Bordo Bereli, Alman Albaydan tokat yedi ama sessizliği her şeyi başlattı
.
.

.
Sessizliğin Gücü: Bordo Bereli Arslan’ın Satranç Oyunu
Almanya’nın kuzeyindeki geniş askeri eğitim üssünde, öğle güneşinin yakıcı ışığı beton zemini kavuruyordu. Ufka doğru dümdüz uzanan asfalt pistler, yan yana dizilmiş zırhlı araçlar, farklı ülkelerin bayraklarını taşıyan üniformalar… Her şey, buranın yalnızca bir tatbikat alanı olmadığını; aynı zamanda güç, prestij ve egoların da sessizce çarpıştığı bir meydan olduğunu fısıldıyordu.
O gün, Türk Özel Kuvvetler Yüzbaşısı Arslan için sıradan bir eğitim günü gibi başlamıştı. Saat 06.00’da içtima, ardından kondisyon, atış, taktik uygulama… Bordo beresini nizami şekilde başına takmış, diğer ülkelerden gelen subaylarla birlikte eğitim alanında yerini almıştı. Disiplini, sakin duruşu ve ölçülü tavırlarıyla dikkat çekiyor; ama kendini ön plana atmaktan kaçınan o tipik “Bordo Bereli” mahcubiyetini de taşıyordu.
Ancak birkaç saat sonra yaşanacak tek bir yumruk ve ardından gelen mutlak sessizlik, bu üste sadece bir günün değil, bazı insanların bütün hayatının seyrini değiştirecekti.
1. Yumruk
Almanya’dan ev sahibi birlik adına sorumlu olan Albay Klaus Richter, iri cüssesi, keskin yüz hatları ve buz mavisi gözleriyle eğitim alanının diğer ucundan belirgin şekilde seçiliyordu. Üniforması kusursuz, postalları pırıl pırıl, yürüyüşü sert ve buyurgandı. Onu gören askerler, ister istemez omuzlarını dikleştiriyor, bakışlarını topluyordu.
O sabah, karma bir eğitim faaliyeti sırasında, Richter ile Arslan arasında önce ufak bir taktik tartışması yaşanmıştı. Arslan, bir tatbikat senaryosunda sivillerin tahliyesine öncelik verilmesini savunmuş; Richter ise “önce hedef, sonra gerisi” diyerek daha agresif bir yaklaşım sergilemişti. Tartışma resmî sınırları aşmamış, ama ikilinin arasındaki gerilim, etrafta sessizce hissedilmeye başlamıştı.
Öğleden sonra güneş tam tepede, hava ağır, nefes yakıcıydı. Farklı ülkelerden gelen yüzlerce asker, toplu brifing için geniş beton alanda sıraya girmişti. Bir anda ortamın gürültüsü, adım sesleri, emir komutalar giderek azaldı. Richter, kararlı ve sert adımlarla Arslan’ın bulunduğu yere doğru yürümeye başlamıştı.
Türkiye bayrağını taşıyan üniformaların arasında, bordo beresiyle dimdik duran Arslan’ın önünde durdu. Birkaç saniye göz göze geldiler. Havanın bile gerildiği hissediliyordu. Sonra her şey bir anda oldu.
Richter’in sağ kolu, patlayıcı bir hızla savruldu. Kalabalığın nefesi kesildiği anda, albayın yumruğu Arslan’ın yüzüne indi.
Şak!
Ses, beton zeminden yansıdı sanki. Arslan’ın başı hafifçe yana savruldu. Bordo beresi başından fırlayıp yere düştü; dudağının kenarından ince bir kan çizgisi süzülmeye başladı. Birkaç metre ötede duran askerler, refleksle bir adım geri çekildi. Eğitim alanında, rüzgârın bile susmaya niyetlendiği bir sessizlik çöktü.
Richter, dudaklarının kenarında alaycı bir gülümsemeyle eğildi ve Arslan’ın kulağına doğru hafifçe fısıldadı:
“Gerçek savaşa hoş geldin, Yüzbaşı…”
Ses tonu, hem küçümseyici hem de meydan okuyucuydu.
O an, uluslararası alanda eğitim görmeye gelmiş askerlerin çoğu aynı şeyi bekliyordu:
Ya Arslan öfkeyle karşılık verecek, namusuna sürülen bu lekeye yumrukla cevap verecekti…
Ya da herkesin gözü önünde sessizce boyun eğecek, bu tokadı hazmedemeyip içine kapanacaktı.
Ama olan, hiçbirinin beklemediği bir şeydi.
2. Bordo Bereli’nin Sessizliği
Arslan, bir an yere düşmüş beresine baktı. Sonra yavaşça, kontrollü bir hareketle eğildi. Bordo beresini alıp, elinin tersiyle üzerindeki tozu sildi. Sağ elinin tersiyle dudak kenarındaki kanı hafifçe temizledi. Sonra dimdik doğruldu.
Gözleri, doğrudan Richter’in buz mavisi gözlerine kilitlendi. Aralarında kimsenin göremediği görünmez bir hat çekildi adeta. Güneş, beton, çevredeki kalabalık… Her şey silinmişti.
Arslan’ın bakışlarında ne korku vardı ne de öfke.
Sadece, fırtına öncesi göl sakinliğine benzeyen, ürkütücü bir dinginlik…
Dipsiz bir kuyu kadar derin, çelikten bir metanet.
Tek kelime etmedi.
Yumruğun sesi, çoktan geride kalmıştı; şimdi konuşan sadece sessizlikti.
Ve o sessizlik, en ağır hakaretlerden, en sert sözlerden, en gürültülü tehditlerden katbekat daha ağır geldi.
Kalabalığın içinde bir kıpırtı oldu. Kimi askerler, refleksle nefesini tuttu. Kimisi başını eğdi, kimisi donup kaldı. Richter, bir anlık zafer edasıyla gülümsedi; ama Arslan’ın bakışlarındaki o sarsılmaz duvar karşısında içinden geçenler, yüzündeki kibirli ifadeyi yavaşça kemirmeye başladı.
İçinden “Geri adım atsın, yalvaran bir bakış görsem,” diye geçirmişti belki.
Ama karşısında gördüğü şey, teslimiyet değil, tahammüldü.
Savrulan yumruğun karşısına yumrukla değil, iradeyle dikilmek, onu beklediğinden çok daha fazla rahatsız ediyordu.
Afalladığını gizlemek için boğuk bir kahkaha attı. Omuzlarını hafif sallayıp, “Bu kadar mı?” der gibi küçümseyici bir bakış fırlattı. Sonra hızlı adımlarla arkasını dönüp uzaklaştı.
Kalabalıkta, Richter’in yanındaki bir-iki Alman subayı zoraki gülümsedi. Ama o gülüşler, ağır havanın içinde yankı bulmadan boğuldu. Sanki kimse, içtenlikle gülmeye cesaret edemiyordu.
Biraz ötede, genç Alman teğmen Lukas Weber, sahnelenen bu manzaraya tanıklık ediyordu. Komutanı Richter’in attığı tokadın şiddetinden çok, anlamı rahatsız etmişti onu. Askerî nezaket, karşılıklı saygı, disiplin… Bunların hepsi, birkaç saniyede yerle bir olmuş gibiydi.
Ve yine de Lukas’ı asıl düşündüren, Arslan’ın vermediği tepkiydi.
“Neden karşılık vermedi?
Neden bu kadar sakin?” diye geçirdi içinden.
Arslan, beresini tekrar başına taktı. Nizami bir şekilde düzeltti. Sanki biraz önce olanları izleyen yüzlerce bakış yokmuş gibi, sanki betona çarpıp yankılanan yumruk sesi hiç işitilmemiş gibi, tek kelime etmeden geri döndü. Kendi birliğinin safının içine karıştı.
Duruşu hâlâ dimdik, adımları hâlâ kararlıydı.
Görüntü sıradanlaşmış gibi duruyordu; ama varlığında bir şey değişmişti.
O sessizlik, o tokada gösterdiği karşılıksız direniş, havanın moleküllerine sinmişti sanki.
3. Fısıltılar ve Şüpheler
Kısa bir süre sonra eğitim alanında fısıltılar başladı. Farklı dillerde, farklı aksanlarla ama aynı duyguyla…
“Bu Türk subayı niye bir şey yapmadı?”
“Yoksa korktu mu?”
“Yumruğu yiyip susan komutan mı olur?”
Kimi asker, bunu zayıflık olarak yorumladı.
Kimi, alaya varan gülüşlerle arkadaşına dirsek attı.
Ama Lukas, olayın içinde başka bir şey daha olduğuna emindi.
Göz ucuyla Arslan’a baktı. Yüzbaşı, sonraki talimatı veren eğitmene odaklanmıştı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi not alıyor, dinliyor, emirleri zihninde tartıyordu.
Yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu.
Lukas’ın zihninde bir soru çaktı:
“Bir insan, böyle bir hakaret karşısında sessiz kalıyorsa,
bu pes etmek midir?
Yoksa ölümcül bir hamle için hazırlık mı?”
Tekrar Richter’e baktı.
Komutanı, tatbikat planlarını hararetle anlatıyor, ellerini havada savuruyor; görünüşte her zamanki özgüvenli hâliyle etrafa emirler yağdırıyordu. Ama Lukas, bir subayın komutanını ne kadar iyi tanıyabilirse, o kadar iyi tanıyordu onu. Gözlerinin kenarına yerleşmiş belli belirsiz bir gerginlik, ses tonunda hafif bir titreme sezdi.
Yumruğu atan el güçlüydü belki;
ama Lukas’ın içine doğan his, komutanının iç dünyasında o kadar da güçlü olmadığı yönündeydi.
Eğitim günü sona erdi, birlikler dağıldı.
Ama kimse, o tokadı ve ardından gelen sessizliği unutamamıştı.
4. Subay Kulübü: Şarap, Gülüşler ve Gizlenen Tansiyon
Gece olduğunda, üs içindeki subay kulübü her zamanki gibi hareketliydi. Duvarlarda farklı ülkelerin bayrakları, masalarda şarap kadehleri, kahkahalar, anı anlatan sesler… Herkes dışarıdan bakıldığında dostluk ve kardeşlik oyununu oynuyordu.
Albay Klaus Richter, geniş salonda elinde kırmızı şarap dolu kadehiyle dolaşıyordu. Hafif alkollü neşesiyle, eski operasyonları anlatıyor, gülümsüyor, etrafındaki subayların dikkatini çekmeyi başarıyordu. Onu dinleyenler, zorunlu bir saygıyla başlarını sallıyor, arada gülüyorlardı.
Salonun diğer ucunda, bar tezgâhının yanında ise Arslan vardı. Üzerinde daha sade bir takım elbise, ama belinde hâlâ disiplinin izi. Etrafında farklı ülkelerden gelen 3-4 subay vardı. Arada gülüyor, başıyla onaylıyor, elindeki su bardağından küçük yudumlar alıyordu. Dudağındaki hafif şişlik, kulübün loş ışığında neredeyse fark edilmiyordu.
Bir ara, kalabalık arasından süzülen bir şey oldu; Richter’in bakışları, bar tarafına kaydı. Arslan’la göz göze geldiler.
Richter, meydan okuyan bir ifadeyle kadehini havaya kaldırdı.
“Al bakalım, bu da günün hatırası,” der gibi bir gülüşle.
Arslan, kusursuz bir nezaket gülümsemesiyle karşılık verdi.
Su bardağını hafifçe kaldırarak selam verdi.
O an, Lukas için zaman yavaşladı.
İki adamın bakışı, havada görünmez bir gerilim hattı oluşturdu.
Arslan’ın bu sakinliği, Lukas’ın içini tırmalıyordu. Çok fazla kusursuzdu.
Sanki yaklaşan bir tayfunun habercisi olan denizin aldatıcı sükûneti gibiydi.
Eğer Lukas, barın kalın ahşap tezgâhının arkasını görebilseydi, hissettiği huzursuzluğun sebebini daha iyi anlardı.
Arslan’ın bardak tutmayan sağ eli, tezgâhın altındaydı.
Avucunun içinde, kehribardan yapılmış tespih vardı.
Taneler pürüzsüz, parmaklarının arasında sıkışmıştı.
Arslan, o tespihi öyle sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
Her tespih tanesini kavrayışında, Richter’in yumruğunu, alaycı bakışlarını, etrafa saçılan sükûtu yeniden yaşıyordu.
Her gevşeyişinde kendi kendine tekrarlıyordu:
“Öfke, düşmanın kurduğu en tehlikeli tuzaktır.
Öfkeyle hareket eden, önce kendine yenilir.”
5. Richter’in Yükü
Ertesi gün, eğitim alanında herkes maskelerini yeniden takmış gibiydi.
Emirler, raporlar, talimler…
Sanki dünkü olay hiç yaşanmamış gibi davranılıyordu.
Ama Lukas, gece boyunca uyuyamamıştı. İçindeki huzursuzluk büyüyordu.
Komutanı Richter’e bağlıydı, onu yıllardır tanıyordu.
Öte yandan, Türk subayı Arslan’a karşı da bir vicdan borcu hissetmeye başlamıştı.
“Bir şey yanlış…” diyordu içinden.
“Hem Arslan’da, hem de Albay’da anlatılmamış bir hikâye var.”
Öğle yemeği arasında, üs içindeki küçük kantinden çıkarken, koridorda Richter’i tek başına yürürken gördü. Albay, yüzünde asık bir ifadeyle tuvalete doğru yöneldi. Lukas’ın merakı ağır bastı; belli etmeden onu takip etti.
Tuvaletin kapısından içeri girdiğinde, Richter’in aynanın karşısında olduğunu gördü.
Albay, cebinden küçük bir ilaç şişesi çıkardı. Avuçlarına birkaç beyaz hap döktü, suyla birlikte aceleyle içti. O an, elinin titrediğini fark etti. Aynaya baktığında, karşında karşısında gördüğü adam, herkese gösterdiği o kibirli, yenilmez komutan değildi. Yorgun, göz altları morarmış, çenesi kasılmaktan ağrıyan, sinirleri gerilmiş bir adamdı.
Lukas kapının gerisinde, nefesini tutarak bekliyordu.
Görmemesi gereken bir anı görmüş, duymaması gereken bir kırılmayı duymuş gibiydi.
“Komutanım baskı altında…” diye geçirdi içinden.
“Dünkü hareket… Belki de bir anlık kontrol kaybıydı.
Ama sebebi ne olursa olsun, yine de yanlış.”
Öğleden sonra, komuta binasının ofis katından geçerken, açık bir kapıdan içeri baktığında Richter’in telefonla hararetli biçimde konuştuğunu gördü. Masasında raporlar, dosyalar, dijital tabletler yığılıydı. Duvar ekranında bir savunma şirketinin logosu, alt yazıda milyon dolarlarla ifade edilen sözleşmeler görünüyordu.
Richter’in sesi, öfke ve çaresizlik arasında gidip geliyordu:
“Hayır! Bu sevkiyat hatası benden kaynaklanmadı!
Elimdeki teçhizat, size gönderilen teknik raporla uyuşmuyor!
Bunu üstlerime nasıl anlatayım, söyleyin bana!”
Lukas, kapının ardından kısa bir an izledi ve geri çekildi.
Artık albayının sadece kaba, kibirli bir adam olmadığını;
aynı zamanda üstlerinin baskısı ve güçlü şirketlerin baskısı arasında sıkışmış, sistemin dişlileri arasında ezilen bir insan olduğunu da görmeye başlamıştı.
O gece, üs arşivindeki dijital veri odasında, geçmiş operasyon raporlarını taradı.
Richter’in adının geçtiği dosyaları buldu.
İki yıl önce, başarısızlıkla sonuçlanan bir operasyon…
Hatalı teçhizat, eksik yedek parça, sahada çalışan askerlerin şikâyetleri…
Raporda, bir savunma şirketinin adının baş harfleri sansürlenmişti; ama satırların arasındaki ima oldukça açıktı.
Albay, o olaydan sonra hem askerî hiyerarşinin baskısı, hem de şirketlerin perde arkası oyunlarıyla uğraşmış, bir nevi günah keçisi hâline gelmişti.
Artık Lukas, sadece bir tokat ve bir sessizlikten ibaret olmayan daha büyük bir resim görmeye başlamıştı.
Ve bu resimde, Arslan’ın verdiği tepki – ya da vermediği tepki – birden çok daha anlamlı görünmeye başlamıştı.
6. Gölgedeki Sohbet
Ertesi sabah, dinlenme saatinde Lukas, Arslan’ı üssün kenarındaki küçük ağaçlık alanın gölgesinde buldu. Yüzbaşı, dizlerinin üzerine oturmuş, tüfeğini söküp temizliyordu. Yanında bir yağ şişesi, küçük bir bez, tespihi… Hepsi bir düzen içindeydi.
Lukas, birkaç saniye duraksadı.
Sonra derin bir nefes alıp, Türk subayına doğru yürüdü.
“Yüzbaşı Arslan,” dedi İngilizce, hafif aksanıyla, “Sizinle birkaç dakika konuşabilir miyim?”
Arslan başını kaldırdı.
Gözlerinde hâlâ o durgun, derin ifade vardı. Başını hafifçe eğerek izin verdi.
Lukas, ayakta durmayı garipsedi, o da hafif çömelerek seviyeyi eşitledi.
Kelimelerini dikkatle seçmeye çalıştı.
“Dün olanları… yani eğitim alanındaki olayı… hepimiz gördük. Komutanımın yaptığını savunmak istemiyorum. O, askeri disiplin ve nezakete yakışmayan bir hareketti. Ama…”
Durdu, cümleyi toparlamaya çalıştı.
“Onu yıllardır tanıyorum. Son günlerde üzerindeki baskıyı da görüyorum.
Sağlığı, üst baskısı, şirketler… Biliyorum ki bu onun haklı olduğu anlamına gelmiyor.
Ama belki de bilmenizi isterim: Böyle davranmasının arkasında, sadece kibir yok.”
Arslan, onu sessizce dinledi.
Tüfeğin gövdesini elinde çeviriyor, ama bakışlarını Lukas’tan ayırmıyordu.
Lukas, konuşmaya devam etti:
“Sanırım söylemek istediğim şu… Onu insan olarak anlıyorum. Yaptığını doğru bulmuyorum, ama onu tamamen canavarlaştırmak istemiyorum. Sizin yerinize olsaydım ne yapardım, bilmiyorum.
Ama sizin böyle sakin kalabilmeniz, bana çok tuhaf geldi. Belki… belki bu, benim bilmediğim bir şeyin parçası?”
Arslan, kısa bir süre gözlerini yere indirdi.
Tüfeğin parçalarını birleştirmeye başladı.
Sonra alçak, ama net bir sesle konuştu:
“Teğmen Lukas,
yanlış yere yönlendirilmiş iyi niyet,
kayıtsızlıktan daha fazla zarar verebilir.”
Lukas, cümlenin ağırlığını hissetti.
İyi niyetliydi, evet; ama belki de şu ana kadar susarak, görmezden gelerek komutanının haksızlıklarına ortak olmuştu.
Arslan devam etti:
“Bazen birine ‘o aslında iyi insandır’ demek,
onun yaptığı kötülüğü hafifletmez;
aksine, mağdurun yükünü ağırlaştırır.
Sizin empatiniz güzeldir, ama onu nereye yönlendirdiğiniz,
neye hizmet ettiği daha önemlidir.”
Sonra tüfeğini kapatıp, ayağa kalktı.
Dik durdu, resmî bir selam verdi.
“Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim, Teğmen.”
Bu kadar.
Ne ‘intikam alacağım’ dedi,
ne de ‘sorun kalmadı’.
Ama Lukas, sözlerin altında bir şey hissetmişti:
Arslan, bir şey biliyor, görüyordu.
Ve belli ki bunu aceleyle, öfkeyle değil;
planla yapacaktı.
7. E-Posta Tuzağı
O gün öğleden sonra, üs içinde bomba etkisi yaratan bir haber yayıldı.
Komuta binasından gelen emirle, Arslan’ın derhal üst komutan General Harrison’un odasına çağrıldığı bildirildi. Koridorda fısıltılar dolaşıyor, farklı ülkelerden subaylar şaşkın bakışlarla birbirlerine sorular yöneltiyordu.
Lukas, tesadüfen, komuta katında görevli bir personelden duydu:
“Türk yüzbaşının, Albay Richter hakkında kin dolu bir e-posta yazdığı ortaya çıkmış. Hem de aylar öncesine tarihlenmiş. Üstelik bugün sistemde görünür hâle gelmiş.”
General Harrison’un odasının kapısı kapandı. İçeride, duvarda NATO ve Almanya bayrakları, masanın arkasında sert bakışlı bir general, karşısında dimdik duran Arslan, yan tarafta ise yüzü asılmış, huzursuz görünen Albay Richter…
Harrison, dosyadan bir kâğıt çıkardı:
“Yüzbaşı Arslan,” dedi, ağır aksanlı İngilizcesiyle, “önümüzde sizi son derece zor durumda bırakan bir durum var. Bir e-posta… Görünüşe göre yaklaşık altı ay önce yazılmış.
Gönderici sizsiniz, alıcısı farklı birimlerden birkaç subay. İçinde Albay Richter hakkında ağır hakaretler, ithamlar, suçlamalar var.”
Masaya bastırdığı kâğıdı Arslan’a doğru itti.
Satırlarda, Richter’i beceriksizlik, yolsuzluk ve onursuzlukla suçlayan cümleler vardı.
“Bu e-postayı yazdığınızı inkâr ediyor musunuz?” diye sordu Harrison.
Arslan, kâğıda göz gezdirdi.
Dudak çizgisi kaskatı kesildi.
Sonra sakin bir sesle konuştu:
“Yazılan satırların üslubu bana ait değil… Ama şunu söyleyebilirim:
Bu cümleleri ben klavyeyle yazdım, evet.
Fakat ben bu e-postayı asla göndermedim, Komutanım.”
General’in kaşları çatıldı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Arslan devam etti:
“Bu e-posta, bu sabah bu üste oluşturulmuş.
Teknik metadata bunu söylüyor.
Ancak sistemdeki tarih, altı ay öncesine çekilmiş.
Yani birisi, daha önce yazılıp taslakta kalmış bir metni almış, üzerinde oynama yapmış, sonra geçmişe tarih atarak sahte bir izlenim yaratmış.”
General, arka planda bekleyen bilişim subayına döndü.
“Doğru mu bu?” diye sordu.
Subay, hızlıca tabletinden işlem yaptı.
“Evet efendim,” dedi. “E-postanın oluşturulma IP’si bu binaya ait görünüyor. Saat de bu sabahın erken saatlerini işaret ediyor. Tarih kısmında ise manipülasyon tespit edilebilir. Log kayıtları incelendiğinde, zaman damgalama sisteminde olağan dışı bir işlem var.”
Odada bir sessizlik oldu.
General Harrison, bu kez daha keskin bir bakışla Richter’e döndü.
“Albay Richter,” dedi.
“Böyle bir e-postayı ilk ne zaman gördünüz?”
Richter’in boğazı kurumuş gibiydi.
“Bu sabah efendim,” dedi. “Sistem bana uyarı verdiğinde. Daha önce hiç görmemiştim. Bu, açık bir sabotajdır.”
Arslan, araya girdi:
“Komutanım, izin verirseniz…”
Harrison, elini hafifçe kaldırarak ona söz verdi.
“Bu bir tuzak,” dedi Arslan.
“Sadece benim onurumu zedelemek için değil.
Aynı zamanda bu üssün içinde bir süredir devam eden daha büyük bir oyunun parçası.”
General’in yüzünde, “Devam et,” der gibi bir ifade belirdi.
8. Satranç Tahtasında Taşlar
Arslan, son günlerde gözlemlediklerini, tek tek ve sistemli bir şekilde masaya dökmeye başladı.
İki yıl önceki başarısız operasyon,
Hatalı teçhizat sevkiyatı,
Savunma şirketlerinin baskısı,
Richter’in sağlık sorunları, gerginliği, ani öfke patlamaları,
Ve şimdi, sanki onunla Türk subayı arasındaki kişisel husumeti kanıtlamak istercesine ortaya çıkan sahte e-posta…
“Birileri, Albay’ı zayıflatmak ve kendi çıkarlarını güvence altına almak için onu kullanmış, sonra da gözden çıkarmış olabilir, Komutanım,” dedi Arslan.
“Bu e-posta, hem beni suçlu göstermek, hem de Albay’ı daha savunmasız hâle getirmek için hazırlanmış bir hamle.”
General, dikkatle dinliyordu.
Bu kez bakışlarında sadece şüphe değil, merak da vardı.
“Devam edin Yüzbaşı,” dedi.
Arslan, ellerini sıktı.
Ama sesi hâlâ sakindi.
“Buradaki asıl mesele, benim ya da Albay’ın kişisel duyguları değil.
Bu üs, milyarlarca dolarlık savunma projelerinin geçtiği bir merkez.
Hatalı teçhizat, yanlış raporlar, manipüle edilmiş veriler…
Bunların hepsi, bazı aktörlerin işine yarar.
Ve bu aktörler, aradıkları zayıf halkayı bulduklarında,
onun üzerinden satranç oynamaktan çekinmezler.”
Odanın içinde birikmiş gerginlik, kelimelerle somutlaşıyordu sanki.
“Ben dün yumruğu yediğimde, buna anlık bir öfke patlaması gözüyle baktım,” dedi Arslan. “Ama gece düşündüğümde, bunun bir tetikleme olduğunu fark ettim. Bu e-postanın bugün ortaya çıkması tesadüf olamaz.
Biri, aramızdaki gerilimi kullanarak hem beni, hem Albay’ı bitirmek istiyor.”
Richter, başını öne eğdi.
İlk kez, kendisiyle ilgili daha büyük bir oyunun oynanıyor olabileceğini ciddiyetle düşünmeye başlamıştı.
General Harrison, bilişim subayına döndü:
“Bu e-postayı sistemde işleyen kişiyi, IP ve erişim loglarına bakarak tespit edebiliyor muyuz?”
Subay, hızlıca ekranına baktı.
“Efendim, ilk izlenimlere göre işlem, lojistik departmanındaki bir terminalden yapılmış görünüyor. Ancak daha detaylı analiz için zamana ihtiyacımız var.”
Arslan, Lukas’la yaptığı sohbeti hatırladı; ilaçlar, baskılar, şirketler…
Bu tabloyu tamamlayan eksik taşların, yavaş yavaş yerlerine oturduğunu hissediyordu.
9. Richter’in Düşüşü ve Sessiz Teşekkür
Bu olayın üzerine başlatılan ön inceleme neticesinde, General Harrison, acil bir kararla şunları açıkladı:
“Albay Klaus Richter,
hakkınızdaki iddialar, geçmiş operasyon dosyalarınız ve mevcut e-posta manipülasyonu üzerine,
soruşturma tamamlanana kadar görevden alınıyorsunuz.”
Oda buz kesti.
Richter, yıllar boyunca inşa ettiği kariyerin bu cümleyle sarsıldığını hissetti.
Yüzü soldu, dudakları titredi. Ama itiraz edecek cesareti bulamadı.
Arslan’ın yüzündeki ifade değişmedi.
Ne zafer, ne de sevinç belirtileri vardı.
Sadece, satrançta beklenen ama yine de insanda burukluk yaratan bir hamle sonrası oluşan o tanıdık his.
General, Arslan’a döndü:
“Yüzbaşı Arslan…
Burada gösterdiğiniz soğukkanlılık ve duruş, bir asker için kolay değildir.
İlk bakışta verdiğiniz tepkiyi zayıflık sananlar olmuş olabilir;
ama görüyorum ki bu, duygularınızı kontrol altında tutan ve oyunu geniş perdeden okuyabilen bir subayın tavrıymış.”
Başını hafifçe salladı:
“Teşekkür ederim.
Bu üs, bugün sayenizde daha az kirli bir yer.”
Arslan, kısa ve net bir selam verdi:
“Görevimdir Komutanım.”
Koridorun diğer ucunda bekleyen Lukas, yüzbaşı odadan çıktığında göz göze gelmekten çekinmedi.
Yaklaşıp, bir an tereddüt ettikten sonra, İngilizce, ama bu kez daha içten bir tonla konuştu:
“Sanırım… sizin sessizliğinizi yanlış anlamıştım, Yüzbaşı.”
Arslan hafifçe gülümsedi:
“Düşünmek, yanlış anlamaktan iyidir, Teğmen.
Asıl hata, gerçeği gördüğü hâlde susmak.”
Lukas’ın yüzüne hafif bir utanç gölgesi düştü.
Ama bu utancın içinde, Arslan’a karşı derin bir saygı da vardı.
10. Satranç Tahtasında Bir Tane Tespih
O akşam, odasına döndüğünde Arslan yorgundu.
Fiziksel olarak değil, zihinsel ve duygusal olarak.
Küçük metal dolabın kapağını açtı.
İçinde birkaç kat üniforma, bir çift çizme, birkaç kitap, bir de küçük ahşap kutu vardı. Kutuyu aldı, masanın üzerine koydu. Yavaşça açtı.
İçinden küçük bir satranç takımı çıktı.
Tahtası katlanır cinstendi; taşları sade, ama özenle işlenmişti.
Tahtayı açtı, taşları dizmedi.
Sadece ortasına, siyah karelerden birinin üstüne, cebinden çıkardığı kehribar tespihin tek bir tanesini bıraktı.
Tane, tahtaya değdiğinde çıkan hafif “tık” sesi, odanın içinde yankılandı.
Bu ses, dışarıdan bakan biri için sıradan olabilirdi;
ama Arslan için yeni bir oyunun başlangıç hamlesiydi.
“Bu sadece Richter’in hikâyesi değildi,” diye geçirdi içinden.
“Bu, sesini bastırmaya çalışan güçlere karşı,
sessizlikle, sabırla, zekâyla verilen bir mücadeleydi.
Ve satranç, daha yeni başlıyordu.”
Jaluzi aralığından içeri sızan German akşamı, tahta kareler üzerinde gölgeli bir desen oluşturdu.
Arslan, bir süre hiçbir şey yapmadan, sadece baktı.
Düşündü.
Sonra tespihi avucuna aldı, taşları bir kez daha yokladı.
Bu kez, parmaklarındaki sıkılık azalmıştı.
Öfke değil; kararlılık vardı.
Yarın, yine eğitim alanına çıkacak, yine sessizce izlenecek, belki yine yanlış anlaşılacaktı.
Ama artık üs içindeki herkes, bir şeyi çok daha iyi biliyordu:
Bordo bereli bir yüzbaşının sessizliği,
sıradan bir suskunluk değil,
hesaplanmış bir satranç hamlesiydi.
Ve bu sessizliğin gücünü hafife alan her oyuncu,
er ya da geç, kendi taşlarının devrildiğini görecekti.
SON
News
SADECE HASTA BİR DOMUZ MİRAS ALDI… AMA KADER ONU MİLYONER YAPTI
SADECE HASTA BİR DOMUZ MİRAS ALDI… AMA KADER ONU MİLYONER YAPTI . . . Ayşe Yılmaz, henüz 7 aylık hamile…
DADISI MİLYONERİN BEBEKLERİYLE ORMANDAN KAÇTI… ONU TAKİP EDEN ŞEY ŞOK EDİYOR
DADISI MİLYONERİN BEBEKLERİYLE ORMANDAN KAÇTI… ONU TAKİP EDEN ŞEY ŞOK EDİYOR . . . Başlangıç Ayşe Yılmaz, henüz 22 yaşında…
Bücür Asker Koğuştaki Acımasız Zorbalık Onu Küçük Gördüler Ama O Bir Efsane Oldu
Bücür Asker Koğuştaki Acımasız Zorbalık Onu Küçük Gördüler Ama O Bir Efsane Oldu ./ . . . Bücür Asker: Koğuştaki…
Bu Damadın Elindeki Şeye Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek
Bu Damadın Elindeki Şeye Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek . . . Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi…
Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek
Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek . . . Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete…
Komutan Ölmek Üzereydi — Ta Ki O Fısıldayana Dek: “Bana Kovulan Hemşireyi Getirin!”
Komutan Ölmek Üzereydi — Ta Ki O Fısıldayana Dek: “Bana Kovulan Hemşireyi Getirin!” . . . Komutan Ölmek Üzereydi —…
End of content
No more pages to load






