Enkazdaki adam “Ölmeme izin verin” dedi. İtfaiyeci elini tutup kulağına isim fısıldadı.

.
.
.

Enkaz Altında

Enkazdaki adam “Ölmeme izin verin” dedi. İtfaiyeci elini tutup kulağına ismini fısıldadı. Şehrin en müstesna semtlerinden birinde, metrekare fiyatlarının insan onurundan daha yüksek olduğu o tepede Lalezar Rezidansı, bir zamanlar kibrin ve sonradan görme zenginliğin devasa bir anıtı gibi yükselirdi. Dış cephesi akşam güneşinde gözleri kamaştıran sahte altın varaklı süslemelerle, Fransız balkonlarla ve neoklasik sütunlarla bezenmişti. Ancak saatler 04:10:17’yi gösterip yer kabuğu o korkunç homurtusunu çıkardığında bu süslü maske saniyeler içinde düştü.

Şimdi o görkemli yapıdan geriye kalan şey, demir filizlerinin birer mızrak gibi göğe saplandığı, beton blokların birbirini çiğnediği, toz ve ölüm kokan şekilsiz bir yığındı. Bu, bir bina enkazından ziyade, mimarisi bizzat hırs ve hileyle çizilmiş, betonu yalanla karılmış bir mezarlıktı. 60 yaşındaki müteahhit Ferit Sancak, bu mezarlığın en dip noktasında, kendi elleriyle yarattığı cehennemin tam kalbinde yatıyordu. Binanın bodrum katında hobi odası olarak adlandırdığı ama aslında gizli kasasını ve kayıt dışı senetlerini sakladığı o lüks sığınakta yakalanmıştı depreme.

Kaderin cilvesine bakın ki, binanın en sağlam olması gereken yeri, en büyük yıkımın yaşandığı yer olmuştu. Ferit Bey’in üzerine devrilen tonlarca ağırlık, onu bir böcek gibi ezmemiş; aksine etrafındaki eşyalarla birlikte garip klostrofobik bir yaşam üçgeni oluşturmuştu. Ancak bu üçgen, hayatta kalması için bir lütuf değil, günahlarıyla yüzleşmesi için ona tanınan acımasız bir sürenin başlangıcıydı. Ferit’in sol bacağı, devrilen masif maun kütüphanenin altında kalmıştı. Kütüphane, üzerine düşen ana kirişi tutmuş, Ferit’in başını ezilmekten kurtarmıştı ama bedelini bacağına ödetmişti. Acı, keskin ve zonklayıcıydı sanki. Görünmez bir testere kemiğini yavaş yavaş kemiriyordu.

Fakat Ferit Sancak için fiziksel acı, zihinsel ıstıraplarının yanında sönük bir detaydı. Gözlerini hafifçe araladı. Zifiri karanlık değildi. Yukarıdan çok uzaklardan sızan tozlu gri bir ışık huzmesi bulunduğu deliği loş bir şekilde aydınlatıyordu. Gördüğü manzara, Balzac’ın tasvir etse kaleminin ucunu kıracağı türden bir ironiydi. Hemen burnunun dibinde, binlerce dolar ödeyerek İtalya’dan getirttiği 15. Luis tarzı altın varaklı o meşhur berjer koltuk duruyordu. Ama koltuk artık bir statü sembolü değil, parçalanmış, kadifesi yırtılmış ve içindeki süngerleri dışarı fırlamış bir paçavraydı. Koltuğun hemen yanında kristal bir avizenin parçaları, sanki gökyüzünden düşmüş elmaslar gibi tozlu zemine saçılmıştı.

Ferit, ciğerlerine dolan o yoğun, o geniz yakan toz kokusunu içine çekti. Bu koku ona tanıdık geliyordu. İnşaatın temelini atarken daha ucuz olsun diye kullandığı deniz kumunun eksik koydurduğu çimentonun ve ucuza kapattığı kalitesiz demirin kokusuydu bu. Şimdi o tasarruf ettiği malzemeler ciğerlerini dolduruyor, onu içeriden boğuyordu. Her nefes alışında kendi hırsını soluyordu. Elini hareket ettirmeye çalıştı. Parmakları parçalanmış ipek pijamasına takıldı. O pijamayı Paris’ten almıştı. Şimdi ise bir dilencinin kıyafetinden daha sefil durumdaydı. “Allah kahretsin,” diye fısıldadı. Sesi tozlu boşlukta boğuk bir hırıltı gibi çıktı. Ama bu lanet bacağı için değildi. Aklında tek bir şey vardı: Kasa.Enkazdaki adam "Ölmeme izin verin" dedi. İtfaiyeci elini tutup kulağına isim fısıldadı. - YouTube

 

Kasa, duvarın arkasındaki gizli bölmedeydi ve o duvar şimdi yoktu. Duvarın olduğu yerde devasa bir beton blok duruyordu. İçindeki senetler, tapular, nakit paralar ve en önemlisi vergi kaçırdığını belgeleyen o siyah kaplı defter. Hepsi gitmişti. Ferit Sancak o an hayatını değil, bilançosunu düşündü. Bu bina onun başyapıtıydı. Lalezar Rezidans, şehrin incisi diye reklam yapmıştı. Şimdi o inci, şehrin ayıbı olmuştu. Eğer buradan sağ çıkarsa düşüncesi burada dondu. Sağa çıkmak mı? Sağa çıkarsa onu ne bekliyordu? Kapısında bekleyen yüzlerce alacaklı, katil müteahhit manşetleri atan gazeteler, yıllarca sürecek davalar, haciz memurları ve belki de hapis. İtibarı, şu an altında yattığı bu beton yığını gibi tuzla buz olmuştu.

Ferit Sancak, toplum içinde bir beyefendi olarak yürümeye alışkındı. İnsanların önünde eğildiği, garsonların titrediği, banka müdürlerinin kapıda karşıladığı o adam, o adam artık yoktu. Buradan çıkarsa yüzüne tükürülen bir hiç olacaktı. Bir çıtırtı duydu. Tepesindeki beton blok hafifçe oynadı. Tozlar yüzüne döküldü. Ferit gözlerini kapattı. “Bırakın,” dedi içinden. “Bırakın böyle kalsın. Ölüm şu an onun için en karlı anlaşmaydı. İflas bayrağını çekmek yerine mağdur olarak ölmek, tarihe ihmalkar müteahit olarak değil, deprem kurbanı iş adamı olarak geçmek. Mirasçıları sigortadan para alabilirdi. Adı belki de bir okula verilirdi. Kimse o siyah defteri bulamazdı. Evet, ölüm bir temizlikti. Borçları sıfırlayan nihai bir raf.”

Başını altındaki soğuk, pürüzlü taşa yasladı. O taşın aslında kütüphanesindeki nadide bir Roma büstünün parçası olduğunu fark etti. Tarih bile onunla alay ediyordu. Yukarıdan sesler gelmeye başladı. Boğuk metalik sesler. Tak tak tak biri vuruyordu. Sesimi duyan var mı diye bağıran o klasik, o dolu, o korkunç anons. Ferit Sancak nefesini tuttu. Cevap vermedi. Vermeyecekti. Karanlıkta kalmak, o aydınlık ama utanç dolu dünyaya çıkmaktan daha cazipti. Bacağındaki acı şiddetlendi. Sanki bedeni ruhunun bu pes edişine isyan ediyordu. “Ben buradayım, yaşıyorum,” diye haykırıyordu. Ama Ferit’in iradesi betondan daha sertti. O hayatı boyunca her şeyi kontrol etmişti. Kazancını, çalışanlarını, ailesini, şimdi de ölümünü kontrol edecekti. Onu bulmalarına izin vermeyecekti. Bu tozlu, bu yaldızlı mezar onun son sığınağı olacaktı.

Fakat Ferit Sancak’ın unuttuğu bir şey vardı. Balzac’ın romanlarında kader asla karakterin planladığı gibi düz bir çizgide ilerlemezdi. Kader, tesadüflerin ve geçmişte yapılan küçük hataların gelecekte devasa bir çığ gibi geri dönmesiydi ve Ferit’in kaderi yukarıdaki o moloz yığınlarının arasında, elinde bir balyozla, yüzü kömür karası ama kalbi bir çocuğunki kadar temiz olan genç bir adam Kemal’in adımlarıyla ona doğru yaklaşıyordu. Ferit cevap vermese de hayat onu bırakmaya niyetli değildi. Çünkü ödenmesi gereken bedel sadece canıyla ödenecek kadar ucuz bir bedel değildi. Daha büyük bir hesaplaşma kapıdaydı.

Yukarıdan beton yığınlarının arasından süzülüp gelen sesler, bir kurtuluş müjdesi gibi değil, vadesi gelmiş ve ödenmemiş bir senedin protesto ihbarnamesi gibi çınlıyordu Ferit Sancak’ın kulaklarında. “Gırç gırç,” tak tak tak. Metal kesicilerin demir filizlerini doğrayan o tiz sesi. Balyozların beton bloklara inen o tok gürültüsü. Bu sesler, “Seni kurtarmaya geliyoruz,” demiyordu Ferit’e. “Hesap sormaya geliyoruz,” diyordu. Arama kurtarma ekiplerinin bağırışları, alacaklıların kapıyı yumruklamasını andırıyordu. “Sesimi duyan var mı?” Bu soru Ferit’in zihninde başka bir soruya dönüşüyordu: “Borcunu ödeyecek kimse var mı?”

Ferit bulunduğu o dar, tozlu ve karanlık kovukta gözlerini sımsıkı yumdu. Zihni garip bir berraklıkla çalışıyordu. Oksijen azaldıkça geçmişin hayaletleri daha net görünmeye başlamıştı. Balzac’ın dediği gibi vicdan, en karanlık gecede bile yolu gösteren ama bazen sahibini uçuruma sürükleyen bir fenerdir. Ferit’in feneri şimdi Lalezar Rezidans’ın temellerinin atıldığı o 5 yıl öncesine, o güneşli ve kibirli güne tutulmuştu. Hatırladı. Şantiyenin ofisindeydi. Masanın üzerinde binanın statik projeleri seriliydi. Karşısında genç, idealist, gözlüklerinin arkasından endişeyle bakan o mimar çocuk vardı. Adı neydi? Selim mi, Sinan mı? Önemi yoktu. Ferit için o sadece bir masraf kalemiydi.

Çocuk parmağını projeye bastırmış, titreyen bir sesle konuşuyordu. “Ferit Bey, bu zemin etüdü riskli. Nervürlü demir kullanmamız şart ve beton kalitesini C35’in altına düşüremeyiz. Ayrıca kolonları inceltmemizi istiyorsunuz ama bu cinayet olur.” Ferit o gün ne yapmıştı? Pahalı prosunun dumanını çocuğun yüzüne üflemişti. “Bana bak mimar efendi,” demişti Ferit, o kendinden emin o tüccar gülüşüyle. “Burası üniversite amfisi değil. Burası piyasa. Demir fiyatları geçen ay %20 arttı. Eğer senin dediğin o kalın demirleri kullanırsam bu binadan edeceğim kar, banka faizini bile karşılamaz. Biz buraya sığınak yapmıyoruz. Rezidans yapıyoruz. Makyajı güzel olsun. Gerisi teferruat.”

Çocuk itiraz etmeye kalkmıştı. Ferit masaya elini vurmuştu. “Ya bu projeyi benim dediğim gibi imzalarsın ya da kapı orada. Dışarıda senin diplomanı taşıyan ve imza atmak için yalvaran yüzlerce aç mimar var.” Çocuk boyun eğmişti ya da eğmemiş çekip gitmişti. Ferit orasını hatırlamıyordu. Hatırladığı tek şey yerine gelen o uyumlu mühendisin demirleri nasıl seyrelttiği, beton santraliyle anlaşıp karışıma nasıl daha fazla kum kattığıydı. Deniz kumu. Tuzlu, ucuz, yıkanmamış deniz kumu. Ferit, ciğerlerine dolan o tozun tadında şimdi o tuzu alıyordu. O gün ticari zeka olarak gördüğü, bilançoda kar olarak işaretlediği o %10’luk tasarruf şimdi tonlarca beton olarak bacağının üzerindeydi. Demirden çaldığı her gram şimdi bir parmaklık olmuş, onu bu mezara hapsetmişti. Faiz, hayat, Ferit’e en acımasız faiz oranını uygulamıştı. Çaldığı her kuruş şimdi canıyla ödenmesi gereken bir borca dönüşmüştü.

Yukarıdaki sesler yaklaştı. Bir matkap sesi Ferit’in hemen tepesindeki bloğu titretti. Tozlar yüzüne döküldü. Ferit içgüdüsel olarak elini ağzına götürdü. Öksürmemek için direndi. Bulunmak istemiyordu. Mantığı duygularını boğuyordu. Bir tüccar gibi hesap yapmaya başladı. Şimdi kurtulursa ne olacaktı? Senaryoyu zihninde kurdu. Sedye ile dışarı çıkarılacaktı. Kameralar yüzüne odaklanacaktı. O an herkes mucize kurtuluş diyecekti ama ertesi gün beton numuneleri laboratuvara gidecekti. Deniz kumu ortaya çıkacaktı. Eksik demirler sayılacaktı. Ve o saygın iş adamı Ferit Sancak, bir anda halk düşmanı ilan edilecekti. Kelepçeler, o soğuk, o demir kelepçeler bileklerine takılacaktı. Hapishane koğuşu, yanında hırsızlar, katiller. Peki, yağ serveti Lalezar yıkılmıştı. Diğer projeleri durdurulacaktı. Bankalar hesaplarına bloke koyacaktı. Karısı, o cemiyet düşkünü kadın muhtemelen boşanma davası açacak. Kalan son kuruşları da nafaka olarak alacaktı. Çocukları, o yurt dışında okuyan babalarının parasıyla sanatçı hayatı yaşayan asalaklar, onu telefonunu bile açmayacaktı. Beş parasız, onursuz, yaşlı ve sakat bir adam olarak demir parmaklıklar ardında çürümek. Hayatta kalmanın maliyeti buydu. Diğer seçenek burada ölmek. Sessizce nefesini tutarak. Oksijen bittiğinde uykuya dalacaktı. Acı bitecekti. Dışarıda ne olacaktı? Lalezar’ın sahibi de enkaz altında can verdi diyeceklerdi. Suçlu değil, kurban olacaktı. Mirasçıları sigortadan tazminat alacaktı. Kimse ölü bir adamı yargılamazdı. En azından yüzüne karşı tüküremezlerdi. Mezar taşına hayırsever iş adamı yazarlardı belki. Evet. Bilanço ortadaydı. Ölüm yaşamdan daha karlıydı.

Ferit Sancak, hayatı boyunca hep en karlı anlaşmayı imzalamıştı. Bu onun son imzası olacaktı. Yukarıdan bir ses çok yakından geldi. “Burada bir boşluk var. Kamera getirin.” Ferit panikledi. Kamerayı sokarlarsa onu görürlerdi. Hareket etmemeliydi. Ölü taklidi yapmalıydı. Vücudunu gevşetti. Başını yana düşürdü. Gözlerini kapattı. Ama bacağı, o lanet olası bacağı zonkluyordu. Acı o kadar şiddetliydi ki inlememek için dudaklarını ısırdı. Ağzına demir tadında kan doldu. “Dayan,” dedi kendine. “Biraz daha dayan. Gidecekler, başka yere bakacaklar.” O sırada zihninin derinliklerinden başka bir görüntü yükseldi. Lalezar’ın açılış kokteyli. Şampanya patlatmıştı. Vali beyin elini sıkmıştı. “Bu bina depreme karşı en güvenli teknolojilerle donatıldı,” diye demeç vermişti mikrofonlara. Yalan. O an bile biliyordu yalan olduğunu. Ama yalan o kadar güzel, o kadar parlak bir ambalaja sahipti ki kendisi bile inanmak istemişti. Şimdi o yalanın altında ezilirken Ferit Sancak, ilk kez bir şeyi fark etti. Parayla satın aldığı o güç aslında sadece bir illüzyondu. Beton rüşvet yemiyordu. Yerçekimi hatır gönül dinlemiyordu. Doğa kanunları, Ferit’in o çok güvendiği nüfuzlu tanıdıklarını tanımıyordu. Burada, bu karanlık delikte o sadece bir et ve kemik yığınıydı ve birazdan bu yığın toprağa karışacaktı.

“Sesimi duyuyor musun? Orada kimse var mı?” Ses, bir matkap ucundan daha deliciydi. Genç bir sesti bu. Yorgun ama inatçı. Ferit nefesini tuttu. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. “Git,” diye bağırdı içinden. “Git başımdan aptal çocuk. Beni kurtaramazsın. Beni kendimden bile kurtaramazsın.” Karanlık Ferit’i sarmaladı. Soğuk parmak uçlarından yukarı doğru tırmanmaya başladı. Bu hissi sevdi. Alacaklıların olmadığı, mahkemelerin olmadığı, vicdanın sustuğu o sonsuz sessizlik. Ferit Sancak ölmeye hazırdı. Hatta bunu hayatında verdiği en doğru karar olarak görüyordu. Ama kader Balzac’ın o ironik kalemiyle yazılmaya devam ediyordu.

Ferit’in üzerindeki taşlar oynadı. Işık huzmesi genişledi ve o delikten içeriye Ferit’in tüm hesaplarını altüst edecek olan o çamurlu melek girmeye hazırlanıyordu. Ferit ölümü seçmişti ama hayat ona henüz faturayı kesmemişti. Ferit Sancak’ın karanlık sığınağının tavanını oluşturan beton blokların arasından önce ince bir toz bulutu, ardından göz kamaştırıcı sarı bir ışık hüzmesi sızdı. Bu ışık ilahi bir nur değil, pille çalışan endüstriyel bir fenerin toz zerrelerini dans ettiren kaba aydınlığıydı. Işığın arkasından gelen sesler artık metalik değil, insaniydi. Nefes nefese kalmış, zorlanan, sürünerek ilerleyen bir bedenin çıkardığı o boğuk hışırtılar. Hış, hış.

Ferit gözlerini eliyle siper etti. Gitmelerini dilemişti. Ama hayat, Balzac’ın o meşhur inatçılığıyla kapısını zorluyordu. Molozların arasından önce siyah karbon fiber bir baret, ardından is ve çamurla kaplanmış genç bir yüz belirdi. Yüzün sahibi 26 yaşlarındaki itfaiye eri Kemal’di. Kemal bir melek gibi kanatlı ve beyazlar içinde değildi. Aksine cehennemin dibinden çıkmış gibi kirli, terli, yorgundu. Üzerindeki turuncu lacivert üniforma yırtılmış, ağır iş eldivenleri tozdan griye dönmüştü. Ancak o kirli yüzün ortasındaki iki göz, enkazın karanlığını delecek kadar berrak ve kararlı bakıyordu. Bu gözler, Paris’in arka sokaklarında ekmek kavgası veren o onurlu işçilerin gözleriydi. Ferit Sancak’ın şantiyelerinde ameliye diyerek yüzüne bile bakmadığı o insanların gözleri.

Kemal, darağacık tünelden başını uzattı. Feneri Ferit’in yüzüne tuttu. “Buradasın,” dedi Kemal. Sesi bir soru değil, bir durum tespitiydi. “Sesimi duyuyor musun amca?” Amca kelimesi Ferit’in zihninde bir şimşek gibi çaktı. Dışarıda olsa bu çocuk ona Ferit Bey demeden yaklaşamazdı bile. Ama burada, bu taşın altında rütbeler eşitlenmişti. Hatta Kemal hareket edebildiği için şimdi Ferit’ten daha zengin ve daha güçlüydü. Ferit başını çevirdi. Işıktan kaçtı. “Git,” dedi hırıltılı bir sesle. “Bırak beni.” Kemal bu tepkiye şaşırmadı. Şok halindeki kaza zedelerin saçmaladığını çok görmüştü. Daracık delikten gövdesini içeri soktu. Omuzları betonlara sürtünüyordu. “Sakin ol,” dedi Kemal. Eldivenli elini Ferit’in omzuna koyarak. “Seni buradan çıkaracağız. Bacağın sıkışmış. Şimdi kriko’yu getireceğim.” Kemal’in dokunuşu Ferit’i irkiltti. O kaba tozlu eldiven Ferit’in parçalanmış ipek pijamasına değiyordu. Bu temas Ferit’e yaşadığını ve ne kadar sefil durumda olduğunu hatırlattı.

“Anlamıyorsun çocuk,” diye bağırdı Ferit, gücünü toplayarak. “Beni çıkarma. Ben çıkmak istemiyorum. Öldüm ben. Görmüyor musun? Burası benim mezarım.” Kemal durdu. Feneri Ferit’in gözlerine sabitledi. “Kimse ölmek istemez,” dedi Kemal sakin bir sesle. “Korkuyorsun. Geçecek. Korkmak mı?” Ferit acı bir kahkaha attı. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben Ferit Sancak’ım. Bu binayı ben yaptım ve şimdi bu bina benim tabutum. Eğer beni çıkarırsan beni bekleyen şey ölümden daha beter. İflas, hapis, utanç. Senin o küçük dünyan bunları almaz çocuk. Bırak beni. Git başkasını kurtar. Ben burada kalacağım.”

Ferit’in bu itirafı bir tüccarın son pazarlığıydı. Canını verip onurunu veya onur sandığı o kibri kurtarmaya çalışıyordu. Kemal maskesini indirdi. Yüzündeki ter izleri isin üzerinde yollar çizmişti. “Senin kim olduğun umurumda değil Ferit Bey,” dedi Kemal. “Zenginmişsin, fakirmişsin. Bu binayı sen yapmışsın. Bunlar yukarıdaki dünyanın dertleri. Burada bu taşın altında sadece iki şey var. Nefes alanlar ve almayanlar. Sen nefes alıyorsun ve ben nefes aldığın sürece seni orada bırakmam. Bu benim işim. Ben yargıç değilim. Ben taşıyıcıyım. Dostlarım, şu an gördüğünüz bu sahne sadece bir kurtarma operasyonu değil, bir ruhun teslim oluşudur. Ferit Bey, üzerindeki beton bloklardan değil, kendi hatalarının, pişmanlıklarının ve geleceğin korkusunun ağırlığından eziliyor. Bırakın beni diyor. Çünkü bazen yaşamak ölmekten daha cesaret ister. Umudun tükendiği yerde yok oluş bir kaçış gibi görünür.”

Size sormak istiyorum. Sizin de hayatınızda yüklerinizin altında o kadar ezildiğiniz, “Keşke her şey bitse,” dediğiniz, mücadele etmeyi bıraktığınız o karanlık anlar oldu mu? Ve tam o anda Kemal gibi bir el, bir dost, bir yabancı ya da sadece bir iç ses sizi kolunuzdan tutup “Hayır, bitmedi,” diye hayata geri çekti mi? Lütfen o dip noktayı ve oradan nasıl çıktığınızı, sizi kimin veya neyin tuttuğunu aşağıda yorumlarda bizimle paylaşın. Bu videonun altında bir iyilik zinciri başlatalım. Belki şu an yorumları okuyan biri tam da o karanlık kuyudadır ve sizin hikayeniz ona uzanan bir el olur. Birbirimizin kemali olalım. Yorumlarınızı bekliyorum.

Şimdi Ferit Bey’in bu inatçı vazgeçişine karşı Kemal’in nasıl bir koz oynayacağını görelim. Sahne tekrar canlandı. Ferit, Kemal’i itmeye çalıştı ama kolları güçsüzdü. “Dokunma bana,” diye bağırdı. “Mirasçılarım sigortadan para alacak. Ben ölürsem herkes kazanacak. Anlasana aptal herif. Bu bir ticaret. Benim ölümüm yaşamımdan daha değerli.” Ferit’in bu sözleri Balzac’ın Gorio Babası’ndaki o acı gerçeği yankılıyordu. Para, insan ilişkilerinin arasına giren ve her şeyi çürüten bir zehirdi. Ferit, kendi canına bile bir etiket fiyatı biçmişti. Kemal, Ferit’in ellerini tuttu, bileklerini sıktı. Sınıf farkı bu dar alanda erimişti. İpek pijama giyen adamın bilekleri ince ve zayıftı. İşçi tulumu giyen adamın bilekleri ise çelik gibiydi.

“Senin paran burada geçmiyor,” dedi Kemal sertçe. “Senin sigortan da, itibarın da o yalan dünyanın da burada beş para etmez. Burada sadece ben varım ve ben seni o delikten çıkaracağım.” Kemal belindeki kancayı çıkardı. Ferit’i bağlamaya çalıştı. Ferit direndi. Tırnaklarını toprağa geçirdi. “Hayır, istemiyorum. Bu bir intihar girişimiydi.” Ferit kurtarılmaya direniyordu. Bu absürt durum Kemal’in sabrını zorluyordu. Kemal, Ferit’e yaklaştı. Yüz yüze geldiler. Aralarında sadece birkaç santim vardı. Ferit, Kemal’in üzerindeki o ağır, o yoğun kokuyu aldı. Ter, toz, beton ve ucuz tütün kokusu. Emekçinin kokusu. Yıllarca plazalarının havalandırma sistemleriyle dışarı attığı o koku şimdi hayatını kurtarmak için burnunun dibindeydi. “Neden?” diye sordu Ferit, gözleri dolarak. “Neden bu kadar ısrar ediyorsun? Ben kötü bir adamım. Bu binayı çürük yaptım. İnsanlar öldü. Ben katilim. Bırak cezamı çekeyim.”

Kemal duraksadı. Gözlerinde garip bir parıltı belirdi. Bu parıltı sadece mesleki bir inat değildi. Kemal’in kişisel bir sebebi vardı. Kemal, Ferit’in yakasını bırakmadı. Aksine onu kendine daha da çekti. “Çünkü,” dedi Kemal, sesi fısıltıya dönerek, “Senin cezan ölmek değil Ferit Bey. Ölmek çok kolay. Senin cezan yaşamak ve hatırlamak.” Kemal’in bakışları Ferit’in ruhunun en karanlık köşelerine işledi. “Ben seni tanıyorum,” dedi Kemal. “Sen beni tanımazsın. Ben aşağı mahallenin çocuğuyum. Ama ben senin neyi unuttuğunu biliyorum.” Ferit dona kaldı. Neyi? Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldırdığında Ferit’i omuzlarından yakaladı. “Şimdi,” dedi Kemal, “bana yardım et. Kendini it.” “Hayır,” dedi Ferit. Gözleri delilikle parlıyordu. “Sen beni duymuyor musun? Ben bittim. Karım, çocuklarım, dostlarım hepsi param için yanımdaydı. Para bitti, onlar da gidecek. Dışarı çıkarsam beni bekleyen tek şey yalnızlık ve nefret. Ben bu yükü taşıyamam çocuk. Bırak bu betonun altında kalayım. En azından onurlu bir ölüm olur.”

Kemal, Ferit’in yakasını daha sıkı kavradı. Yüzünü Ferit’in yüzüne o kadar yaklaştırdı ki nefesleri birbirine karıştı. Fenerin ışığı ikisinin arasında toz zerrelerini aydınlatan bir duvar gibi duruyordu. Kemal’in gözlerindeki o profesyonel sakinlik kayboldu. Yerini derin bir öfke ve acıma karışımı aldı. “Onur mu?” dedi Kemal sesi titreyerek. “Sen onurdan ne anlarsın Ferit Bey? Onur, banka hesabındaki sıfırlar değildir. Onur, geride bıraktıklarındır.”

Kemal bir an duraksadı. Ferit’in gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki boşluğu, o vazgeçmişliği gördü. Normalde bir itfaiyeci, kurbanıyla kişisel diyaloğa girmezdi. Ama bu normal bir kurtarma değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Kemal, Ferit’i sarstı. “Dinle beni,” dedi Kemal. “Sen her şeyini kaybettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Senin en büyük servetin o kasanın içinde değildi. Senin en büyük servetin 18 yıl önce kapına geldiğinde ‘Bu benden değil’ deyip kovduğun o kadının kucağındaydı.” Ferit dona kaldı. Nefesi kesildi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı. Kemal, Ferit’in kulağına eğildi. “O tozlu, o karanlık mezarda Ferit’in kalbini durduracak, onu ölüm isteğinden vazgeçirip dehşet verici bir yaşama arzusuna sürükleyecek o hamleyi yapmaya hazırlanıyordu.”

Balzac evreninde sırlar paradan daha güçlüdür ve Kemal, Ferit’in en büyük sırrını, en büyük günahını biliyordu. “Servetin gitti,” dedi Kemal ama o gitmedi. Ferit’in göz bebekleri büyüdü. Zaman durdu. İnşaatın gürültüsü, matkap sesleri, bacağındaki acı hepsi silindi. Geriye sadece Kemal’in nefesi ve birazdan dudaklarından dökülecek o isim kaldı. Ferit Sancak, daracık yaşam üçgeninin içinde can havliyle değil, ölüm havliyle çırpınıyordu. İtfaiyeci Kemal’in nasırlı elleri Ferit’in ipek pijama ceketinin yakasını kavramış, onu hayata çekmeye çalışırken Ferit, bir boğulanın kurtarıcısını itmesi gibi Kemal’i göğsünden itekliyordu. “Bırak,” diye hırıldadı Ferit. Sesi tozlu ciğerlerinden kopup gelen bir çığlıktı. “Anlamıyor musun? Benim dışarıda bir hayatım kalmadı. İflas ettim. Her şeyim bu binaydı. Bu bina yıkıldı. Ben de yıkıldım.”

Kemal, Ferit’in bu hezeyanlarına cevap vermedi. Sadece işini yaptı. Krikoyu Ferit’in bacağını ezen o devasa kütüphane bloğunun altına yerleştirdi. Kolu çevirmeye başladı. “Gırç gırç.” Metal metale sürtündükçe blok milim milim kalktı. Ferit’in bacağındaki baskı azaldı. Kan tekrar damarlarına hücum etti. Bu ani rahatlama Ferit’e korkunç bir acı verdi. “Ah!” diye inledi Ferit. “Yapma, acıyor. Bırak öleyim. Acı çekmek istemiyorum.” “Acı yaşadığını gösterir,” dedi Kemal dişlerini sıkarak. “Ölüler acı çekmez Ferit Bey. Sen yaşıyorsun ve benim işim bitene kadar da yaşamaya devam edeceksin.” Kemal, bloğu yeterince kaldır