BAKİRE, MİLYONER İÇİN BİR VARİS DOĞURMAYI KABUL ETTİ… AMA İKİZLER DOĞDUĞUNDA…
.
.
.
Bakire, Milyoner İçin Bir Varis Doğurmayı Kabul Etti… Ama İkizler Doğduğunda…
Defne Yılmaz için pazartesi sabahı, diğer tüm sabahlara benziyordu. Çalar saat her zamanki gibi 05.30’da çaldı. Henüz uykunun ağırlığını üzerinden atamamış bedenini zorlayarak yataktan kalktı. 23 yaşında, onu hayatta tutan tek şeyin sıkı bir rutin olduğunu çoktan öğrenmişti.
Sabahları Çukurova Üniversitesi’nin pedagojide son sınıf derslerine gidiyor, öğleden sonraları ise Antalya merkezdeki “Sayfalar ve Hayaller” isimli küçük kitabevinde çalışıyordu. Konyaaltı’nda kiraladığı tek odalı daire sade ama tertemiz ve düzenliydi. Evdeki her mobilyayı büyük çabalarla almış, raflardaki her kitabı aylarca biriktirdiği parayla satın almıştı. 18 yaşındayken geçirdiği trafik kazasında anne ve babasını kaybettiğinden beri, dünyada sadece kendisine güvenebileceğini biliyordu.
Küçük mutfakta tereyağlı ekmeğini kızartırken ve bir fincan siyah kahvesini hazırlarken, düşünceleri iki hafta içinde teslim etmesi gereken bitirme tezine kaydı. Konusu, “Risk Altındaki Topluluklarda Erken Çocukluk Eğitimi”ydi. Defne’nin en büyük hayali, bir gün Antalya’nın yoksul mahallelerindeki çocuklar için ücretsiz veya çok düşük ücretli bir okul açmaktı. Mevcut mali imkânları düşünüldüğünde bu, neredeyse imkânsızdı. Ama hayal kurmak bedavaydı.
Üniversite otobüsü her zamanki gibi kalabalıktı. Yıpranmış çantasını sıkıca kavrayarak camdan dışarı baktı. Antalya uyanıyordu; limana, ofislere, fabrikalara giden insanların hareketi şehre özel bir enerji veriyordu. Defne, kendini bu hiç durmayan şehrin küçük ama inatçı bir dişlisi gibi hissediyordu.
Pedagoji bölümünde notları mükemmele yakındı. Hocaları onun analiz gücünden ve erken çocukluk eğitimine olan gerçek tutkusundan sık sık söz ederlerdi. Öğrenme psikolojisi dersinde, hocası Ayşe Hanım lisansüstü eğitim için burs olanaklarından bahsediyordu. Dersin sonunda Defne’yi yanına çağırdı.
—Defne, yüksek lisans yapmayı hiç düşündün mü?
Defne hüzünlü bir gülümsemeyle omuz silkti.
—Hocam, çok isterim. Ama kendimi sadece derslere verecek kadar maddi gücüm yok.
—Burslar var canım, —dedi Ayşe Hoca.— Potansiyelin var. Neden birini kazanmayasın?
Bu cümle, Defne’nin kitabevine kadar olan yolculuğunda zihninde dönüp durdu. Yüksek lisans bursu, uzun süredir rafa kaldırdığı bir hayaldi.

Kitabevinde Bir Misafir
“Sayfalar ve Hayaller” kitabevi, Antalya merkezdeki işlek caddelerden birinde, yerden tavana uzanan ahşap rafları, köşelerdeki rahat koltukları ve kahveyle karışmış taze kitap kokusuyla, şehrin ortasında küçük bir sığınaktı. Sahibi, 70 yaşındaki Ayşe Teyze, Defne’ye öz kızı gibi davranıyordu.
—Dersler nasıl geçti bugün, canım? —diye sordu kız, dükkâna girer girmez.
—İyiydi, Ayşe Teyze. Ayşe Hoca, yüksek lisans burslarından bahsetti.
—Ne güzel! Sen her türlü fırsatı hak ediyorsun. Kaç kere seni burada geç saatlere kadar ders çalışırken, çocuklarla ilgilenirken gördüm.
Gerçekten de, Defne’nin kitabevine gelen çocuklarla özel bir ilişkisi vardı. Ne zaman küçük çocuklu bir aile içeri girse, doğal olarak onlara yönelir, yaşlarına uygun kitaplar önerir, çoğu zaman doğaçlama masallar anlatırdı.
Gün her zamanki gibi ilerliyordu ki, öğleden sonra üç sularında, kapıdan içeri zarif bir kadın girdi. Uzun boylu, lacivert tayyörü, kusursuz topuzu ve elindeki pahalı deri çantasıyla, sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Sade çerçeveli gözlükleri ona hem ciddiyet hem de sofistike bir hava katıyordu.
—İyi günler, —dedi, nazik bir sesle.— Pedagojiyle ilgili, profesyonellere yönelik daha teknik kitaplar arıyorum.
Defne hemen gülümsemesini takınıp yanına gitti.
—Elbette. Eğitimle mi ilgileniyorsunuz?
—Tam olarak değil, —dedi kadın.— Özel bir proje için araştırma yapıyorum.
Konuşmaları, pedagojik yaklaşımlar ve risk altındaki çocuklar üzerine derinleşti. Kadın, Defne’nin alanına hâkimiyetine şaşkın ve ilgili görünüyordu.
—Çukurova Üniversitesi’nde pedagoji okuyorum, son sınıftayım, —dedi Defne, gözleri parlayarak.— Erken çocukluk eğitimi benim tutkum.
Kadın neredeyse bir saat kitabevinde kaldı. Üç pahalı kitap aldıktan sonra çantasından kartvizitini çıkarıp Defne’ye uzattı.
—Bir gün farklı bir mesleki fırsata ihtiyacın olursa, beni ara. Adım Doktor Elif Demir.
Defne kartı eline alıp okudu: “Dr. Elif Demir – İnsan Üreme Danışmanlığı – Yeni Hayat Kliniği”.
İlginç buldu ama üzerinde fazla durmadan kartı cüzdanına koydu.
Gizemli Teklif
O gece Defne, küçük dairesinde tezine çalışırken telefonu çaldı. Ekranda “Bilinmeyen Numara” yazıyordu.
—Alo?
—İyi akşamlar, Defne mi? Ben Doktor Elif Demir. Bugün kitabevinde konuşmuştuk.
—Ah, evet. İyi akşamlar, Doktor Hanım.
Elif’in sesi yine sakin ve profesyoneldi.
—Defne, kulağa tuhaf gelebilir ama hayatını maddi olarak tamamen değiştirebilecek bir fırsat hakkında seninle konuşmak istiyorum. Yarın buluşmamız mümkün mü?
Defne’nin içini bir merakla birlikte temkin kapladı.
—Ne tür bir fırsat? —diye sordu.
—Bunu yüz yüze açıklamayı tercih ederim, —dedi Elif.— Ciddi ve çok iyi ücretli bir şey. Ama karar vermeden önce tüm detayları anlaman gerekiyor. Yarın akşam saat yedide Akra Otel’in lobisinde buluşabilir miyiz?
Defne bir süre sessiz kaldı. Paraya her zamankinden çok ihtiyacı vardı. Fakat gizemli buluşmalar onun tarzı değildi.
—Hiç olmazsa konunun neyle ilgili olduğuna dair ufak bir fikir verebilir misiniz?
—Başarılı bir iş adamı için yardımcı üreme süreciyle ilgili, —dedi Elif.— Karşılığında, tüm maddi sorunlarını çözmene ve hayallerini gerçekleştirmeni sağlayacak kadar ödeme yapılacak. Ama ilgin varsa, ayrıntıları yüz yüze anlatmak istiyorum.
“Yardımcı üreme” kelimeleri, Defne’nin zihninde yankılandı. Ne anlama geldiğini biliyordu: tıbbi yollarla hamile kalmak, taşıyıcı annelik… Asla kendi başına düşünmeyeceği bir şeydi.
—Düşünmem gerekiyor, —dedi.
—Elbette. Şunu bil ki, seni çok dikkatli seçtik. Bu hafife aldığımız bir karar değil. Yarın saat yedide orada olmazsan, kararını geri çevirmek olarak kabul ederim.
Telefon kapandı. Defne, elinde telefonla, olduğun yerde kala kaldı. 500.000 liradan bahsetmişti. Hayal bile edemeyeceği bir meblağ.
O gece neredeyse hiç uyuyamadı. Yarım milyonla üniversiteyi kaygısız bitirebilir, yüksek lisans yapabilir, Kepez’de hayalini kurduğu okulu açmak için temel atabilirdi. Ama dokuz ay boyunca bedeninde taşıyacağı bir bebeği, doğduktan sonra ona verip hayatından çıkarmak… Kalbinin kaldıracağı bir şey miydi?
Ertesi sabah en yakın arkadaşı Zeynep’e her şeyi anlattı. Zeynep, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nde hemşireydi; pratik ve mantıklıydı.
—Delirdin mi sen? —diye çıktı ağzından ilk.— Bu kadını nereden tanıyorsun? Dolandırıcı olabilir, organ mafyası bile olabilir!
—Ciddi görünüyordu, Zeynep. Gerçekten doktor gibi, —dedi Defne.— Kartı, kliniği, her şeyi…
—Ne olmuş? Sahte kart bastırmak zor değil. Defne, bu senin hayatın, bedenin. Tek umudun buymuş gibi davranma. Burs var, başka iş var, yardım isteyebileceğin insanlar var.
—Kimden yardım isteyeceğim? Ailem yok benim. 18 yaşımdan beri yalnızım. Belki de bu, düzgün bir hayat kurmak için tek fırsatım.
Zeynep bir süre sustu. Arkadaşının çaresizliğini gördükçe, her ne kadar karşı olsa da onu tamamen ikna edemeyeceğini anladı.
—Ne karar verirsen ver, —dedi sonunda,— yalnız gitme. En azından etraflıca düşün.
Ama akşam olduğunda, merak, çaresizlik ve Emre’yi henüz tanımadığı bir özlemin tuhaf karışımı, Defne’yi Akra Otel’in lobisine götürdü.
Milyonerle Karşılaşma
Akra Otel’in mermer zeminli, kristal avizeli lobisinde, Defne sade kıyafeti ve yıpranmış çantasıyla kendini fazlasıyla yabancı hissetti. Neyse ki Doktor Elif birazdan göründü. Siyah elbisesi ve özgüvenli adımlarıyla, bu dünyanın insanı olduğu her hâlinden belliydi.
—Geldiğine sevindim, Defne, —dedi.— Daha sakin konuşabileceğimiz bir yere geçelim.
Otel restoranında köşede ayrılmış iki kişilik bir masaya oturdular. Menünün Fransızca kelimeleri, garsonların kusursuz tavrı, Defne’nin gerginliğini artırıyordu.
Elif, lafı dolandırmadan konuya girdi:
—15 yıldır yardımcı üreme alanında çalışıyorum. Antalya’da bir kliniğim var. Bazen çeşitli nedenlerle doğal yolla çocuk sahibi olamayan ya da olmak istemeyen ama biyolojik bir varis isteyen insanlardan özel talepler alırım. Son zamanlarda özel bir vaka geldi: Eyaletin en büyük inşaat şirketlerinden birinin mirasçısı olan bir iş adamı.
Bir süre sustu, Defne’nin gözlerini inceledi.
—Bu adam, geleneksel ilişkilerle uğraşmadan bir çocuk sahibi olmak istiyor. Soyadını devam ettirecek bir varise ihtiyaç duyuyor. Bunun için 500.000 lira ödemeye hazır. Seçilen kadın bütün hamilelik boyunca benim ekibim tarafından izlenecek, tüm tıbbi masraflar ve yaşam giderleri karşılanacak. Doğumdan sonra bebek babaya verilecek, sen de anlaştığımız ödemeyi alacaksın.
Defne, kelimeleri zihninde birleştirmek için çaba gösterdi.
—Peki neden ben? —diyebildi ancak.
—Senden önce haftalarca gözlem yaptık, —dedi Elif, sakince.— Kitabevindeki tavrın, çocuklara yaklaşımın, derslerine olan bağlılığın, ahlaki duruşun… Yetişkinliğine göre olağanüstü olgun, sorumluluk sahibi ve şefkatli bir genç kadınsın. Bu süreçte en çok ihtiyacımız olan şey bu.
Defne, “gözlemlenmiş” olma fikrinden ürperdi ama bir yandan da gurur duydu.
—Herhangi bir şey kabul etmeden önce, —dedi Elif,— gelecekteki babayla tanışmanı istiyorum. Kendisi şu an otelde. Görüşmek ister misin?
Kalbi hızlanmıştı. Bu kadarını beklemiyordu. Ama bir yandan da merak, korkusundan ağır basıyordu.
—Tanışmak isterim, —dedi, derin bir nefes alarak.
Elif, garsona işaret etti. Birkaç dakika sonra, masaya doğru yaklaşan adamı gören Defne’nin nefesi kesildi.
Uzun boylu, düzgün duruşlu, koyu lacivert takım elbiseli, dalgalı kahverengi saçlı, yeşil gözlü bir adamdı. Defne’nin aklına “soğuk, yaşlı, kibirli iş adamı” gelmişken, karşısında, yüzüne hüzünle karışık zarif bir gülümseme yerleşmiş, şaşırtıcı derecede genç biri duruyordu.
—İyi akşamlar, ben Emre Aydın, —dedi elini uzatarak.— Tanıştığımıza memnun oldum.
Sesi tok ve yumuşaktı, el sıkışı sıkı ama nazikti. Defne, yüksek sesle söylemese de onun varlığının ağırlığını hissediyordu.
—Defne Yılmaz… Memnun oldum, —diyebildi.
Sohbet beklediğinden daha doğal aktı. Emre, onun pedagojik çalışmalarını, çocuklara olan ilgisini, gelecekteki planlarını soruyordu. Sorularında merak, ama asla baskı yoktu. Sanki hamile kalıp kalmayacağını değil, kim olduğunu anlamak istiyordu.
—Doktor Elif bana okul açma hayalinden bahsetti, —dedi Emre bir ara.— Biraz daha anlatır mısın?
Defne, istemeden coşkulandı. Kepez’de, düşük gelirli ailelerin çocukları için, oyun temelli ve kaliteli eğitimi birleştiren bir okul hayalinden söz etti. Emre, dikkatle dinledi.
—Çok güzel bir proje, —dedi sonunda.— Bu ülkenin senin gibi insanlar için çok şanslı olması gerek.
Defne cesaretlenip sordu:
—Peki siz neden böyle bir yöntemle çocuk sahibi olmak istiyorsunuz?
Emre birkaç saniye duraksadı. Gözlerinde kısa bir acı gölgesi belirdi.
—Üç yıl önce anne babamı bir uçak kazasında kaybettim, —dedi.— O zamandan beri aile işlerinin başındayım. Yüzlerce çalışan, projeler… Sürekli bir sorumluluk. Ailemden kalan tek şey, soyadım ve şirket. Bir mirasçı baskısı var, evet. Ama bu sadece aile baskısı değil, içimde de bir ihtiyaç var. Babalık… Seveceğim, öğreteceğim, işlerin ötesinde bir iz bırakacağım bir insan…
—İlişki istemiyor musunuz? —dedi Defne, merakla.
—İstedim, —dedi Emre, dürüstçe.— Ama param olduğu için insanların bana mı, yoksa hesabıma mı ilgi duyduğunu ayırt etmek imkânsız hale geldi. Bazı nahoş deneyimler yaşadım. Bir noktadan sonra, “doğru insanı bulacağım” fikri yerine, “en azından iyi bir baba olayım” fikri daha gerçek göründü.
Sohbet neredeyse iki saat sürdü. Kitaplardan, müzikten, çocukluktan, kayıplardan, yalnızlıktan bahsettiler. Başta “ticari” gibi görünen teklif, iki insanın beklenmedik yakınlığına dönüştü.
Veda ederlerken Emre, Defne’nin elini bir kez daha sıktı.
—Teklif hakkındaki kararın ne olursa olsun, seni tanıdığıma memnun oldum. Sen özel bir insansın, Defne, —dedi.
Defne, o an kalbinin bir anlığına ne yapacağını şaşırdığını hissetti.
Teklifin Kabulü
İzleyen üç gün boyunca Defne, derslerine ve kitabevindeki işine odaklanmakta zorlandı. Zeynep, kantinde onu süzerken, “Sen bu adama aşıksın,” dediğinde, refleks olarak inkâr etti.
—Saçmalama. Onu zar zor tanıyorum.
—Öyle. Ama şimdiden onun çocuğunu taşımayı düşünüyorsun. Bu normal değil.
Haklıydı. Yine de, Emre’nin yeşil gözlerini, yaralı ama nazik ifadesini, onun hayallerini ciddiye alışını aklından çıkaramıyordu. Ve 500.000… O rakam, cebine değil, sanki boynuna asılıydı.
Perşembe akşamı, burnundan soluyarak değil, titreyerek telefonu eline aldı. Doktor Elif’i aradı.
—Teklifi kabul ediyorum, —dedi.
—Harika bir karar, Defne, —dedi Elif.— Haftaya tıbbi tetkiklere başlarız. Emre Bey de çok memnun olacak.
Emre’nin, bu karar karşısında “memnun” olması fikri, Defne’nin kalbini bir an hızlandırdı.
Lara’da, camları aydınlık, duvarları modern sanat eserleriyle süslü, “Yeni Hayat Kliniği”ne gittiği ilk gün, Defne kendini başka bir dünyaya adım atmış gibi hissetti. Kan tahlilleri, ultrasonlar, genel sağlık taramaları… Hepsi, beklemediği bir özenle yapıldı.
Elif tüm süreci anlattı: Invitro fertilizasyon (IVF), embriyo transferi, hamilelik takibi… Defne dinlerken hem tıbbi süreç, hem de duygusal yükü gözünde canlandırmaya çalışıyordu.
—Emre Bey sürece katılacak mı? —diye sordu tereddütle.
—Kişisel refahını bizzat takip etmek istiyor, —dedi Elif.— Senin için sakıncası yoksa, her adımda yanında olmak niyetinde.
Defne’nin sakıncası yoktu. Açıkça söylemese de, onu tekrar görmek için can atıyordu.
İkinci karşılaşmaları, Emre’nin üzerindeki resmi zırhı çıkardığı andı. Kliniğe bu kez açık mavi gömlek ve koyu bir pantolonla gelmişti. Elinde, beyaz zambaklardan bir buket vardı.
—Zambaklar yeni başlangıçların simgesiymiş, —dedi utangaçça.— Sana uygun olur diye düşündüm.
Defne bugüne kadar hiç çiçek almamıştı. Buketi koklarken gözleri doldu.
—Teşekkür ederim… Çok güzeller.
Aralarındaki mesafe, her buluşmada biraz daha kısaldı. Emre, onun tezine yardımcı olmayı teklif etti, okul projesine dair uzmanlarla bağlantı kuracağını söyledi. Defne, Emre’nin sadece bir “milyoner” değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluğu ciddiye alan, işçileri için sosyal projeler tasarlayan bir adam olduğunu öğrenince, ona duyduğu saygı arttı.
Döllenme günü geldiğinde, Emre cerrahi kıyafetlerle bile yakışıklı görünüyordu. Bekleme salonunda Defne’nin elini tutarak:
—Korkuyor musun? —diye sordu.
—Biraz. Benim için her şey çok yeni.
—Benim için de. Ama doğru karar verdiğimize inanıyorum. Sen özel bir insansın, Defne. Her çocuk, seni annesi olarak görmekle şanslı olurdu, —dedi.
Bu cümle, Defne’nin kırılgan yanına tam isabet etti.
Prosedür hızlı ve ağrısızdı. Elif her adımı anlattı, Emre baştan sona Defne’nin elini bırakmadı. O gün, birbirlerini resmen sadece bir anlaşmanın tarafı değil, hayatlarının yeni döneminin ortağı gibi hissettiler.
Hamilelik ve Aşk
İki hafta sonraki bekleyiş, Defne’nin hayatının en uzun bekleyişiydi. Emre her gün aradı, hâlini sordu, kitabevindeki işini bırakması için ısrar etti.
—Şimdilik çalışmana gerek yok. Masrafların bende. Kendine ve derslerine odaklanmanı istiyorum, —dedi.
Defne bir yandan bağımsızlığını bırakmak istemiyor, diğer yandan Emre’nin şefkatli korumasını reddedemiyordu.
Sonunda Elif, “Sonuçlar geldi,” diyerek Defne’yi kliniğe çağırdı. Emre de yanında oldu.
—Prosedür başarılı oldu, —dedi Elif, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle.— Tebrikler, hamilesiniz.
Defne bir an dizlerinin boşaldığını hissetti. Emre koltuğu çekip onu oturttu.
—Nasıl hissediyorsun? —diye sordu.— Mutlu musun, pişman mısın?
Defne, karmaşık duygularını tek kelimeye sığdırmaya çalıştı.
—Korkuyor… ama mutluyum, —dedi.
—Ben de, —dedi Emre.— Ama ne olursa olsun, bunda birlikteyiz. Sana ve bebeğe bakacağım.
“Birlikte” kelimesi, artık sadece bir sözleşmenin çerçevesini aşan bir anlam taşıyordu.
Sonraki haftalar, duygusal yakınlıklarının hızla arttığı, sınırların belirsizleştiği bir dönem oldu. Emre, onu malikanesine davet etti. Antalya’nın en elit semtlerinden birinde, deniz manzaralı, modern ama ruhunda bir boşluk taşıyan bir ev…
—Bu ev çok güzel ama yalnız hissediyor olmalısın, —dedi Defne, farkında olmadan.
Emre şaşkınlıkla baktı.
—Nereden anladın?
—Bilmiyorum. Sanki bir aileyi bekleyen bir ev gibi.
Bu cümle, Emre’nin kalbine işledi. Onu evin içinde gezdirdi, kütüphanesini, çalışma odasını, müzik odasını gösterdi. Ardından, bahçeye bakan geniş bir odayı açtı.
—Bu odayı senin için hazırladım, —dedi.— Hamilelikte burada kalırsan, sana daha iyi bakabilirim diye düşündüm.
Oda, Defne’nin zevklerine göre döşenmişti. Önceden bahsettiği kitaplar raftaydı, şifonyerin üzerinde zambaklar vardı. Her ayrıntı, onun dinlenip hatırlandığını gösteriyordu.
—Bu uygun mu, bilmiyorum, —dedi Defne, boğazı düğümlenerek.— Günlük olarak birlikte yaşarsak…
—Birbirimize âşık oluruz, değil mi? —diye tamamladı Emre.
Defne, utangaçça başını eğdi.
—Evet… Ondan korkuyorum.
—Ben korkmuyorum, —dedi Emre, ona yaklaşarak.— Çünkü zaten aşık olmaya başladım.
O an, aralarındaki gerilim kırıldı. Öpüştüklerinde, sadece bir çizgiyi değil, hayatlarının tamamlayıcı bir parçaya dönüşmesini kabul etmiş oldular.
Defne birkaç gün düşündü. Sonunda, Emre’nin malikanesine taşındı. Fatma Hanım ona kızı gibi davrandı, özel yemekler hazırladı, “Bebeğimizi taşıyorsun,” diyerek her fırsatta onu şımarttı. Emre ise, bir patron değil, sevgi dolu bir eş adayı gibi davranıyordu.
Sabahları terasta kahvaltı, öğlen Defne’nin derslerine ve tezine zaman, akşamüstü bahçede yürüyüşler… Emre, geceleri piyano çalıp Defne’ye alçak sesle besteler öğretmeye başlamıştı. İkisinin dünyası, dışarıdaki sosyal sınıf ayrımlarını unutturacak kadar iç içe geçiyordu.
Bir akşam, Emre doğrudan konuştu:
—Defne, ben sadece bir çocuk sahibi olmak istemiyorum artık. Seninle bir aile kurmak istiyorum. Oğlumun annesi olmanı… kelimenin tam anlamıyla istiyorum.
—Ya olmazsa? Ya biz uyumlu çıkmazsak? —diye fısıldadı Defne.
—O zaman da o zaman düşünürüz. Ama şu an hissettiğim şey, geçmişte hissettiğim hiçbir şeye benzemiyor, —dedi Emre.— Ve sanırım sen de aynı şeyi hissediyorsun.
Defne, kalbinin çoktan cevap verdiğini biliyordu. Bir süre sonra, Emre’den önce “Seni seviyorum,” cümlesi dudaklarından dökülüverdi. Emre onun yüzünü iki eliyle kavrayıp aynı kelimeleri ona geri söylediğinde, artık “anlaşma” dedikleri şey, sadece bir başlangıç anısı olarak kalmıştı.
Amcanın Gölgesi ve İkiz Haberi
Malikanedeki yeni hayat, kusursuz değildi elbette. Emre’nin amcası Mithat Aydın, geleneksel düşünceleriyle bu tabloya hoş gözle bakmıyordu. Emre’nin “kendi çevrelerinden uygun bir gelin” yerine, yetimhanede büyümüş, devlet üniversitesinde okuyan bir kızla evlenmesi fikrine alışması kolay değildi.
Bir gün, Mithat malikaneye geldi. Defne, merdiven başından amca-yeğen konuşmasını istemeden duydu.
—Herhangi bir kızın senin evinde yaşaması… kabul edilebilir değil, Emre, —diyordu Mithat.— Taşıyıcı anne dedin, ticari bir anlaşma dedin, şimdi damgalanmamak için evlenmeyi mi düşünüyorsun?
—O herhangi bir kız değil, —dedi Emre, soğuk bir sakinlikle.— Gelecek çocuklarımın annesi.
—Onu kaç aydır tanıyorsun? Ailenin geleceğini, zar zor tanıdığın birine emanet ediyorsun.
Defne, bu sözleri duyduğunda, yüreğine saplanan suçluluk ve değersizlik duygusuyla odasına kaçtı. “Gerçekten Emre’nin hayatına yük müydü?” sorusu, bütün gece zihnini kemirdi.
Ertesi gün Emre, onu ağlarken bulduğunda Defne, istemeden “Seni seviyorum,” diye itiraf etmiş oldu. Ama ardından kendi varlığının Emre’ye zarar verebileceğini düşünmekten kendini alamıyordu.
—Benim yüzümden ailenle, çevrenle kavga etmene izin veremem, —dedi.
—Tam tersi, —diye karşılık verdi Emre.— Ben doğru insanı bulduğum için mücadele etmeye hazırım. Aile denilen şey, gerçek sevgi ve saygı üzerine kurulur. Soyadı değil.
Bu konuşmadan sonra Emre, Defne’ye evlenme teklif etmeye karar verdi. Bir süre nişan yüzüğünü sakladı. Sonunda, ikiz olduklarını öğrenmeden hemen önce, uygun anı buldu.
İlk ultrason günü, belli belirsiz sabah bulantıları, gerginlik ve heyecan Defne’yi sarmıştı. Emre elini hiç bırakmadı. Doktor Elif, Defne’nin karnına jeli sürerken:
—Biraz soğuk olacak, —dedi.
Ekranda, siyah-beyaz gölgeler arasında, bir anda hızlı bir ritim duyuldu.
—İşte bu kalp, —dedi Elif.— Gayet iyi atıyor.
Defne’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. İçinde atan ilk kalp atışını dinliyordu.
Tam o sırada, Elif bir şeye dikkat kesildi. Cihazı biraz kaydırdı. Kaşları kalktı, dudaklarında geniş bir gülümseme belirdi.
—Görüyor musunuz? —dedi.— Bir kalp daha.
—Yani…? —diye sordu Defne, nefesi kesilerek.
—İkizleriniz var.
Odadaki hava bir anda değişti. Defne sevinç ve şaşkınlıkla “İkizler…” diye mırıldanırken, Emre birkaç saniye suskun kaldı. Sonra, dudaklarında yarım bir gülümseme belirdi.
—İki kat mucize, —dedi. Ama gözlerinde, Defne’nin de fark ettiği bir endişe gölgesi dolaştı.
Eve dönüş yolunda, sessizlik aralarına oturdu. Defne dayanamadı:
—Pişman mısın? —diye sordu.
—Hayır… Sadece, planladığımdan daha büyük bir şeyle karşı karşıyayım, —dedi Emre.— Bir mirasçı düşünmüştüm. Şimdi iki çocuk… Şirket, miras, sorumluluklar…
Defne, acı bir tonla cümlesini tamamladı:
—Ekstra “sorun”dan nasıl kurtulacağını hesaplıyorsun.
—Bunu söylemek istemedim, —dedi Emre.
Ama kelimelerin gölgesi çoktan düştü.
O gece Emre, odalarına çıkmadı. Saatlerce piyano çaldı. Melodiler, Defne’nin kalbinde yankılandı; kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissetti.
Ertesi gün, Defne dayanamadı. Ofisinde Emre’nin karşısına geçti.
—İstersen, —dedi,— orijinal anlaşmaya dönebiliriz. Bebekleri doğurur, sana teslim ederim, uzaklaşırım. Hayatın da, planların da karışmaz.
Emre yerinden fırladı.
—Bunu mu istiyorsun?
—Senin için neyin en iyisi olduğunu istiyorum, —dedi Defne.— Eğer ben ve ikizler, senin için fazlayızsa…
Emre iki elini de Defne’nin ellerine kapatıp derin bir nefes aldı.
—Defne, uzak durmaya çalıştım. Çünkü gidersen, canımın daha çok yanacağını biliyorum. Ama gidemeyeceğini de biliyorum. Seni seviyorum. Bu çocukları seviyorum. İki bebek, on bebek… fark etmez. Biz bir aileyiz, —dedi.
Bu sözler, aralarındaki buzları kırdı. Mithat’ın baskısı, ikizlerin beklenmedik gelişi, belirsizlik… Hepsi, yavaş yavaş yerini daha sağlam bir karara bıraktı: Evlenmeye.
Emre, küçük mavi bir kutuyu çıkarıp diz çöktüğünde, Defne’nin gözlerinden yaşlar zaten akıyordu.
—Defne Yılmaz, —dedi.— Benimle evlenir misin? Sadece çocuklarımın annesi değil, hayatımın ortağı, dostum ve karım olur musun?
—Evet, —dedi Defne, titrek bir sesle.— Evet, seninle evlenmek istiyorum.
Düğün, Kriz ve Zafer
Düğünü Emre’nin malikanesinin bahçesinde yapmaya karar verdiler. Defne beş aylık hamileyken, karnı belli belirsiz yuvarlanmışken evlenmek istedi. Listeleri sade tuttular: Zeynep, Emre’nin birkaç yakın meslektaşı, Doktor Elif, Fatma Hanım… Ve Defne, Emre’nin tereddütlerine rağmen Mithat’ı da çağırmakta ısrar etti.
—Ailenin bir parçası olmak istiyorsan, gerçekleri olduğu gibi görmesi gerek, —dedi.
Düğün günü, Antalya Körfezi’nin üzerinde akşam güneşi altın rengi bir ışık yayarken, Defne şampanya rengi, hamilelere özel sade ama zarif bir elbiseyle merdivenlerden indi. Karnı, iki bebeğin varlığını gururla gösteriyordu.
Bahçede ise beklenmedik bir misafir vardı: Mithat’ın yanında, Cemre Soylu adında zarif bir dul kadın. Mithat, Emre’ye tanıtırken, “Aile dostumuz,” demişti. Tonundan, Cemre’yi “daha uygun bir eş” olarak gördüğü belliydi.
Cemre, tatlı ama keskin bir gülümsemeyle:
—Yardımcı üremeyle başlayan hamileliğin evliliğe dönüştüğünü duyunca şaşırdım, —dedi.— Toplumun gözünde bu tür evlilikler… zor olur.
Emre’nin sabrı taşmaya yakındı.
—Evliliğim çıkar değil, sevgi üzerine kurulu, —dedi.
Mithat ise lafı dolandırmadı:
—Cemre, bizim sosyal konumumuzu ve sorumluluklarımızı çok iyi anlar. İkizleri kendi çocukları gibi büyütebilir. Sen de… uygun bir eşe sahip olursun. Kızımız Defne ise, üzerindeki baskı olmadan hayatını kurabilir.
Tam o sırada, Defne merdivenlerden bahçeye indi ve konuşulanları duydu. Yüzündeki mutluluk, yerini sakin ama kararlı bir ifadeye bıraktı.
—Yani, yetersiz olan benim, öyle mi, Mithat Bey? —diye sordu, doğrudan.
Mithat bozuldu.
—Hanımefendi, kişisel bir mesele değil. Sadece…
—Zengin bir ailede doğmamam mı problem? —diye kesti Defne.— Yetimhanede büyümem mi? Kitap parası için çalışmam mı?
—Hayır… Niyetim o değil…
—Tam da o, —dedi Defne, karnına dokunarak.— Belki altın bir beşikte doğmadım ama dürüst ekmeğin değerini biliyorum. Belki özel kulüplere gitmedim ama insanlara saygıyla davranmayı öğrendim. Belki pahalı bir diplomam yok ama sizin paranızın satın alamayacağı bir şeyim var: Yeğeninize karşı gerçek bir sevgi.
Cemre araya girmeye çalıştı:
—Kimse duygularını sorgulamıyor, canım. Sadece çocukların iyiliğini düşünüyoruz…
—Çocuklarım için en iyi olan, —dedi Defne, sesi titremeden,— anne babalarının birbirini sevdiğini, ailelerini savunduğunu bilmeleri. Dış görünüşe, soyadına, paraya boyun eğmeyen insanlarla büyümeleri.
Emre, Defne’nin yanında durdu, elini tuttu. Gözünü Mithat’tan ayırmadan:
—Nişanlımı duydun, amca, —dedi.— Bugün onunla evleneceğim. İsteyen kalır, istemeyen gider. Ailemin neye benzediğine başkaları karar veremez.
Mithat, kaybettiğini anlayınca bahçeden ayrıldı. Cemre de onun peşinden gitti. Misafirlerin önünde yaşanan bu çatışma, kısa süreli bir sessizliğe neden oldu. Ama hemen ardından, Defne ve Emre’nin yanında yer almak için gelen bakışlar, cümleler, el sıkışmalar… Bahçenin havasını değiştirdi.
Yargıç, “Hazırsanız başlayalım,” dediğinde, Emre Defne’nin gözlerine baktı.
—Hazır mısın? —diye fısıldadı.
—Hiç olmadığım kadar, —dedi Defne.
Yeminlerini kendileri yazmışlardı. Emre, “Bir mirasçı ararken ruh eşimi buldum,” diye başladığında ve Defne, “Ticari bir anlaşmayı hayatımın en güzel aşk hikâyesine dönüştürdün,” dediğinde, bahçede tek bir kuru göz kalmamıştı.
Yüzükler takıldı, öpücük, artık sadece bir anlaşmanın değil, iki insanın iradeli tercihiyle şekillenmiş bir birlikteliğin mührü oldu.
İkizlerin Doğumu ve Yeni Hayat
Aylar geçti. Defne’nin hamileliği, doktor Elif’in titiz takibi ve Emre ile Fatma Hanım’ın sınırsız desteğiyle sağlıklı ilerledi. Sabah bulantıları, büyüyen göbek, sırt ağrıları… Hepsi, akşamları ikizlerin tekmelerini hissederken unutuluyordu.
-
haftada, aralık ayının soğuk bir sabahında, Defne kasılmalarla uyandı.
—Emre, —dedi, hafif bir sarsıntıyla.— Sanırım zamanı geldi.
Hastaneye giden yol, bir yıl önceki tereddütlerden çok farklı, net bir kararlılıkla doluydu. Emre, her kasılmada Defne’nin elini tuttu, “Sen bunu yaparsın,” dedi, “Tanıdığım en güçlü kadınsın.”
Saat 15.43’te Can, 15.46’da Elif dünyaya geldi. İki küçük beden, iki güçlü ağlama sesi, iki farklı yüz… Ama her ikisi de, uzun bir yolculuğun en somut, en güzel meyvesiydi.
Defne, yorgun ama ışıl ışıl gözlerle bebeğini kucağına aldığında:
—Merhaba, —dedi fısıltıyla.— Anne ve baba sizi çok bekledi.
Emre, gözyaşlarını gizleme gereği duymadan:
—Mükemmeller, —dedi.— Tıpkı anneleri gibi.
Hastanede kaldıkları günlerde Zeynep, Fatma Hanım, Doktor Elif ziyarete geldiler. Herkes bu “olağanüstü başlangıca” tanıklık etmek istiyordu. En şaşırtıcı ziyaret ise Mithat’tan geldi.
Elinde beyaz çiçekler, yüzünde daha önce Defne’nin görmediği bir yumuşaklıkla odaya girdi. Sessizce, “Hata yapmışım,” dedi. “Sizin mutluluğunuzun önünde durmaya hakkım yokmuş.”
Bebekleri kucağına almayı istedi. Can’ı dikkatle tutarken, “Aydın ailesinin gözleri,” dedi. Elif’e bakarken, “Annelerinin gülümsemesi,” diye ekledi.
Defne içinden “Herkes ikinci bir şansı hak eder,” diye düşündü.
Malikaneye döndüklerinde, ikizler için hazırlanan oda adeta bir masal dünyasıydı. Çift beşik, pastel tonlarda duvarlar, küçük kitaplıklar, oyuncaklar… Defne ve Emre, geceleri nöbetleşe kalktılar, bez değiştirmeyi, gaz gidermeyi, süt ısıtmayı öğrendiler. Yorgunluklarına rağmen, her yeni güne şükrederek uyandılar.
Defne, bir yandan da ertelenmiş hayalini hayata geçirmeye başladı. Emre’nin desteğiyle Kepez’de “Küçük Hayaller Okulu”nu açtı. Okul, kısa sürede çevredeki aileler için bir umut kapısı haline geldi. Düşük gelirli çocuklar, kaliteli eğitim ve sevgi dolu bir ortamda büyümeye başladı.
Emre ise, şirketinin sosyal sorumluluk projelerini genişletti. Çalışanlarının çocuklarına burs programları, ihtiyaç sahibi aileler için konut projeleri… Defne’nin değerleri, Emre’nin iş vizyonuyla birleşti.
Can ve Elif yürümeyi öğrendiğinde, ev kahkahalarla doldu. Birinci yaş günlerinde, malikanenin bahçesinde minik bir kutlama yaptılar. Mithat, artık sahici bir gülümsemeyle torunlarını havaya kaldırıyor, “Bu aileye en büyük hediyeyi getiren sensin,” diyerek Defne’ye teşekkür ediyordu.
Yıllar içinde aile büyüdü; Defne tekrar hamile kaldı. Bu kez süreç, korku yerine tatlı bir heyecanla karşılandı. “Üç çocuk mu?” dedi Zeynep, kahkahalar arasında. “Siz durmazsınız artık.”
Defne, bir pazar öğleden sonra, Can ve Elif’in bahçede birbirine yardım ederek oynadığını izlerken Emre’ye döndü.
—Biliyor musun, —dedi.— Bütün bunların en inanılmaz yanı ne?
—Ne? —diye sordu Emre, merakla.
—Her şey soğuk, ticari bir anlaşma olarak başladı. Ve şimdi… bak, —dedi, karnındaki bebek ve çimenlerde koşan iki çocuğu işaret ederek.— Hayal edebileceğim en gerçek, en sıcak, en güzel aşk hikâyelerinden birini yaşıyoruz.
Emre, onun omzunu öptü.
—Kader, —dedi.— Gerekli zamanda, gerekli insanları aynı masaya oturtmayı iyi biliyor.
Defne, gülümsedi.
—Kader kartvizitle aramaz derler, —dedi.— Ama sanırım bizimkisi tam da öyle yaptı.
Güneş Antalya semalarını turuncu ve pembe tonlara boyarken, bahçede üç küçük gölge büyüdü. İkizler, annelerinin hayalini gerçeğe çeviren okulun ilk öğrencileri, babalarının adını gücünden çok, adalet ve merhametle hatırlayacak yeni bir neslin öncüleri oluyorlardı.
Ve Defne, bir zamanlar tek derdi kira ve kitap parası olan o genç kadın, şimdi sevilen bir eş, üç çocuk annesi, başkalarının hayatına da dokunan bir eğitimci olarak, gün batımında tek bir şeyden emindi:
Her şey, bir telefon ve bir teklif ile başlamış olabilir. Ama kalan her şey, onların seçimi, cesareti ve birbirlerine duydukları aşkla inşa edilmişti. Gerisi, “ticari bir anlaşmanın” çoktan unutturulduğu, uzun ve dolu dolu bir masalın sadece başlangıcıydı.
News
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया…
पुलिस ने गिरफ्तार किया आर्मी जवान | कुछ ही देर में टैंकों के साथ पहुंची आर्मी | Hindi moral story
पुलिस ने गिरफ्तार किया आर्मी जवान | कुछ ही देर में टैंकों के साथ पहुंची आर्मी | Hindi moral story…
Inang Heneral – Nagpanggap na Auditor – Nang Matuklasan ang Talaarawan ng Patay
Inang Heneral – Nagpanggap na Auditor – Nang Matuklasan ang Talaarawan ng Patay . . . Inang Heneral – Nagpanggap…
End of content
No more pages to load






