehmet’in kardeşi eline fener alıp patikaya koştu. Ay ışığı zayıftı. Fenerin titrek ışığıyla kavakların altına girdi, taşlı yokuşa baktı, patikanın başını, ortasını, sonunu taradı.

Hiçbir şey yoktu.

Ne düşmüş bir torba, ne yere saçılmış sebzeler, ne de bir ayakkabı izi. Ne çekişme belirtisi, ne kavga izi. Sanki Mehmet o yolda yürümemiş gibi temizdi her yer. Sanki patikaya girerken yer açılmış, onu içine çekmiş ve sonra iz bırakmadan kapanmış gibiydi.

Kısa sürede haber mahalleye yayıldı. Komşular fenerlerle çıktı, kadınlar kapı önlerinde dua etmeye başladı. Bir saat içinde küçük bir arama ekibi oluştu. Tarlalar, patika, çevredeki boş alanlar didik didik arandı. Jandarma çağrıldı. Gece boyunca köyün dışına kadar gidildi; dere yataklarına bakıldı, taşlık yamaçlar tarandı, kuru ot yığınlarının altına bile bakıldı. Eski kuyular kontrol edildi. Ne ayak izi bulundu, ne Mehmet’in torbası, ne de cebindeki anahtar.

Ertesi sabah güneş doğduğunda kasaba yorgun ve uykusuzdu. Mehmet hâlâ yoktu. Jandarma “gündüz aramaya devam edeceğiz” dedi. Günler süren aramalar sonucu değiştirmedi. Mehmet ne hastanedeydi, ne başka bir şehirde, ne de bir kazanın içinde. Her ihtimal tek tek sorgulandı: Kendi isteğiyle mi gitti? Birileri mi götürdü? Kaza mı oldu? Bu kadar yakın bir yolda iz bırakmadan kaybolmak mümkün müydü?

Kasaba küçüktü; küçük yerlerde sorular hızlı çoğalır, cevaplar ise yavaş bulunur. İlk haftalarda herkes Mehmet’i konuştu, sonra konuşmaktan yoruldu. Kahvede fısıltılar dolaştı: “Acaba birine mi bulaştı?” “Yoksa kendi isteğiyle mi gitti?” “Başına kötü bir iş mi geldi?” Kimse açık açık söylemedi ama herkesin aklında aynı şüpheler dolaştı.

Mehmet’in eşi bu fısıltılara kulaklarını kapattı. “Mehmet kaçacak biri değil,” dedi. “Gitmek istese bana söylerdi.” Annesi ve babası da aynı cümleyi tekrar etti. Onlar için Mehmet kaybolmamıştı; kaybettirilmişti. Ama kim, neden, nasıl… Bu soruların hiçbirine cevap yoktu.

Resmî süreç işletildi. Tutanak tutuldu: kaybolduğu tarih, saat, en son görüldüğü yer, kim tarafından görüldüğü, yanında ne taşıdığı tek tek yazıldı. Güzergâh harita üzerinde işaretlendi. Patika odak noktasına alındı. Çevredeki dere yatakları, küçük ormanlık alanlar, taşlık yamaçlar, eski harman yerleri tek tek dolaşıldı. “Eski kuyu” ihtimali için halatla inilip kontrol edilen kuyular oldu. “Yanlış yola saptı” ihtimali için uzak patikalar tarandı. “Gece fark edilmeyen kaza” ihtimali için çukurlar, taşlık alanlar defalarca arandı.

Sonuç hep aynıydı: hiçbir iz yoktu.

Haftalar geçtikçe aramalar yavaşladı. Başta onlarca kişinin katıldığı geniş aramalar, zamanla birkaç görevlinin ve ailenin yaptığı küçük aramalara dönüştü. Dosya resmiyette açık kaldı ama sahada yapılabileceklerin çoğu yapılmıştı. “Şimdilik sonuç alınamadı” notu düştüler. Arama durmadı belki, ama hayat devam ettiği için aramanın sesi kısıldı.

Aile içinse asıl zor dönem o zaman başladı. Çünkü acı bazen en çok belirsizlikle büyür. Ne bir cenaze vardı ağıt yakacak, ne de kapıdan giren bir Mehmet vardı sarılacak. Sadece boşluk vardı. Her gün aynı soru: “Nerede?” Ve her gün aynı cevap: “Bilmiyoruz.”

Mehmet’in kayboluşunun yıl dönümü yaklaştığında evin içinde zaman geriye sarardı. Annesi sofraya dalgınlıkla bir tabak fazla koyar, sonra o tabağa bakıp sessizce ağlardı. Babası camın önüne oturur, patikanın başladığı yere uzun uzun bakardı. Eşi, Mehmet’in birkaç eski gömleğini dolabın bir köşesinde saklar, ne atabilir ne de koklayıp rahatlayabilirdi; çünkü her dokunuş, içinden yeni bir sızı çıkarırdı.

Yıllar geçti. Ekonomik yük de ağırlaştı. Mehmet’in tarladaki işi aksadı. Aile bir kısmını satmak zorunda kaldı. “Belki döner, geri kalanını birlikte işleriz” umuduyla her şeyi elden çıkarmadılar. Sonra hayat onları başka şehirlere savurdu; daha iyi iş bulmak için gidenler oldu, kalanlar yaşlandı. Ama hangi şehirde olurlarsa olsunlar, Mehmet’siz hiçbir yer “ev” gibi gelmedi.

2000 yılına gelindiğinde Mehmet’in kayboluşunun üzerinden tam on iki yıl geçmişti. On iki yıl boyunca o evde telefon aslında hiç çalmamıştı. “Mehmet’i şurada gördük” diyen olmamış, bir kartpostal gelmemiş, bir mektup düşmemişti. Dosya kâğıt üzerinde sararmıştı, ama acı eskimemişti.

Ve kimse, “bir gün”ün sıradan bir yaz tatilinde, bambaşka bir yerde, bir köpeğin inadıyla geleceğini tahmin etmemişti.

O yaz Mehmet’in yeğeni Ali, eşiyle birlikte şehirden uzaklaşıp biraz nefes alabilmek için bir yayla evine gitmeye karar verdi. Beton binalardan, gürültüden, işin yükünden uzak; çam ağaçlarının mis gibi koktuğu, serin rüzgârların estiği bir yer. Evi kiralarken düşündükleri tek şey dinlenmekti. Üstelik buranın Mehmet’in kaybolduğu kasabaya bu kadar yakın oluşu, o an onlara önemli gelmemişti.

Ali ve eşi yaylaya yalnız gitmedi. Yanlarında yıllardır besledikleri, ailenin gururu saydıkları bir kangal vardı: Karabaş.

Karabaş sıradan bir köpek değildi. Çocukluğundan beri Ali’nin yanındaydı; evin bekçisiydi, iyi günde kötü günde yanlarından ayrılmamıştı. Mahallede sadakati dillere destandı. Gece en ufak sesi bile fark eder, ama boşuna havlamazdı. Tanıdık birini görünce kuyruk sallar, yabancıya mesafesini korurdu. En önemlisi, bir şeyi “hissedince” vazgeçmezdi.

Yayla evine vardıkları gün hava açıktı. Evin etrafında küçük bir bahçe vardı; taşla örülmüş alçak bir duvar, bir köşede eski bir su kuyusu, diğer köşede ise tek başına duran gövdesi kalın, dalları geniş bir ağaç. Ev sahibinin “eski bir yer ama güvenli” demesiyle geçiştirdikleri bu bahçe, birkaç gün içinde hayatlarının merkezine oturacaktı.

İlk günler huzurluydu. Ali sabahları verandada çayını içiyor, eşi kitap okuyordu. Karabaş bahçede ağır ağır dolaşıyor, çevreyi kokluyor, sonra gölgede bir yere uzanıyordu. Akşamüstleri mangal yakıyor, gece yıldızlara bakıyorlardı. Karabaş gündüzleri sakin, geceleri tetikteydi; her şey olağandı.

Ta ki bir akşamüstü güneş dağların arkasına inerken, Karabaş’ın bahçede küçük ama tuhaf bir şey yapmasına kadar.

Köpek, geniş turlarını atlamış, doğrudan o yalnız ağacın dibine gitmişti. Önce ağacın etrafında döndü, toprağı kokladı. Bir tur daha attı. Sonra bir tur daha. Ardından patileriyle toprağı hafifçe eşelemeye başladı. Arada başını kaldırıp ağaca baktı, sonra yeniden yere eğildi. Hafifçe havladı ama bu, saldırgan bir havlama değildi; daha çok “buraya bak” diyen bir çağrı gibiydi.

Ali verandadan izledi. “Herhalde bir kemik kokusu aldı,” diye düşündü. “Köpek işte.” Çok önemsemedi.

Fakat Karabaş aynı şeyi ertesi gün de yaptı. Ve ertesi gün de. Akşamüstü gölgeler uzayınca, sanki görünmez bir saatin sesi çalmış gibi, köpek tekrar o ağacın dibine gidiyor, kokluyor, kazıyor, bekliyordu. Gündüz ormanı koklayan, su içip gölgeye yatan Karabaş, akşam olunca ısrarla aynı noktaya dönüyordu.

Üçüncü gün Ali’nin eşi, mutfak penceresinden dışarı bakarken “Ali, bu köpekte bir tuhaflık yok mu sence?” dedi. “Geldiğimizden beri sadece o ağacı kazıyor. Başka yere pek bakmıyor.”

Ali omuz silkti. “Belki altında bir şey var,” dedi. “Eski bir hayvan yuvası, kemik, ne bileyim… Kangalın burnu hassas.”

Ama içindeki huzursuzluk, her akşam o manzarayı gördükçe büyüdü. Çünkü Karabaş’ın ısrarında “oyun” değil, “görev” vardı. Agresif değildi; panik değil, kararlılık sergiliyordu. Sanki toprağın altından bir şey çağırıyor, o çağrıya cevap veriyordu.

Bir gün yakındaki köyden yaşlı bir adam çay içmeye uğradı. Sohbet ederlerken Karabaş yine ağacın dibine gitti. Yaşlı adam köpeğe baktı, sonra ağaca. Yüzünde kısa bir gölge dolaştı.

“Bu köpek hep oraya mı gidiyor?” diye sordu.

Ali, “Evet amca, birkaç gündür taktı,” dedi.

Yaşlı adam ağaca biraz daha dikkatle baktı. “Burası eskiden de içimi kurcalardı,” dedi. “Yıllar önce buradan geçerken içim bir tuhaf olurdu. Bu ağacın yeri sanki boşuna değil… Bilmiyorum, belki kuruntudur.”

Bu söz, Ali’nin içine bir taş gibi oturdu. Çünkü yaşlı adam net bir şey söylemiyordu ama “boşuna değil” cümlesi, zihinde kendi kendine büyüyen türdendi.

O günden sonra Karabaş’ın davranışları daha da belirginleşti. Artık sadece akşamüstleri değil, bazı geceler de ağacın yanına gitmek için kapıya yöneliyordu. Kapı kapalıysa patisiyle hafifçe dokunuyor, sessiz bir mırlanma çıkarıyordu. Dışarı çıkarıldığında neredeyse koşar adım ağaca gidiyor, gövdenin yanına yatıyor, başını toprağın üzerine koyup bekliyordu. Sanki orada nöbet tutuyordu.

Ali onu çağırdığında isteksizce kalkıyor, birkaç adım atıp dönüp tekrar ağaca bakıyordu. İçeri girdiğinde bile fırsat bulduğu anda dışarı çıkmak istiyor, kapı açılır açılmaz aynı noktaya yöneliyordu.

Gece geç saatlerde yayla sessizliğe gömüldüğünde bile köpek yerinde duramıyor, uykudan aniden kalkıp kapıya gidiyor, kulaklarını dikiyor, sonra yine ağaca gitmek ister gibi davranıyordu.

Bir gece, dışarıdan gelen hafif bir kazıma sesi Ali’yi uyandırdı. Pencereye yaklaştığında ay ışığında Karabaş’ı gördü. Köpek bu kez her zamankinden daha hırslı kazıyordu. Patileri çamur içindeydi, göğsüne kadar kirlenmişti. Köklerin bazıları açıkta görünür hâle gelmişti ama Karabaş durmuyordu. Başını çukurun içine sokuyor, uzun uzun kokluyor, sonra yeniden kazıyordu. Arada boğuk bir havlama çıkarıyor, sanki toprağın altına sesleniyordu.

Ali kapıyı açıp dışarı çıktı. “Yeter artık oğlum, gel buraya,” dedi.

Normalde adını duyunca gelen köpek, bu kez sadece başını kaldırıp Ali’ye baktı; gözlerinde tuhaf bir ciddiyet vardı. Sonra tekrar çukura döndü.

Ali yaklaştı, tasmayı tuttu, hafifçe çekti. Karabaş geri çekildi ama gözünü çukurdan ayırmadı. Burun delikleri hâlâ çukurun yönüne doğru genişleyip daralıyordu. Ali o an, köpeğin sadece “merak” değil, “rahatsızlık” duyduğunu anladı. Bu, kemik arayan köpeğin hevesi gibi değildi. Bu, güçlü ve keskin bir kokunun, köpeğin bütün beden dilini yönettiği bir hâldi.

Ali köpeği zorlukla içeri aldı. Kapıyı kapatırken bahçeye son bir kez baktı. Ay ışığıyla karışan çukur gölgesi sanki karanlık bir göz gibi ona bakıyordu.

O gece Ali uyuyamadı. Gözlerini kapattığında Karabaş’ın çamur içindeki patilerini, çukurun başındaki ısrarını, yaşlı adamın “boşuna değil” sözünü ve… yıllar önce kaybolan amcası Mehmet’i düşündü. Bir an aklından geçen düşünceyi kendisi bile yüksek sesle söylemeye cesaret edemedi: “Ya burada… bir insan varsa?”

Sabah olduğunda kararını verdi. “Bugün bakacağım,” dedi kendi kendine. “Ne çıkarsa çıksın… bu sıkıntıyı ancak böyle sustururum.”

Depodan kazma ve kürek aldı. Karabaş aletleri görünce heyecanlandı. Kuyruğunu sallayarak ağacın olduğu tarafa koştu, sonra dönüp Ali’ye baktı. Sanki “nihayet” diyordu.

Ali çukurun başına geldiğinde gece boyunca yapılan kazının boyutu daha netti. Toprak derinleşmiş, kökler açığa çıkmıştı. Ali’nin amacı ağacı öldürmek değildi; sadece toprağı biraz daha açıp ne olduğunu görmek, eğer basit bir hayvan kalıntısıysa toparlayıp kapatmaktı.

Küreği toprağa sapladı. İlk katman sıradandı: taş parçaları, kurumuş kökler, tozlu toprak. Ali her kürek darbesinde Karabaş’ın daha dikkatli hâle geldiğini fark etti. Köpek çukurun başına yaklaşıyor, toprağın kokusunu içine çekiyor, sanki “doğru yerdesin” der gibi bekliyordu.

Bir süre sonra kazmanın ucu aniden farklı bir şeye takıldı.

Toprak ve taşın alışıldık yumuşaklığı yerine, daha sert ama metal kadar tok olmayan bir yüzeye değmişti. Ali refleksle kazmayı geri çekti. Tekrar aynı noktaya vurdu. Bu sefer hissi daha netti. Ne taş sertliğiydi ne demir sesi. Sanki yıllardır toprağın altında kalmış eski bir kumaş, bir deri, bir şey…

Ali dizlerinin üzerine çöktü. Küreği kenara bıraktı. Ellerini toprağa sokup yavaşça ayırmaya başladı. Toprak nemliydi; parmaklarının arasından ağır ağır dökülüyordu. Birkaç dakika sonra kararmış, yıpranmış bir parça belirdi. Ali önce seçemedi. Toprağı biraz daha temizlediğinde bunun bir ayakkabı parçası olduğunu fark etti. Derisi çatlamış, çamurla bütünleşmişti. Yanında pasla kaplanmış bir kemer tokası vardı.

Ali tokayı eline alınca pas parmaklarına bulaştı. O küçük ayrıntı bile ürpertti onu. Çünkü bu eşya dün gömülmüş gibi değildi. Bu eşya yıllardır buradaydı.

Ali’nin içini soğuk bir his kapladı. Yayla rüzgârı sanki bir an kesildi, hava ağırlaştı. Aklına Mehmet geldi. Bir anda, istemeden… “Ya bu…” diye başladı içinden, “ya bu Mehmet’e aitse…”

Devam etmek istiyordu. Ama aynı anda çok daha güçlü bir düşünce belirdi: “Bu, benim tek başıma kurcalayacağım bir şey değil.”

Ali ayağa kalktı. Toprağı elinden silerken Karabaş’a baktı. Köpek sessizce izliyor, kuyruğunu hafifçe sallıyor ama gözleri çukurdan ayrılmıyordu.

Ali eve girer girmez telefonu aldı. Ellerinin titrediğini fark etti ama numarayı doğru çevirdi. Kasabadaki jandarmayı aradı ve sakin ama net konuştu: “Yayla tarafındaki evde kalıyorum. Bahçede bir ağacın dibini kazarken toprağın altında eski ayakkabı ve kemer tokası buldum. Bence gelip bakmanız gerekiyor.”

Telefonu kapattığında, Karabaş kapının yanında durmuş, sanki “şimdi sıra sende” der gibi bakıyordu.

Jandarma ekibi kısa süre sonra geldi. Araçtan indiklerinde gözlerine ilk çarpan şey, ağacın dibinde sessizce oturan Karabaş oldu. Köpek nöbet tutar gibiydi. Gelen görevlilere havlamadı. Sadece çukura baktı, sonra tekrar onlara… sanki “buraya” diyordu.

Alan şeritle çevrildi. Fotoğraflar çekildi. Çukurun mevcut hâli kayıt altına alındı. Eldivenli ellerle toprağı kat kat kaldırmaya başladılar. Derinlik arttıkça toprağın rengi değişti; daha koyu, daha sıkışmış katmanlara ulaşıldı. Bu katmanların içinden kumaş kalıntıları, küçük kemik parçaları görünmeye başladı.

Görevliler yavaşladı. Kazı fırçalarla, dikkatle sürdürüldü. Öğle güneşi batıya kayarken, derinde daha belirgin kemikler ortaya çıktı. İnsan iskeletine ait olduğu anlaşılan yapı görünür hâle geldiğinde herkesin yüzü değişti. O an, yaylanın kuş sesleri bile uzaklaştı sanki; yerini ağır bir sessizlik aldı.

İskeletin yanında paslanmış bir kol saati, küçük metal halkalı bir anahtarlık ve köşeleri dağılmış eski bir kimlik parçası bulundu. Kimlik büyük ölçüde silinmişti. Ama temizlenip ışığa tutulduğunda, soyadının bazı harfleri seçilir gibi oldu.

Kaya.

Jandarmadan gelen yaşlı bir görevli kâğıda uzun uzun baktı. Sonra başını kaldırıp derin bir nefes aldı. “Bu…” dedi, “1988’de kaybolan Mehmet Kaya’nın kimlik bilgilerine benziyor.”

On iki yıl önce karakolda raflara kaldırılan dosya, o gün yeniden indi. “Mehmet Kaya – Kayıp” yazan kapak, sanki yıllardır beklediği nefesi aldı. Olay yerindeki bulgular, eski tutanaklarla eşleştirilmeye başlandı. Aynı gün aileye haber verildi. “Bazı bulgular var. Gelmeniz gerekiyor.”

Mehmet’in eşi o telefonu duyduğunda dünyası ikiye bölündü. On iki yıl boyunca “yaşıyor mu?” diye beklemişti. Belirsizliğin içinde yaşamaya alışmıştı; insan alışır sanılır ama alışılmaz. O an artık soru değişti: “Ne buldular?”

Yaylaya geldiklerinde gözlerinin ilk gördüğü şey, ağacın dibindeki şeritler ve bir adli görevliler kalabalığıydı. İkinci gördüğü şey, çukurun yanında oturan Karabaş’tı. Köpek, sanki kendisine teşekkür edilmesini beklemiyormuş gibi sessizdi. Ama gözlerinde tuhaf bir dinginlik vardı; ısrarla çağırdığı sır nihayet duyulmuştu.

Kalıntılar adli tıpa gönderildi. DNA analizi yapıldı. Aradan yıllar geçmiş olsa da bilim, sessizliği delip geçebilecek kadar güçlüydü. Haftalar geçti. Aile için bekleyiş bitmemişti; sadece şekil değiştirmişti.

Sonunda rapor geldi. Kalıntıların büyük olasılıkla Mehmet Kaya’ya ait olduğu belirtildi. Kemik profili, yaş ve fiziksel özellikler uyumluydu. Ölüm nedeni tam kesinleşemedi; ancak kafatasında travma izlerine benzer bulguların olması, “kaza mı, darbe mi?” sorusunu yeniden doğurdu. Gömülme şekli ise “bir şeyi saklama” ihtimalini güçlendiriyordu.

Soruşturma yeniden açıldı. Yıllar sonra kasabada eski defterler yeniden karıştırıldı. O dönemdeki husumetler, arazi meseleleri, gizli kavga ihtimalleri yeniden gündeme geldi. Kimse o yıllarda konuşmadığı şeyleri şimdi konuşmak zorunda kaldı. Bazı cümleler yarım kaldı, bazıları “bilmiyorum” diye bitti. Çünkü zaman bazen gerçeği saklamaz, ama gerçeği söyleyecek insanı eksiltir.

Yine de aile için en ağır ve en gerekli şey gerçekleşmişti: Belirsizlik bitmişti.

Mehmet’in adına bir mezar taşı yapıldı. On iki yıl boyunca “nerede?” diye havaya söylenen sözler, artık toprağın üstünde bir adrese sahipti. Mezarlıkta yükselen o basit taş, bütün sorulara cevap vermese de kalbe bir durak oldu. Ağlayacak bir yer, dua edecek bir yer… Boşluğun içine bir çizgi çekmek gibi.

Defin günü hafif bir rüzgâr esti. Ağaçların yaprakları usulca hışırdadı. Mehmet’in eşi mezar taşına yaklaştı, elini taşın üzerine koydu. Parmaklarıyla Mehmet’in adını okşar gibi geçti. Gözleri doluydu ama sesi sakindi.

“Yıllarca ‘neredesin’ diye sordum,” dedi. “Her kapı çaldığında içim titredi. Ne ‘yaşıyor’ dediler, ne ‘öldü’. Sadece bekledim. Şimdi en azından biliyorum. Artık neredesin biliyorum.”

Bir adım geri çekildi. Bakışları Karabaş’a kaydı. Köpek mezarın yanında sessizce duruyordu. Başını hafifçe önüne eğmişti.

Kadın, dudaklarının arasından fısıltıyla, “Sana da teşekkür ederim Karabaş,” dedi. “Kimsenin görmediğini sen hissettin. Biz ‘köpek kazıyor’ sandık. Sen vazgeçmedin.”

Karabaş o an havlamadı, zıplamadı. Sanki teşekkürün kendisine değil, görevin tamamlanmış olmasına ait olduğunu bilerek durdu. Çünkü bazı canlılar, dünyayı bizim gibi kelimelerle değil, kokularla ve sezgilerle okur. Ve bazen bir köpeğin inadı, on iki yıl süren bir sessizliği yırtar.

O dosya hiçbir zaman “tam anlamıyla” kapanmadı belki. “Kim yaptı?” sorusunun cevabı herkesin bildiği bir sır mıydı, yoksa zamanın alıp götürdüğü bir gerçek mi… Bunu kasabanın taş duvarları bile söylemedi. Ama bir şey değişti: Mehmet artık “kaybolmuş” değildi. Bir yere ait olmuştu. Bir isme, bir mezara, bir duaya.

Ve Ali için, Karabaş’ın o gün ağacın dibinde kazdığı ilk çukur, sadece toprağın açılması değildi. O çukur, yıllardır kapalı duran bir yarayı “temiz” bir acıya dönüştürmüştü. Belirsizlik, en zehirli acıdır; çünkü insanı ne yas tutmaya bırakır ne de umut etmeyi bitirir. Oysa şimdi aile, en azından yas tutabiliyordu.

Karabaş yıllar sonra bile o yayla evine her gittiğinde, ağacın dibine bir kez uğradı. Toprağı kokladı, sonra geri döndü. Sanki o noktaya, “tamam” demeye geliyordu.

Bu hikâye, dışarıdan bakınca basit görünen bir davranışın—bir köpeğin ısrarla aynı yere gitmesinin—bazen ne kadar büyük bir gerçeğe işaret edebileceğini anlatır. İnsan aklı kanıt ister; hayvan içgüdüsü bazen kanıtın yolunu açar. Ve bazen adalet, yüksek sesle değil; bir köpeğin sessiz inadıyla gelir.

Bu anlatı, gerçek hayattaki kayıp dosyaları ve Anadolu’nun atmosferinden ilham alan saygılı bir kurgudur; kişi ve yer isimleri değiştirilmiş, olaylar dramatik bütünlük için kurgulanmıştır.