PKK Bebek Katili Çıktı — TSK’nın Anında Müdahalesi Herkeli Şaşırttı!
.
.
SALAHİYE’DE O SABAH
Sabahın en kırılgan saatleri vardır; şehirler henüz uyanmamışken, sesler bile daha yumuşak çıkar. Halep’in Salahiye Mahallesi de öyle bir saatteydi. Güneş, pencerelerin kenarlarından içeri sızıyor; odaların içine, geceden kalma serinliğe karışan ince bir ışık bırakıyordu.
Meryem, 18 aylık kızı Elif’i kucağında tutuyordu. Elif’in minik parmakları annesinin işaret parmağını sıkıca kavramıştı—sanki dünyadaki en güvenli şey o parmakmış gibi. Meryem, bebeğini emzirmeye hazırlanırken bir yandan da yüzünü kokluyor, o sıcak süt ve sabun kokusuna karışan bebek kokusunu içine çekiyordu. Ev, sabahın sıradan ritmiyle yaşıyordu: mutfaktan gelen çay kaşığı sesi, su ısıtıcısının ince uğultusu, perdelerin hafifçe dalgalanması…
Mustafa henüz işe gitmemişti. Pencereden sokağa bakıyor, bir yandan çayını yudumluyor bir yandan da karısını ve kızını izliyordu. Günler ağırdı, belirsizlik yorucuydu ama o sabah, o anın huzuruna sığınmak istemişti.
Aynı sokakta, komşu bahçede Hasan Dede vardı. Yetmiş yaşındaydı. Namazdan dönmüş, elinde sürahisiyle güllerini suluyordu. Kırmızı ve beyaz güller, leylaklar… Bahçesiyle gurur duyardı; çünkü bahçe, insanın içindeki düzen arzusunun dışarı vurmuş hâliydi. Mahalleli onu severdi. Çocuklar okula giderken “Günaydın Hasan Dede!” der, bazen avucuna bir meyve, bir şeker sıkıştırırdı.
O sabah Yusuf da okula gitmek için hazırlanmıştı. Yedi yaşındaydı, ilkokul ikinci sınıftaydı ve matematiği seviyordu. Annesi çantasını düzeltirken “Acele etme,” dedi; “yolda dikkatli ol.” Yusuf başını salladı, ayakkabılarını giydi, çantasını sırtına taktı. Sokağa çıktığında Hasan Dede’ye uğramayı düşündü; belki bir elma alır, belki kısa bir sohbet ederdi. Çocuklar için “sabah” böyle küçük umutlarla başlar.
Saat 07.35’e doğru, havada önce tuhaf bir titreşim oldu. İnsan, tehlikeyi bazen sesten önce hisseder: sanki görünmeyen bir el, mahallenin nefesini bir an için tutar. Sonra gökyüzünü yırtar gibi bir ses geldi.
İlk patlama… Mahallenin üstünden geçen bir çığlık gibiydi.
Meryem refleksle Elif’i daha sıkı sardı. Mustafa, “Yere!” diye bağırdı; kapıya koştu ama kapı artık bir anlam ifade etmiyordu. Camlar zangırdadı, evin içinde toz kalktı. Hasan Dede’nin bahçesi sallandı; güllerin yaprakları titredi, kuşlar bir anda havalandı.
İkinci patlama daha yakındı.
Bu sefer ses, sadece kulaklara değil, göğse de vurdu. Sanki kalbin içine bir yumruk inmiş gibi… Mustafa, Meryem’e doğru hamle yaptı, Elif’in üstüne kapanmaya çalıştı. Meryem’in zihni “Bebeğim” kelimesinden başka hiçbir şeyi tutamıyordu. Elif, bir anlık uykulu bir homurtu çıkardı; sanki rüyasında bir şey görmüş gibi.
Sonra evin içi bir anlığına beyaza kesti: patlamanın ışığı, toz, kıymık, çığlık.
Meryem’in başına bir parça isabet etti. Sıcak bir şey yanaklarından aşağı aktı. Elif’in bedeni annesinin kucağında ağırlaştı. Meryem, “Hayır, hayır…” diye fısıldadı; ama sesi boğazında kaldı. Mustafa’nın eli Elif’e uzandı, Elif’in küçük parmakları hâlâ annesinin parmağını tutuyordu.
Dışarıda başka çığlıklar yükseldi.
Hatice’nin evi… Sekiz aylık hamileydi. Kahvaltı hazırlığı yaparken bir patlama… Sonra sessizlik. İnsan, bazen sessizliğin ne kadar gürültülü olduğunu o an öğrenir. Çünkü bazı sessizlikler, geride kalanların içine yerleşir; günlerce, aylarca çıkmaz.
Hasan Dede’nin bahçesine bir şarapnel parçası düştü. Sürahisi elinden kaydı. Bir an dizlerinin üstüne çöktü—sanki toprağı öpmek ister gibi. Sonra orada kaldı. Güller, suyla değil, toprakla buluştu.
Yusuf, sokakta bir anda yere kapandı. Çantasının kayışı omzundan sıyrıldı. Defteri yere düştü. O defterin kapağında, öğretmeninin yazdığı bir cümle vardı: “Aferin Yusuf.” O sabah, o aferin, açık bir sayfada kaldı.
Patlamalar birkaç dakika içinde kesildi. Ardından gelen şey, başka bir felaketti: bekleyiş. İnsanlar pencerelerin arkasından bakmaya cesaret edemedi. Kapılar aralandı, bir el uzandı, bir ses “İyi misiniz?” diye bağırdı.
Ve sonra herkes aynı şeyi yaptı: Koştu.
Meryem’in evine ilk giren komşu kadın, Elif’i görünce dizlerinin bağı çözüldü. “Ambulans!” diye bağırdı. Mustafa, bir şey yapmaya çalışıyordu ama elleri titriyordu. Meryem’in gözleri açık, ama bakışı sanki başka bir yere kilitlenmişti. Bazen insan acının içinde “şimdi”yi kaybeder.
Sokakta bir çocuk ağlıyordu. “Yusuf!” diye bağıran annesinin sesi, mahallede yankılandı. Bir baba, elleriyle enkazı kazıyordu. Bir başka kadın, duvara yaslanıp nefes alamıyordu.
İnsanlar, felaketin ilk dakikalarında konuşmaz. Çoğu zaman sadece bir kelime çıkar: “Neden?”

SINIRDAKİ MERKEZ
O sabah sınır hattında görevli bir kriz masası vardı. Her gün rutin raporlar gelir, küçük hareketlilikler izlenir, risk değerlendirmeleri yapılırdı. Ama bazı sabahlar rutin bozulur; raporların dili değişir. Kelimeler daha sert, daha ağır olur.
İlk bilgi “sivil yerleşim” vurgusuyla geldi. Ardından “çoklu patlama” ve “yaralılar” yazdı. Sonra “çocuk” kelimesi geçti.
Bu tek kelime, odadaki havayı değiştirdi.
Koordinasyon masasında görevli subay, raporu iki kez okudu. Çünkü insan, bazı cümleleri ilk okumada kabul edemez. “Çocuk” kelimesi, bir strateji terimi değildir. Bir hedef kategorisi değildir. Bir çocuğun adı, raporda yazdığında, artık mesele sadece güvenlik değildir; insanlık meselesidir.
Sınır hattından kriz yönetimine “derhal tıbbi destek, tahliye, güvenli koridor” gibi ifadeler geçti. Aynı zamanda olayın kaynağının tespiti için teknik analiz istendi: roketin türü, yönü, menzili, ateşleme noktası… Çünkü gerçeğe ulaşmak, duygudan daha zor ve daha gereklidir.
Masadaki ekip iki şey yaptı:
Sahadaki siviller için acil yardım koordinasyonu
Kaynak tespiti ve hukuki süreç için delil zinciri
İnsanların çoğu, olay anında sadece “misilleme” kelimesini hayal eder. Oysa gerçekte ilk saatlerin en ağır işi; ambulans, hastane, güvenli tahliye, çocukların bulunması, ailelerin bir araya getirilmesi, kayıt altına alma… Ve her adımın, ileride “hesap sorulabilsin” diye belgelenmesidir.
O gün, bu iki hat birlikte yürüdü.
HASTANE KORİDORU
Halep’te hastane koridorları o sabah birden kalabalıklaştı. Hemşireler koşuyordu. Doktorlar kısa cümlelerle konuşuyor, insanlar sedyelerin arkasından bağırıyordu. Kayıt masasında bir görevli, isimleri yazmaya çalışırken elinin titrediğini fark etti.
“Adı?”
“Hatice…”
“Yaşı?”
“Yirmi dört…”
“Yakını?”
“Kocası…”
Bazen bir yakını yazamazsın, çünkü yakını da aynı sedyededir.
Meryem’in başındaki bandaj hızla sarıldı. Mustafa bir köşede diz çökmüş, “Nefes al” demeyi unutmuştu. Bir doktor yaklaşınca Mustafa başını kaldırdı. Yüzündeki ifade “Bana bir cümle ver” diyordu: iyi mi, yaşıyor mu, kurtuldu mu?
Doktor, bazı cümleleri her gün kurar ama her seferinde canı yanar. Çünkü tıp, her zaman “mucize” değildir. Bazen sadece “elimden gelen buydu”dur.
Yusuf’un annesi, hastanenin girişinde bir şala sarılmıştı. Şalın ucunu dişlerinin arasına almış, ağlamasını bastırmaya çalışıyordu. Çünkü ağlarsa düşeceğini hissediyordu. “Ben düşersem…” diye düşünüyordu, “o zaman onu kim bulur?”
Hasan Dede’nin torunları geldi. Ellerinde küçük bir demet gül vardı. Gül, o ailenin diliydi. Kelime bulamadıklarında gül taşırlar, gül bırakırlardı.
Hastane, sadece bir bina değildi o gün; kayıp ile kalan arasındaki sınırdı.
BAVUL GİBİ BİR SESSİZLİK
O öğleden sonra mahallenin üstüne başka bir şey çöktü: suçlulukla karışık bir sessizlik. “Keşke”ler başladı.
“Keşke şu sokaktan geçmeseydi.”
“Keşke erken çıkmasaydık.”
“Keşke pencerede durmasaydım.”
“Keşke…”
İnsan beyni, kontrol edemediği şeylere bir sebep arar. Çünkü sebepsizlik, dayanılmazdır.
Ama bazı felaketlerin bir “keşke”si yoktur. Sadece “oldu”su vardır.
İşte o yüzden, bu tür hikâyelerde gerçek adalet; sadece öfkeyi büyütmek değil, bir daha olmasın diye sistem kurmaktır. Sığınaklar, erken uyarı sistemleri, çocuklar için güvenli güzergâhlar, acil sağlık zinciri, uluslararası insani hukuk mekanizmaları, sorumluların kim olduğunun bağımsız şekilde araştırılması…
Mahalleli o akşam, küçük bir avluda toplandı. Bir imam dua etti. Bir doktor kısa bir konuşma yaptı: “En çok çocuklar etkileniyor. Ama en çok da çocuklar iyileşmeye muhtaç.”
Bir kadın, “Ben artık sabah çayını sevmiyorum,” dedi. “Çünkü sabah çayı… o sabahı hatırlatıyor.”
Bir baba, “Ben artık gökyüzüne bakamıyorum,” dedi. “Çünkü gökyüzü… o sesi hatırlatıyor.”
Bunlar büyük cümleler değildi. Ama gerçeğin ta kendisiydi.
.
News
Piyangodan milyonlar kazandım ve kimseye söylememeye karar verdim. Aileme bir test yaptım…
Piyangodan milyonlar kazandım ve kimseye söylememeye karar verdim. Aileme bir test yaptım… . . Sessiz Milyonlar Benim adım Kassandra Wilson….
2006’da balayından sonra kaybolan Bursalı gelinin 15 yıl sonra bulunan valizindeki gizli gerçek
2006’da balayından sonra kaybolan Bursalı gelinin 15 yıl sonra bulunan valizindeki gizli gerçek . . KÜF KOKULU BAVUL 2006’da balayından…
Küçük Kız Annesi İçin Mafya Babasına 5 Dolar Verdi — Söylediği Onu Dondurdu
Küçük Kız Annesi İçin Mafya Babasına 5 Dolar Verdi — Söylediği Onu Dondurdu . . . Beş Dolar Vincent Torino…
Machtmissbrauch beim Militär: Ein Kommandeur quälte sie – ohne zu wissen, wer sie ist
Machtmissbrauch beim Militär: Ein Kommandeur quälte sie – ohne zu wissen, wer sie ist . . . Orduda Gücün Karanlık…
Bir magnatın cenazesinde sokak çocuğu “Elveda baba” dedi… DNA testi akıl almaz gerçeği gösterdi!
Bir magnatın cenazesinde sokak çocuğu “Elveda baba” dedi… DNA testi akıl almaz gerçeği gösterdi! . . Ferhat Aydıner’in cenazesi Bursa’nın…
1991’de Van sınırda kayboldu – 33 yıl sonra üniformanın cebindeki not herkesi şoke etti.
1991’de Van sınırda kayboldu – 33 yıl sonra üniformanın cebindeki not herkesi şoke etti. . . . **1991’DE VAN SINIRINDA…
End of content
No more pages to load






