Bu Düğün Fotoğrafına Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek
.
KUZGUNCA EVİ
Bölüm I – Fotoğraf
O fotoğrafı ilk gördüğüm an, bunun sıradan bir keşif olmadığını anladım.
İstanbul’un arka sokaklarından birinde, neme doymuş duvarları küf kokan eski bir antikacı dükkânının bodrum katındaydım. Dışarıda yaz akşamı ağır ağır çökerken şehir hâlâ yaşıyordu; vapur düdükleri, martı çığlıkları, uzaktan gelen trafik uğultusu… Ama o bodrum katında zaman başka bir hızda akıyordu. Toz zerrecikleri, sarı ışığın içinde asılı kalmış gibiydi.
Rafların en altında, isimsiz bir karton kutunun içinde buldum fotoğrafı.
Parmak uçlarım kâğıda değdiği anda, soğuk bir şey damarlarıma yayıldı. Bu nostalji değildi. Eski eşyalara dokununca hissedilen o romantik sızı hiç değildi. Bu, insanın içgüdüsel olarak “tehlike” dediği o çıplak histi.
Fotoğraf siyah beyazdı. Kenarları kıvrılmış, yüzeyi yer yer çatlamıştı. Ama ortadaki görüntü tuhaf biçimde netti.
Bir düğün fotoğrafı.
Arka planda kerpiç bir ev. Sıvası dökülmüş duvar. Yerde desenleri silinmiş bir kilim. Köy düğünü olduğu belliydi.
Damat, ince bıyıklı, koyu renk takım elbiseli, dik duruyordu. Yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı. Ama o gülümseme mutlu bir adamın değil, sahiplenmiş bir adamın gülümsemesiydi.
Yanındaki gelin…
İşte orada bir şey yanlıştı.
Kadının yüzü solgundu. Gözleri objektife değil, biraz yan tarafa bakıyordu. Sanki kadrajın dışında duran bir şeye. Ya da birine. Göz bebekleri büyümüş, dudakları ince bir çizgi halinde sıkılmıştı.
Bu bir utangaçlık değildi.
Bu korkuydu.
Büyüteci elime aldım. Yıllardır kayıp mektuplar, eski belgeler, unutulmuş aile hikâyeleri üzerine çalışıyordum. İnsan yüzlerindeki ayrıntıları okumayı öğrenmiştim.
Merceğin altında damadın eli netleşti.
El, gelinin belinde duruyordu. İlk bakışta koruyucu bir jest gibi görünüyordu. Ama yakından bakınca parmakların kadının beline gömüldüğü anlaşılıyordu. Kumaş gerilmişti. Kadının bedeni hafifçe yana eğilmişti.
Bu bir sarılma değildi.
Bu bir baskıydı.
Fotoğrafın arkasını çevirdim.
Silik kurşun kalemle yazılmış bir not vardı:
Kuzgunca Köyü – 1982
Sadık ve Zehra
O an içimde bir karar oluştu.
Bu hikâyeyi bulacaktım.
Yol
Ertesi sabah yola çıktım.
Kuzgunca, İç Anadolu’nun kurak tepeleri arasına sıkışmış, haritalarda zor bulunan küçük bir yerdi. Şehirden uzaklaştıkça manzara değişti. Beton yerini bozkıra bıraktı. Ağaçlar seyrekleşti. Gökyüzü ağırlaştı.
Radyo bir süre sonra çekmemeye başladı.
Köy tabelasını gördüğümde hava griydi. Rüzgâr sert esiyordu.
Kuzgunca sessizdi.
Gerçekten sessiz.
Sokakta birkaç çocuk oynuyordu ama beni görünce sustular. Bir köpek yolun ortasında durup arabama baktı, sonra ağır ağır kenara çekildi.
Arabayı kahvenin önüne park ettim.
Kahve
İçeri girdiğimde sigara dumanı tavana asılıydı. Masalarda yaşlı adamlar oturuyordu. Konuşmalarım kesildi.
Selam verdim.
Zoraki bir karşılık aldım.
Çay istedim. Oturdum.
Cebimden fotoğrafı çıkarıp masaya koydum.
“Bu fotoğrafı bir antikacıda buldum,” dedim. “Burada çekilmiş. Sadık ve Zehra’yı tanıyor musunuz?”
İsmi söyler söylemez bir adam sandalyesini geri itti ve bastonuna dayanarak dışarı çıktı.
Kahveci bana sert baktı.
“O resmi kaldır,” dedi alçak sesle.
“Neden?”
“Burada bazı şeyler konuşulmaz.”
Israr ettim. Gazeteci olduğumu söyledim. Köy hikâyeleri derlediğimi.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda köşede oturan yaşlı bir adam bana el etti.
Adı Davut’tu.
Yanına oturdum.
Davut titreyen parmağıyla fotoğraftaki kadına dokundu.
“Zehra,” dedi. “Köyün en güzel kızıydı.”
Sesi yorgundu.
“Sadık onu istedi. Babası borçluydu. Vermek zorunda kaldı.”
Durdu.
.
.
“Düğün günü kimse yemek yiyemedi. O kızın gözleri… yaşayan birinin gözleri değildi.”
“Sadık nasıl biriydi?” diye sordum.
Davut’un yüzü sertleşti.
“İnsan değildi,” dedi. “Zehra’yı o eve hapsetti. Biz geceleri sesleri duyardık.”
“Ne sesleri?”
“Kırılan eşyalar. Duvara çarpan bir şeyler. Ve Sadık’ın kahkahası.”
Zehra hiç bağırmazmış.
“İşte en korkuncu buydu,” dedi Davut. “Kadın hiç bağırmadı.”
Bir yıl sonra Sadık ortadan kaybolmuş.
Borçlarla.
Arkasında hamile bir Zehra bırakmış.
“Çocuk?” diye sordum.
Davut gözlerini kaçırdı.
“Doğdu,” dedi sadece. “Ama düzgün doğmadı.”
O an, fotoğraftaki o baskı, o parmak izleri, o korku ifadesi zihnimde birleşti.
Hikâye bitmemişti.
Yeni başlıyordu.
Ev
Gün batımına doğru köyün tepesindeki evi buldum.
Köyden uzakta, kurumuş bir ağacın yanında, pencereleri kırık bir yapı.
Motoru kapattığımda etrafı kaplayan sessizlik kulaklarımı çınlattı.
Eve yaklaştım.
Kapı aralıktı.
İçeri adım attığım an koku burnuma çarptı.
Küf.
Çürümüş ahşap.
Ve metalik bir şey.
Koridor karanlıktı. El fenerini yaktım.
Duvarda çizikler vardı.
Yaklaştım.
Düzensiz değil.
Gün sayılarıydı.
Bir takvim.
Ve çiziklerin bittiği yerde kömürle yazılmış tek bir kelime:
Doğdu.
İçimde bir şey çöktü.
Koridorun sonundaki odaya girdim.
Ortada kaba tahtalardan yapılmış bir beşik duruyordu.
Beşik değil.
Kafes.
Şiltenin üzerinde koyu lekeler vardı.
Beşiğin kenarlarında küçük tırnak izleri.
Duvar diplerinde sararmış kâğıt parçaları.
Birini aldım.
Titrek yazıyla şunlar yazıyordu:
Bugün sustu. Saatlerdir ağlamıyor. Sadece bakıyor. Babasının gözleriyle bakıyor.
Elim titredi.
Alt kattaki rüzgâr sesi bir anlığına kesildi.
Evin içinde başka bir ses vardı.
Hafif bir sürüklenme sesi.
Durup dinledim.
Sessizlik.
Sonra…
Üst kattan bir gıcırtı.
Yavaşça merdivenlere yöneldim.
Basamaklar inliyordu.
Üst kata çıktığımda ay ışığı kırık camlardan içeri süzülüyordu.
Ve o odada, duvarda asılı büyük bir baskı gördüm.
Aynı düğün fotoğrafı.
Ama Zehra’nın yüzü çizilmişti.
Gözleri oyulmuştu.
Sadık’ın yüzü ise sağlamdı.
Fotoğrafın altında yerde bir oyuncak ayı duruyordu.
Ayının sırtındaki dikişi açtım.
İçinden katlanmış bir kağıt çıktı.
Bu bir veda mektubuydu.
Bugün bitti. Sabah uyandığımda soğuktu. Artık acı çekmiyor. Onu bahçeye gömdüm. Ama ben hala buradayım.
Boğazım kurudu.
O an arkamdan net bir ses geldi.
Bir hırıltı.
Bebek ağlaması değil.
Bozuk, metalik, derinden gelen bir nefes.
Yavaşça döndüm.
Karanlığın içinden bir siluet ayrılıyordu.
Işık titredi.
Ve söndü.
Zifiri karanlıkta o nefes bana doğru yaklaştı.
O an anladım:
Bazı evler terk edilmez.
Bazı hikâyeler gömülmez.
Ve bazı borçlar, kanla yazılır.
News
Tarihte Bir Yasal Boşluk: Liselotte Kraus’un Hikayesi
Tarihte Bir Yasal Boşluk: Liselotte Kraus’un Hikayesi . Tarihte Bir Yasal Boşluk: Liselotte Kraus’un Sessizliği Nisan 1938’de, Bavyera’nın küçük ve…
Hemşire 1978’de Kayboldu — 30 Yıl Sonra Kimlik Kartı Ormanda Bulundu
Hemşire 1978’de Kayboldu — 30 Yıl Sonra Kimlik Kartı Ormanda Bulundu . . . 1978’DE KAYBOLAN HEMŞİRE: 30 YIL SONRA…
1987’de Konya’da kaybolan hamile Aylin Demir vakası… 19 yıl sonra ortaya çıkan şok edici gerçek
1987’de Konya’da kaybolan hamile Aylin Demir vakası… 19 yıl sonra ortaya çıkan şok edici gerçek . Konya’da Kaybolan Bir Hayat:…
2009’da yeni evli genç gelin kayboldu; 7 yıl sonra apartman görevlisinin şok itirafı ortaya çıktı
2009’da yeni evli genç gelin kayboldu; 7 yıl sonra apartman görevlisinin şok itirafı ortaya çıktı . . . 2009’da Kaybolan…
(Safranbolu, 2012) Dört kız kardeş aynı anda hamile kaldı — annelerinin tepkisi tüm ülkeyi ağlattı
(Safranbolu, 2012) Dört kız kardeş aynı anda hamile kaldı — annelerinin tepkisi tüm ülkeyi ağlattı . . . Safranbolu’da Bir…
1993, Kayseri’de: Fatma Demir iz bırakmadan kayboldu — 12 yıl sonra kocası her şeyi itiraf etti
1993, Kayseri’de: Fatma Demir iz bırakmadan kayboldu — 12 yıl sonra kocası her şeyi itiraf etti . . . 1993,…
End of content
No more pages to load






