Bir Komandonun Onur Sınavı: Hatice Teyze ve Adaletin Pençesi

1. Bölüm: Sabahın Ayazında Bir Anne Kalbi

İstanbul’un eski semtlerinden birinde, sabahın henüz kimsenin uyanmadığı o alaca karanlığında hayat başlardı. Hatice Teyze, altmış yılı geride bırakmış yorgun omuzlarına rağmen, her sabah aynı dirayetle uyanırdı. Onun için hayat, simit fırınından gelen o taze susam kokusuyla başlar, bir bardak demli çayın buğusunda şekillenirdi.

Küçük, seyyar bir simit arabası vardı. Bu araba sadece tahtadan ve camdan ibaret bir nesne değildi; o araba Hatice Teyze’nin onuru, ekmeği ve en önemlisi uzaklardaki oğluna gönderdiği helal lokmanın kaynağıydı. Oğlu Kenan… Hatice’nin dünyadaki tek varlığı, gözünün nuru, aslanı. Kenan, vatanın en sarp kayalıklarında, Hakkari’nin dondurucu soğuğunda komando olarak görev yapıyordu.

Hatice Teyze, oğlunun aklı kendisinde kalmasın diye ona hep “Evde oturuyorum oğlum, emekli maaşım yetiyor” diye yalan söylerdi. Oysa her sabah pazar yerinin en rüzgarlı köşesinde, nasırlı elleriyle simit satar, kazandığı üç beş kuruşu biriktirip Kenan’ın düğün hayallerini kurardı.

O sabah pazar yeri her zamanki gibi kalabalıktı. Hatice Teyze’nin sesi, pazarın gürültüsü arasında bir melodi gibi yükseliyordu: “Taze simitlerim var! Sıcak çay burada! Buyur evladım, bir simit almaz mısın?”

Yüzündeki her çizgi, bir fedakarlığın hikayesini anlatıyordu. Ama o tebessüm, hiçbir zaman eksik olmazdı. Ta ki o siyah, lüks polis aracı pazarın ortasına dalıp toz duman içinde durana kadar.


2. Bölüm: Üniformanın Altındaki Kibir

Arabadan inen adam, Komiser Yardımcısı Barlas’tı. Barlas, şehre yeni atanmış, rütbesini bir hizmet aracı değil, bir baskı unsuru olarak gören, kibri boyunu aşmış bir adamdı. Üzerindeki üniforma jilet gibi ütülüydü, omuzlarındaki rütbeler güneş altında parlıyordu ama ruhu kararmıştı. Yanındaki genç memuru bir gölge gibi peşinden sürükleyerek Hatice Teyze’nin tezgahına yaklaştı.

Hiç sormadan, bir simit aldı. Büyük bir lokma kopardı. “Fena değilmiş,” dedi ağzını şapırdatarak. Hatice Teyze, her zamanki nezaketiyle gülümsedi: “Afiyet olsun beyefendi. Evinize de götürmek isterseniz taze sarayım.”

Barlas küstahça başını salladı: “İki tane sar bakalım, bayat olmasın.”

Hatice Teyze en güzel simitleri seçti, kağıda sardı ve saygıyla uzattı. Barlas simitleri alıp arkasını dönüp giderken, Hatice Teyze’nin boğazı düğümlendi ama hakkını aramaktan çekinmedi: “Beyefendi… Simitlerin ücretini almamıştım.”

İşte o an, pazarın havası bir anda buz kesti. Barlas yavaşça döndü. Gözlerinde, bir karıncanın kendisine kafa tutmasına şaşıran bir devin öfkesi vardı. “Ne dedin sen?” diye tısladı.

Hatice Teyze geri adım atmadı: “Simitlerin parası… Alın terimdir benim.”

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye bağırdı Barlas. Sesi pazar yerinde bir kırbaç gibi şakladı.

“Sizin kim olduğunuzu bilmeme gerek yok evladım. Ben sadece hakkım olanı istiyorum.”

O saniyede Barlas’ın içindeki canavar dizginlerinden boşaldı. Eli havaya kalktı ve Hatice Teyze’nin o mübarek yüzüne, evladının öpmeye kıyamadığı yanağına var gücüyle bir tokat indirdi. Şırak! Herkes donup kalmıştı. Hatice Teyze’nin başı yana savruldu, gözleri doldu ama ağlamadı. Arkasından bir tekme savurdu Barlas; simit arabası devrildi, emekler yerlere saçıldı, sıcak su asfalta döküldü.

3. Bölüm: Hakkari Dağlarında Çakan Şimşek

Ertesi sabah, Hakkari’nin binlerce metre yükseklikteki bir üs bölgesinde, Kenan elinde silahıyla ufku gözlüyordu. Sert bakışları vatan topraklarını korurken, cebindeki telefon titredi. Gelen bir videoydu. Pazar yerinde çalışan Mert adındaki bir genç, tüm olan biteni kaydetmiş ve Kenan’a ulaştırmıştı.

Kenan videoyu izlediğinde, dünya bir anlığına durdu. Annesinin yerlere saçılan simitlerini, yanağına inen o hain eli gördüğünde, damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Gözleri bir anda kan çanağına döndü. Dişlerini o kadar sıkıyordu ki çene kemikleri dışarıdan sayılabilirdi.

Hemen bölük komutanının yanına gitti. Komutanı Alper, Kenan’ın yüzündeki o ifadeyi görünce bir felaket olduğunu anladı. “Komutanım,” dedi Kenan, sesi derinlerden gelen bir uğultu gibiydi, “Ailemle ilgili çok acil bir durum var. İzin istiyorum.”

Komutan Alper videoyu gördüğünde sadece bir cümle kurdu: “Git kardeşim. Gereğini yapmadan da dönme.”

Kenan İstanbul’a vardığında bir intikam meleği gibiydi. Eve girdiğinde annesini o sessiz köşesinde simit ayıklarken buldu. Yanağındaki o hafif morluk, Kenan’ın kalbine bir hançer gibi saplandı. Hatice Teyze oğlunu görünce saklamaya çalıştı ama nafileydi. Kenan her şeyi biliyordu.

“Anne,” dedi Kenan, diz çöküp annesinin ellerini öperken, “Ben sadece vatanın askeri değilim. Ben senin oğlunum. Sana kalkan o eli, kanunla kıracağım.”


4. Bölüm: Adaletin Sahte Yüzü

Kenan ertesi gün sivil kıyafetlerini giydi ve karakola gitti. Yolda bir taksiye bindi. Taksi şoförü, Barlas ve ekibinin yolda kurduğu sahte çevirmeyi ve insanlara nasıl kan kusturduğunu anlattı. Tam o sırada Barlas yine yoldaydı. Kenan’ın olduğu taksiyi durdurdu.

“İn aşağı şoför! Ceza keseceğim sana!” diye bağırdı Barlas. Şoför korkudan titrerken Kenan arabadan indi. Sakince sordu: “Neden para alıyorsunuz? Evrakları tam.”

Barlas, Kenan’ı tanıyamadı sivil olduğu için. “Sen kimsin lan!” diyerek Kenan’a da bir tokat savurdu. Kenan başını bile oynatmadı. Gözlerinin içine baktı ve fısıldadı: “Bunun bedelini ödeyeceksin.”

Kenan karakola vardığında ise durum daha vahimdi. Emniyet Amiri Rıza, masasında yayılmış rüşvet topluyordu. Kenan şikayet dilekçesi vermek istediğinde Rıza güldü: “Dilekçe vermek için bin lira vereceksin. Buranın kuralı bu!”

Kenan bin lirayı masaya bıraktı. “Kimi şikayet edeceksin?” dedi Rıza alayla. “Dün pazar yerinde anneme tokat atan Barlas’ı.”

Karakol bir anda sessizliğe gömüldü. Rıza’nın alaycı gülüşü bıçakla kesilir gibi durdu. “O kadın senin annen mi? Boşuna uğraşma evlat, biz burada birbirimizi kollayız,” diyerek Kenan’ı kovdu.


5. Bölüm: Büyük Operasyon ve Çöküş

Kenan karakoldan çıktığında aslında yenilmiş değildi. O, sadece suçun ne kadar derin olduğunu ölçmüştü. Hemen telefonuna sarıldı. Önce çocukluk arkadaşı Murat’ı, sonra kuzeni Selim’i ve en son silah arkadaşı Yüzbaşı Alper’i aradı.

“Zamanı geldi,” dedi. “Akşam pazar yerinde buluşuyoruz.”

Akşam olduğunda, Kenan’ın arkasında sadece arkadaşları değil, sarsılmaz bir irade vardı. Kenan, bir üst makama ulaşmıştı: İlçe Kaymakamı Zeynep Hanım. Zeynep Hanım, adaletin ve devletin asıl yüzünü temsil eden dürüst bir mülki amirdi. Kenan ona tüm görüntüleri ve karakoldaki rüşvet ses kayıtlarını ulaştırmıştı.

Kaymakam Zeynep Hanım, polis eskortlarıyla karakola daldığında, Rıza ve Barlas hala akşamın “ganimetlerini” paylaşıyorlardı. Kenan, Kaymakam hanımın hemen arkasında dimdik duruyordu.

“Emniyet Amiri Rıza! Komiser Yardımcısı Barlas!” Zeynep Hanım’ın sesi karakolun duvarlarını titretti. “Devletin size verdiği yetkiyi, vatandaşa zulmetmek için mi kullandınız? Hatice Teyze’nin simit parasından mı zengin olacaktınız?”

Barlas ve Rıza kekelemeye başladı ama nafileydi. Kaymakam Hanım o meşhur kararnameyi çıkardı: “Soruşturma sonuçlanana kadar değil, bu görüntüler ışığında memuriyetten men edilmeniz için süreci başlatıyorum. Rütbelerinizi masaya bırakın!”


Sonuç: Adaletin Tebessümü

Pazar yerinde ertesi sabah güneş bir başka doğdu. Hatice Teyze’nin devrilen arabasının yerine, mahalleli ve Kenan’ın arkadaşları yepyeni, ışıl ışıl bir simit arabası yaptırmışlardı. Üzerinde bir tabela asılıydı: “Adaletin ve Onurun Ekmeği.”

Kenan, annesinin elinden bir simit alıp bu sefer o ödemeyi yaptı. “Anne,” dedi, “Vatan sadece sınırlarda korunmaz. Vatan, senin gibi bir annenin onuru korunduğunda gerçekten vatandır.”

Hatice Teyze, yaşlı gözlerle oğluna baktı. O tokat yiyen yanağında şimdi bir gurur çiçeği açmıştı. Barlas ve Rıza ise adliyeye sevk edilirken, pazar halkı onları sessiz ama ağır bir utançla uğurladı.

Kenan bir hafta sonra Hakkari’ye, birliğine geri döndü. Ama artık içi rahattı. Biliyordu ki, devletin gerçek bekçileri olduğu sürece, hiçbir zalimin eli bir annenin onuruna dokunamayacaktı.