1990’da çöplükte bulunan üçüzler ayrıldı… 35 yıl sonra tesadüf onları yeniden buluşturdu.
.
.

.
Karton Kardeşler: Çöplükten Doğan Kader
1. Kırşehir Çöplüğünde Bir Mart Gecesi
Yıl 1990’dı. Kırşehir’in kenar mahallesindeki çöp sahasında, soğuk bir mart gecesi rüzgâr ıslak toprağın kokusunu keskinleştiriyordu. İnce bir yağmur, çamurla karışıp yer yer küçük su birikintileri oluşturuyordu. Ay, ince bir bulut perdesinin arkasından solgun bir şekilde sızıyor, çöp yığınlarının üzerinden kayıp gidiyordu.
Sahanın bir köşesinde, paçavralar içinde büzülmüş yaşlı bir adam ağır adımlarla ilerliyordu. Recep’ti bu. Altmışını çoktan devirmiş, ömrü boyunca çöp toplayarak yaşamış, alkolün esir aldığı bir adam. Yıllardır bu sahada yolunu buluyordu. Elindeki yırtık eldivenlerle çöp yığınlarını karıştırıyor, satabileceği bir teneke, bir şişe, küçük bir hurda parçası arıyordu.
Boğazına yerleşmiş inatçı öksürüğü, soğuk havanın etkisiyle daha da artmıştı. Bir yudum daha içtiği ucuz votka, vücudunu ısıtmak yerine mide yanmasını artırdı.
“Yaşlanmak için fazla yaşadım, ölmek için yeterince cesur değilim…” diye mırıldandı kendi kendine.
Tam o sırada, gecenin uğultusuna karışan ince bir ses duydu. Önce uzak bir inilti sandı. Belki çöplerin arasında kalmış bir kedi yavrusuydu. Durdu, kulak kabarttı. Ses tekrar geldi. Bu kez daha net, daha tiz, daha çaresizdi.
Bu, bir bebek ağlamasıydı.
Recep nefesini tuttu. “Hayal görüyorum herhâlde,” diye düşündü. Ama ses tekrar yükseldi. Üstelik bu sefer tek değildi. Bir, iki, üç… Üç ayrı crying, birbirine karışıp tekrar tekrar yükseliyor, sonra sırayla susup yeniden başlıyordu.
“Allah’ım…” diye fısıldadı.
Çöp tepeleri arasında sendeleyerek sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Ay, o an bulutların arasından biraz daha belirgin çıktı ve çamurun üzerinde duran, kısmen siyah naylon parçalarıyla örtülmüş, yarısı yağmurda ıslanmış bir karton kutuyu aydınlattı.
Recep yaklaştıkça ağlama sesleri daha da netleşti. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Titreyen elleriyle kutunun üzerindeki çöpleri yavaşça kenara çekti. Karton kapağı araladığında gördüğü manzara karşısında olduğu yere çöktü.
Kutunun içinde, kirli paçavralara sarılmış, göbek bağları hâlâ üzerlerinde duran üç yeni doğmuş bebek, kırmızı yüzleriyle hayata tutunmak ister gibi var güçleriyle ağlıyordu.
“Ya Rab… Ya Rab…” diye tekrarladı Recep. Ne yapacağını bilemiyordu. Soğuk ve ıslak havada bu bebeklerin birkaç saatten fazla yaşaması zordu. Kendisi de onlara bakabilecek, bir eve götürebilecek durumda değildi.
Tam o sırada kutunun kenarında mavi tükenmez kalemle yazılmış soluk harfleri fark etti:
“Umut – Yusuf – Miran
03.03.1990”
Bugünün tarihi. Bu çocuklar bugün doğmuştu. Ve birileri; muhtemelen anneleri, çare bulamayınca onları buraya, çöpe bırakmıştı.
Recep’in elleri daha da titremeye başladı. Gözlerine yaş doldu. Votkanın verdiği sersemlik aniden dağıldı, yerini keskin bir ayıklık aldı.
“Son bir hayırlı iş…” diye geçirdi içinden. “Son bir kere insan olabilirim.”
Karton kutuyu dikkatle kucakladı. Üç bebeğin ağırlığı, sanki bütün geçmiş günahlarının ağırlığıyla birleşmişti. Göğsüne bastırdı, hızlı adımlarla çöp sahasından şehre doğru yürümeye başladı. Hedefi, üç kilometre ilerideki Kırşehir Devlet Hastanesiydi.
Yürürken bebeklerin ağlaması iyice artmıştı. Recep, nefes nefese kalarak mırıldandı:
“Ağlamayın yavrular… Sizi kurtaracağım. Size bir şans vereceğim.”
Hastanenin acil servis kapısına ulaştığında ciğerleri yanıyordu. Kapının önündeki ışıklı alanda durdu. İçeri girerse polis, doktor, güvenlik… Sabıkası vardı, alkol kokuyordu. Onu suçlayabilirlerdi, “Sen attın bu bebekleri,” diyebilirlerdi.
Korkuyla tereddüt arasında sıkıştı. Sonunda kutuyu, acil servisin kapısının hemen önündeki aydınlık noktaya bıraktı. Bebeklerin sesleri koridora dek ulaşıyordu.
“Yaşayın…” diye fısıldadı karanlığa karışmadan önce.
“Ben beceremedim ama siz yaşayın.”
Beş dakika sonra, gece nöbetindeki genç hemşire Fatma, dışarıdan gelen ağlama sesini duydu. Kapıyı açtığında karton kutunun içinde üç bebeği görünce şok oldu.
“Doktor bey, çabuk gelin! Kapının önüne terk edilmiş bebekler bırakılmış!”
Hastane bir anda hareketlendi. Üç bebek hızla içeri alındı. Temizlendiler, tartıldılar, üç ayrı kuvöze yerleştirildiler. Yaşam mücadelesi başlamıştı.
Karton kutunun üzerindeki isimler, o an için geçici kimlik olarak kaydedildi:
Umut, Yusuf, Miran.
Fatma, bebeklerin en küçüğü olan ve çok daha zayıf görünen Yusuf’un kuvözü başından ayrılmıyor, onu adeta kendi bebeği gibi seyrediyordu. İçinde uzun zamandır susturduğu annelik duygusu bu gece kabarmıştı.
“Bu çocuğu ben sahiplenmek istiyorum,” dedi başhemşireye ertesi gün. “Evlat edinme prosedürlerini başlatalım.”
Bebeklerden Umut, hastaneye destek için gelen varlıklı bir ailenin dikkatini çekti. Kırşehir’in ve Konya’nın önde gelen iş insanlarından Tahir Köklü’nün eşi Nurten Hanım, yıllardır çocuk hasreti çekiyordu. Hastaneyi ziyarete geldiklerinde bu bebeği gördüler. Önemli bir bağış karşılığında evlat edinme işlemleri hızlandırıldı.
Üçüncü bebek Miran ise kimse tarafından istenmedi. Devlet korumasına alındı ve şehir dışındaki bir yetimhaneye gönderildi.
O gece çöplükte bulunan üç bebek, birkaç gün şehirde konuşuldu, gazetelere “mucize” başlıkları atıldı. Kimisi “Allah’ın hikmeti” dedi, kimisi “zavallı genç bir annenin dramı” diye üzüldü. Sonra hayat kaldığı yerden devam etti. Ve üç kardeş, birbirlerinden habersiz, üç ayrı yöne savruldu.
2. Konya’da Bir Yaz Günü: Kan Bağışı Kampanyası
Yıl 2025’ti. Konya’da sıcak bir yaz günüydü. Şehir meydanında hava ağır, kalabalık yoğundu. Yorgun kamyon şoförü Yusuf, uzun bir seferden dönmüş, meydandaki bir bankta oturmuş ayaklarını dinlendiriyordu. Otuz beş yaşındaydı ama yüzündeki çizgiler onu olduğundan yaşlı gösteriyordu. Ayakkabılarını çıkarmış, şişmiş ayaklarını yere uzatmış, hafif esen rüzgârın serinliğini hissetmeye çalışıyordu.
Annesi Derya’yı beş yıl önce kaybetmişti. Ondan geriye kalan tek şey bir mektup ve adının neden Yusuf olduğunu açıklamayan yarım yamalak sözlerdi. Evlatlık olduğunu biliyordu ama geçmişi sisliydi.
Tam o sırada elinde broşürlerle gezen genç bir gönüllü, Yusuf’a yaklaştı.
“Beyefendi, yarın kan bağışı kampanyamız var. Katılmak ister misiniz?” diyerek bir broşür uzattı.
Yusuf broşürü aldı. Üzerinde büyük harflerle yazıyordu:
“35 Yıl Umut Veriyoruz – 03.03.2025”
Altında bir logo: Karton bir kutu çizimi ve üç isim:
“Umut – Yusuf – Miran”
Yusuf’un içi buz kesti. Elleri titremeye başladı.
“Bu isimler… Nereden çıktı?” diye sordu kısık sesle.
Genç gönüllü omuz silkti:
“Organizasyon ekibinin bulduğu bir slogan. Eski bir gazete haberinden esinlenmişler sanırım. Üç hayat, üç umut gibi bir şey.”
Yusuf, broşürü avuçlarının içinde buruşturdu. Kafasındaki sorular bir anda çoğalmıştı. Doğum günü olarak ona da 3 Mart 1990 söylenmişti. Aynı tarih, üç isim, karton kutu logosu…
“Etkinlik nerede olacak?” diye sordu.
“Konya Kültür Merkezi, yarın saat 10.00’da.”
“Orada olacağım,” dedi Yusuf, derin bir nefes alarak. İçinde, yıllardır dolduramadığı boşluğun yerinden kıpırdadığını hissetti.
3. Aynı Çatı Altında Üç Yabancı
Ertesi sabah Konya Kültür Merkezi daha gün doğmadan hareketlenmişti. “35 Yıl Umut Veriyoruz” yazılı pankartlar, kırmızı-beyaz balonlar, her yerde üç isimli logo… Bina girişinde üç damla şeklinde bir heykel kampanyanın simgesiydi.
Yusuf, sabah erkenden gelip merkezin karşısındaki çay bahçesine oturmuş, elindeki broşüre bakıyordu. Üzerinde hâlâ iş kıyafetleri vardı. Yüzünde hem merak hem huzursuzluk okunuyordu.
Bir köşede, eski kıyafetleri, sakallı yüzü ve yanında küçük bir valiziyle başka bir adam oturuyordu: Miran. Şehir şehir dolaşan, çocukların yüzünü boyayarak para kazanan bir sokak sanatçısı. O da aynı broşüre bakıyor, isimlere takılıp kalıyordu. Sanki bir yerden tanıdığı bir hikâye gibiydi ama hafızası bir türlü netleştiremiyordu.
Tam o sırada siyah bir Mercedes, kültür merkezinin önünde durdu. İçinden pahalı takım elbisesi, güneş gözlüğü, özgüvenli adımlarıyla bir adam indi: Umut Köklü. Yanında şık giyimli asistanı vardı. Umut, Konya’nın sayılı iş insanlarından biriydi. Ailesinin tekstil şirketini büyütmüş, uluslararası marka haline getirmişti. Bugün, kampanyanın sponsoru olarak sahnede olacaktı.
Kimsenin bilmediği bir şey vardı: Umut, son haftalarda sık sık aynı kabusu görüyordu. Karton bir kutu, ağlayan bebekler ve karanlıkta fısıldayan bir ses:
“Gerçeği bulmaya hazır mısın?”
Saat 10’a yaklaşırken insanlar sıraya giriyor, kayıt masalarında isim yazdırıyorlardı. Miran içeri girip çocukların yüzünü boyayacağı köşeye geçti. Bir kız çocuğu yanına geldi.
“Bana bir kelebek çizer misin?”
“Senin için dünyanın en renkli kelebeğini çizeceğim,” dedi Miran gülümseyerek.
Yusuf, çay bahçesinden kalkıp kültür merkezine yöneldi. Kalabalık onu ürkütse de içindeki ses ileri gitmesini istiyordu. Kayıt masasında görevli form uzattı.
“İsminiz?”
Kısaca durdu.
“Yusuf… Sadece Yusuf.”
Aynı anda iç salonda basın mensuplarının karşısına çıkan Umut, sponsorluk konuşmasını yapıyordu.
“Bugün, 35 yıllık bir umudun hikâyesini yaşatmak için buradayız. Benim adım da Umut… Bazı tesadüfler vardır, insanın hayatını değiştirir,” dedi gülümseyerek.
Konuşma bitince salonda alkış koptu. Umut’un gözleri, arka tarafta oturan, elleri nasırlı, yüzü yorgun görünümlü bir adama takıldı. Yusuf’tu bu. Umut, bu yabancı adamda tarif edemediği bir tanıdıklık hissetti.
Öğleye doğru kan bağışı istasyonlarında sıra iyice arttı. Genç laboratuvar teknisyeni Mehmet, aralıksız kan alıyordu.
“Sıradaki!”
Yusuf içeri girdi. Kolunu uzattı, Mehmet damar yolunu buldu.
“Adınız?”
“Yusuf Erkol.”
“Doğum tarihiniz?”
“3 Mart 1990.”
Mehmet başını kaldırıp baktı. Bugün de 3 Mart’tı.
“Doğum gününüz kutlu olsun,” dedi hafif gülümseyerek.
Yusuf, “Sağ ol,” deyip çıktı.
Kısa süre sonra Miran içeri girdi. Aynı sorular:
“Adınız?”
“Miran Öztürk.”
“Doğum tarihiniz?”
“3 Mart 1990.”
Mehmet’in kaşları çatıldı. İlginç bir tesadüf…
Sonra sıra Umut’a geldi. Sponsoru tanıdığı için biraz heyecanlandı.
“Siz, Umut Bey değil misiniz?”
“Evet, ben de kan vermek istedim.”
Formu doldururken yine aynı soru:
“Doğum tarihiniz?”
“3 Mart 1990.”
Mehmet’in eli havada dondu.
Üç farklı adam, aynı gün, aynı yıl doğmuştu. İsimleri broşürdeki kampanya sloganıyla birebir aynıydı. Bir anda, tıp fakültesindeki istatistik dersleri geldi aklına:
Bazı tesadüfler tesadüf değildir.
Mehmet, üçünün de kan tüplerini özel olarak işaretledi. Öğle molasında, hastanenin arşivine girip bilgisayarda şu kelimeleri arattı:
“3 Mart 1990 – terk edilmiş bebek – Kırşehir”
Önce bir sonuç çıkmadı. Sonra daha geniş bir arama yaptı. Mart 1990, terk edilmiş, bebek… Bir dosya çıktı. Gizli ibaresiyle işaretlenmiş, erişimi kısıtlıydı.
Mehmet’in yüreği hızlandı. Karşısında sadece üç adamın değil, 35 yıl önce bir karton kutuya sığdırılmış bir sırrın olduğunu sezdi.
4. Kilitli Dosyalar ve Kayıp Hemşire
O gece, Konya Hastanesi’nin bodrum katındaki arşiv odası, eski dosyalarla dolu bir mezarlığı andırıyordu. Floresan lambaların titrek ışığı altında, Mehmet tozlu klasörler ve dijital kayıtlar arasında adeta hazine arayan biri gibi çalışıyordu.
Sonunda bilgisayar ekranında aradığı dosyayı buldu:
“03.03.1990 – Kırşehir Çöplüğünde Bulunan Üç Yeni Doğmuş Bebek – GİZLİ”
Dosyanın üst kısmında kırmızı bir not vardı:
“Hastane müdürünün emriyle bu vaka kayıtlardan silinmiştir.”
Mehmet, detaylara indi. O gece nöbetçi hemşire, sorumlu kişi olarak bir isim belirtiliyordu:
“Sorumlu Hemşire: Derya Erkol”
Mehmet’in zihninde bir şey ışıldadı: Yusuf’un soyadı da Erkol’du.
“Bu… tesadüf olamaz.”
Hemen Kırşehir Devlet Hastanesi’ni aradı. Gece vardiyasında bakan bir görevli çıktı.
“1990’da çalışan Derya Erkol adlı hemşire hakkında bilgi alabilir miyim?”
Telefonun ucundaki ses bir süre düşündü:
“Derya hemşire… Yıllar önce kayboldu. Bir gün işe gelmedi, bir daha da görünmedi. O zamanlar çöplükte bulunan bebeklerle ilgili söylentiler vardı. Fazla bir şey bilmiyorum.”
Mehmet’in nefesi kesilir gibi oldu.
Sabah olduğunda yeniden aradı, daha deneyimli bir personelle konuştu ve nihayet Derya Erkol’un son kayıtlı adresini öğrendi: Nevşehir’de bir bakım evi.
Genç teknisyen, izin alıp aynı gün Nevşehir’e giden otobüse bindi. Yanında üç dosya ve kan testleri vardı. Yol boyunca pencereden dışarı bakıyor, Kapadokya’nın peribacaları arasındaki manzaraya dalıp zihnindeki soruları tekrar tekrar kurcalıyordu.
Bakım evine ulaştığında, mütevazı binanın bahçesinde oturan yaşlıları gördü. Resepsiyonda kendisini tanıttı, Derya Hanım’la tıbbi bir araştırma için konuşmak istediğini söyledi.
Küçük bir odaya götürüldü. Pencere kenarında, beyaz saçları omuzlarına dökülen, yüzünde derin çizgilerle oturan yaşlı bir kadın vardı. Gözleri dalgın, ama içinde sönmemiş kıvılcımlar taşıyordu.
“Derya Hanım?” diye fısıldadı Mehmet. “Ben Doktor Mehmet. Size bir şey sormam gerekiyor. 1990’da Kırşehir Hastanesi’nde… çöplükte bulunan üç bebek…”
Derya’nın gözleri bir anda büyüdü. Elleri titremeye başladı.
“Onları… nereden biliyorsun?”
Mehmet, yanında getirdiği üç dosyayı ve kan sonuçlarını gösterdi.
“Bu üç adam, dün Konya’da kan bağışı kampanyasında buluştu. Aynı gün doğmuşlar, aynı isimlere sahipler ve aynı nadir kan grubunu taşıyorlar. Bence onlar o bebekler. Bana ne olduğunu anlatır mısınız?”
Yaşlı kadın gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Sonra kelimeler ağır ağır dökülmeye başladı:
“O gece, üç bebek getirdiler. Çöplükten… Üşümüşlerdi, ağlıyorlardı. Nasıl hayatta kaldılar, hâlâ anlamıyorum.”
Mehmet heyecanla sordu:
“Peki anneleri? Kimdi? Neden çöpe atıldılar?”
Derya’nın sesi kısıldı:
“Zihinsel engelli bir kız… Zehra. Zengin bir evde hizmetçiydi. Evin oğlu Serdar… ona tecavüz etti. Kız hamile kaldı. Ailesi onu kovdu. Hiçbir yere gidemedi, kimsesi yoktu. Doğum zamanı geldiğinde hastaneye getirdiler, ama hastane müdürü Köklü ailesinden korkuyordu. Kayıt açmak istemedi. Skandal olacaktı.”
Mehmet nefesini tuttu. Derya devam etti:
“Kız üç bebek doğurdu. Onları bırakmak istemiyordu. Elinde tek bir mavi kalem vardı. Küçük bir kâğıda üç isim yazdı: Umut, Yusuf, Miran. Onun tek isteği buydu; bebeklerinin isimleri olsun, birbirlerini bulabilsinler diye. Ama sonra… Bebekleri elinden aldılar. Kıza ne olduğunu bilmiyorum. Onu bir yere götürdüler.”
“Bebekler?”
Derya gözlerini kaçırdı:
“Müdür, skandalı gizlemek için temizlikçiye para verdi. Bebekleri çöplüğe bırakmasını söyledi. Ben… ben engel olamadım. O yaşlı çöpçü Recep bulmasaydı, çoktan ölmüş olurlardı. Sonra her şey çorap söküğü gibi geldi. Köklü ailesi para dağıttı, biri onların evine evlatlık verildi, biri bana, biri yetimhaneye… Ve ben sustum. Yusuf’u alıp kaçtım. Beni tehdit ettiler… ‘Konuşursan çocuğu da alırız’ dediler. Korktum. Yıllarca sustum.”
Mehmet’in zihninde parçalar bir araya geliyordu. Umut Köklü, zengin iş adamı; Yusuf Erkol, kamyoncu; Miran Öztürk, sokak sanatçısı. Üçü de aynı çöp sahasından, aynı karton kutudan doğmuştu.
Son bir soru sordu:
“Zehra… Hâlâ hayatta mı?”
Derya, gözlerinden yaşlar süzülürken:
“Kayseri’de bir bakım evinde. Zihinsel durumu hâlâ çocuk gibi ama yaşıyor. Sizi bekliyor…” dedi.
5. Üç Kardeş, Bir Oda
Konya’ya döner dönmez Mehmet, üç adamı teker teker aradı. Kendini tanıttı, acil görüşmek istediğini söyledi. Ertesi sabah, Konya Hastanesi’nde küçük bir toplantı odası ayarladı.
İlk gelen Yusuf’tu. Üzerinde hâlâ iş tulumu, gözlerinde yorgun ama meraklı bir ifade vardı.
“Diğerleri de gelecek,” dedi Mehmet.
“Diğerleri mi?” diye sordu Yusuf, kaşlarını çatarak.
Kapı açıldı, Miran içeri girdi. Göz göze geldiler. İkisi de birbirine uzun uzun baktı. Sanki aynaya değil ama içten içe tanıdıkları bir yüzün gölgesine bakar gibiydiler.
Bir süre sonra kapı ikinci kez açıldı. Takım elbiseli, düzgün saçlı, dikkat çekici karizmasıyla Umut içeri girdi. Bir an için üç adamın da yüzü dondu. Birbirlerine, sonra da masaya baktılar.
“Nedir bu acil mesele?” diye sordu Umut sabırsızlıkla.
Mehmet, üç dosyayı masanın üzerine koydu, derin bir nefes aldı:
“Size söyleyeceklerim, hayatınızı tamamen değiştirebilir. Hazır mısınız?”
Üç adam da sessizce başlarını salladı.
Ekranda kan testlerinin sonuçlarını açtı, DNA uyum grafikleri, doğum tarihleri, kan grupları…
“Siz üçünüz, aynı gün doğdunuz. Aynı nadir kan grubuna sahipsiniz. Yaptığım DNA analizine göre… siz kardeşsiniz. Hem de tek yumurta üçüzleri.”
Odaya bir sessizlik çöktü. Umut’un yüzü kireç gibi oldu.
“Bu imkânsız,” dedi sandalyeden fırlayarak. “Ben Köklü ailesinin oğluyum. Evlatlık olduğumu biliyorum ama…”
“Evet,” diye araya girdi Mehmet. “Evlatlıksın. Sen de, Yusuf da, Miran da. Üçünüz de 3 Mart 1990’da Kırşehir çöplüğünde aynı karton kutuda bulundu. Sonra ayrıldınız. Umut, zengin bir aileye; Yusuf, sizi bulan hemşireye; Miran ise yetimhaneye verildi.”
Miran’ın yüzü kasıldı.
“Yalan! Benim bir ailem vardı. Trafik kazasında öldüler!”
Mehmet başını iki yana salladı.
“Sana öyle anlatılmış. Gerçeği gizlemek için.”
Yusuf’un sesi titriyordu:
“Peki neden? Kim yaptı bunu? Annemiz babamız kim?”
Mehmet, Derya’dan öğrendiklerini anlattı. Zihinsel engelli genç kız Zehra’yı, Serdar Köklü’yü, çöplüğe bırakılan üç bebeği, karton kutunun üzerindeki isimleri…
“Yani bizi çöp gibi attılar, öyle mi?” dedi Miran boğuk bir sesle.
“Hayır,” dedi Mehmet yumuşak bir sesle. “Birileri atmak istedi. Ama birileri de buldu, kurtardı. Zehra, doğumdan hemen önce kağıda üç isminizi yazdı. Onun için siz hiç çöp değildiniz. Sadece çaresiz bir hikâyeye sıkışmıştınız.”
Umut dişlerini sıktı.
“Biyolojik babamız?”
Mehmet tereddüt etti, ama gerçeği saklamamaya karar verdi:
“Serdar Köklü. Seni evlat edinen ailenin öz oğlu.”
O an Umut’un yüzündeki damarlar gerildi.
“Yani… ben, babamın günahını örtmek için, kardeşlerimden çalınmış bir hayat mı yaşadım?”
Kimse cevap veremedi.
Mehmet çantasından eski, sararmış bir zarf çıkardı.
“Bir de bu var. Annenizin size yazdığı, ama hiçbir zaman size ulaşmamış bir mektup.”
Miran zarfı eline aldı. Açarken elleri titriyordu. Mektubu yüksek sesle okudu:
“Sevgili oğullarım Umut, Yusuf, Miran…
Ben sizin annenizim. Adım Zehra.
Size hayat verdim ama sizi koruyamadım.
Sizden özür dilerim.
Sizi çok seviyorum.
Bir gün belki büyüdüğünüzde beni bulursunuz.
Eğer buluşursanız, lütfen birbirinize iyi bakın.
Siz kardeşsiniz.
Aileniz birbiriniz…”
Üç kardeş, mektuptaki titrek yazıya, altına çizilmiş üç küçük kalbe bakarken gözyaşlarını tutamadı.
Tam o esnada Umut’un telefonu çaldı. Arayan, evlatlık annesi Nurten Hanımdı.
“Umut, neredesin? Geçmişini kurcalamayı bırak. Biz seni çamurdan kurtardık. Bırak, ölü geçmiş ölü kalsın!”
Umut’un gözleri öfkeyle parladı. Telefonu kapattı.
“Onlar her şeyi biliyor ve hâlâ gerçeği saklamak istiyorlar,” dedi dişlerinin arasından.
6. Canlı Yayında Buluşma
Üç kardeşin hikâyesi kısa sürede medyaya sızdı. Konya’daki yerel televizyon kanallarından biri, “Gerçeğin Sesi” adlı programda bu olayı işlemeye karar verdi. Sunucu Sema Yıldırım, sağlık sistemindeki yolsuzluklar, eski evlat edinme skandalları üzerinden olayı geniş kitlelere duyuracaktı.
O akşam stüdyonun karşısındaki kafede Miran, elindeki eski fotoğrafa bakıyordu: Karton kutuda yatan üç bebek. Mehmet yanına gelip “Hazır mısın?” diye sordu.
“Hazırım. Yusuf geliyor. Umut… bilmiyorum. Kafası karışık,” dedi Miran acı bir gülümsemeyle.
Program başladığında stüdyo ışıkları yandı, kameralar açıldı. Sema, dramatik bir giriş yaptı. Miran, elindeki fotoğrafı kameraya gösterdi, hikâyenin başlangıcını anlattı.
Tam konuşmasının ortasında stüdyonun arka kapısı açıldı. Üzerinde işçi kıyafetleriyle Yusuf içeri girdi. Nefes nefeseydi.
“Ben de bu hikâyenin bir parçasıyım,” dedi. “Ben Yusuf… kartondan çıkan çocuklardan biri.”
Kameralar ona döndü. Miran ayağa kalktı, sahnenin ortasında kardeşine sarıldı. Stüdyodaki herkes, ekran başındaki milyonlar bu duygusal ana tanık oldu.
O sırada Konya’nın lüks semtindeki villasında televizyon izleyen Umut, sahnedeki iki adama bakarken sanki kendi yansımasını görüyordu. Aynı yüz hatları, aynı gözler… Nurten Hanım koşarak içeri girdi.
“Televizyonu kapat!” diye bağırdı. “Bu saçmalığı izleme!”
Umut, kumandayı eline aldı, fakat kapatmadı. Gözleri, stüdyodaki kardeşlerine kilitlenmişti.
“Neden bana gerçeği söylemediniz?” diye döndü annesine. “Neden beni kardeşlerimden ayırdınız?”
Nurten Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. “Biz seni korumak istedik. Serdar hata yaptı…”
“Benim hayatımı korurken onların hayatını çöpe attınız!” diye kesti Umut.
Arabaya atladı, stüdyoya doğru hızla sürdü. Reklam arasında içeri girdiğinde Yusuf ve Miran kulisteydi. Üç çift göz buluştu. Kimse bir şey söylemedi, yılların boşluğunu kelimeler dolduramazdı.
“Ben… Umut,” diyebildi sonunda.
“Hoş geldin kardeşim,” dedi Miran elini uzatarak.
Üçü stüdyoya birlikte döndü. Reklam bittiğinde tüm Türkiye, ekranda yan yana oturan üç adamı gördü. Miran sembolik fotoğrafı tekrar gösterdi, Umut biyolojik babasının kim olduğunu açıkladı, Yusuf, annelerini bulmak istediklerini söyledi.
Program bittiğinde sosyal medyada fırtına koptu. Köklü ailesiyle ilgili iddialar, hastane yönetimiyle ilgili suçlamalar, kayıp anne Zehra’yı bulmak için binlerce mesaj… Herkes bu hikâyeye dâhil olmak istiyordu.
Tam o sırada Nevşehir’deki bakım evinden aranan Mehmet’e bir hemşire, Derya’nın televizyonu izlediğini, annelerinin yerini hatırladığını söyledi: Kayseri’deki bir bakım evi. Zehra yaşıyordu.
7. Annenin İzinde
Konya’dan Kayseri’ye uzanan yol, dört adam için uzun ve sessiz bir yolculuktu. Umut’un SUV’unda, arka koltukta yan yana oturan Yusuf, Miran ve Umut, her biri kendi hayatını, kaybettiklerini, bulduklarını düşünüyordu.
Zehra, yıllardır belki yatağa mahkûm, belki zihin olarak bir çocuk gibiydi. Ama hâlâ gökyüzüne baktığında üç ismi fısıldıyordu: “Umut, Yusuf, Miran…”
Bakım evine vardıklarında, bahçede oturan yaşlıların arasında bir kadın hemen dikkat çekti. İnce yüzlü, bakışları bir noktaya takılıp kalmış, dudaklarının ucunda belirsiz bir tebessüm…
Görevli hemşire, “Zehra Hanım bu,” dedi.
Üç kardeş, yavaş adımlarla yanına yaklaştı. Zehra başını kaldırdı. Gözleri, karşısında duran üç adama takıldı. Titrek bir sesle:
“Umut… Yusuf… Miran…” dedi.
Sanki 35 yıl beklediği rüya gerçekleşmişti. Onları tek tek kucaklayamadı ama elleriyle yüzlerini okşadı, saçlarını taradı. Gözlerinden yaşlar süzülürken çıkan tek kelimeler, yılların özetiydi:
“Oğullarım…”
8. Miran’ın Hastalığı ve Kardeşlik Sınavı
Konya’ya döndükten kısa süre sonra Mehmet, Miran’ın aşırı yorgunluğunu, burun kanamalarını fark etti. Detaylı tetkikler istedi. Sonuçlar geldiğinde yüzü ciddileşti.
“Miran, sende ilerlemiş bir tür lösemi var,” dedi.
Odayı sessizlik kapladı.
“Tedavi?” diye sordu Yusuf.
“İlaç tedavisi mümkün ama bu tipte en etkili yöntem kemik iliği nakli. Ve Miran’ın kan grubu nadir. Uygun donör bulmak zor.”
Yusuf korkmadan:
“Biz varız. Aynı kan grubuna sahibiz. Donör olurum.” dedi.
Umut bir an durdu. Aklında şirket, iş, imaj…
“Ben… emin değilim. Zor bir süreç, uzun iyileşme…” diye mırıldandı.
Miran acı bir tebessümle:
“Sorun değil, yıllarca tek başımaydım zaten,” dedi.
Yusuf öfkeyle Umut’a baktı:
“Biz senin kardeşleriniz!”
Odayı terk eden Umut, arabasına bindiğinde radyoda Derya’nın kaydı dönüyordu. Zehra’nın sesiyle:
“Eğer bir gün buluşurlarsa, lütfen kardeş olduklarını hatırlasınlar. Kardeşler birbirini bırakmaz…”
Umut’un içindeki duvar çöktü. Hastaneye geri döndü, merdivenleri ikişer üçer çıktı, hematoloji servisine koştu.
“Donör olmak istiyorum!” dedi Mehmet’e. “Miran’a iliği ben vereceğim!”
Kısa bir hazırlık sürecinden sonra testler yapıldı. Umut, Miran için ideal donördü.
Ameliyat günü geldiğinde Miran, yatakta solgun ama umut doluydu. Umut elini tuttu.
“Neden bunu yapıyorsun?” diye fısıldadı Miran.
“Çünkü biz kardeşiz,” dedi Umut. “Ve kardeşler birbirine can verir.”
9. Karton Kardeşler Merkezi
İki ay sonra Kırşehir’deki eski çöp sahasının yerinde bambaşka bir manzara vardı. Çöp tepelerinin yerini, beyaz duvarlı, modern mimarili bir bina almıştı:
“Karton Kardeşler Merkezi”
Girişin önünde üç kardeşin bronz heykeli vardı. Üçü de birbirine sarılmış, altlarında karton bir kutu duruyordu. Kutunun üzerinde soluk harflerle yazıyordu:
“Umut – Yusuf – Miran – 03.03.1990”
Miran’ın yüzünde artık hastalık solgunluğu değil, dirilmiş bir hayatın sıcaklığı vardı. Kemik iliği nakli başarılı olmuş, yeniden can bulmuştu. Umut, Köklü ailesinin şirketinin adını değiştirmiş, “Kardeşler Holding” yapmış, servetinin önemli bir kısmını Karton Kardeşler Merkezi’ne aktarmıştı. Yusuf, kamyon şöförlüğünü bırakmış, merkezin lojistik işleriyle ilgileniyordu.
Merkez, terk edilmiş bebeklere, zor durumdaki annelere, kimsesiz çocuklara sığınak olacaktı. İçinde konaklama alanları, danışmanlık birimleri, eğitim sınıfları, küçük bir sağlık ünitesi vardı.
Açılış günü, Türkiye’nin dört bir yanından insanlar Kırşehir’e geldi. Televizyonlar canlı yayın yaptı, gazeteler başlıklar attı.
Miran, kürsüye çıktı:
“Benim adım Miran. 35 yıl önce, tam bu arazide bir çöp yığınının içinde, karton bir kutuda bulundum. İki kardeşimle birlikte… Bizi ayırdılar. Farklı hayatlar yaşadık. Ama kader, bizi yeniden buluşturdu. Bu merkez, sadece bizim hikâyemizin bir sonucu değil; aynı zamanda bu ülkede sessizce yaşamaya çalışan binlerce çocuğun, ananın sesi.”
Yusuf söz aldı:
“Hiçbir çocuk çöplükte bulunmamalı. Hiçbir anne, çaresizlikten bebeğini bırakmak zorunda kalmamalı. Biz şanslıydık. Birileri bizi buldu, hayatta kaldık. Ama ya bulunamayanlar? Bu merkez, o kayıp hikâyeleri yeniden yazmak için var.”
Son olarak Umut konuştu:
“Yıllarca kendimi zengin bir ailenin tek oğlu zannediyordum. Oysa ben, çöpe atılmak istenen üç bebekten biriydim. Bugün bununla gurur duyuyorum. Çünkü anladım ki bizi değerli yapan soyadlarımız değil, birbirimize tuttuğumuz eller. Biz, Umut, Yusuf ve Miran olarak, bu merkezi kurmak için varımızı yoğumuzu ortaya koyduk. Çünkü biliyoruz ki, bir çocuğun hayatını değiştirmek, bir toplumun geleceğini değiştirmektir.”
Kalabalık ayakta alkışladı. Derya, tekerlekli sandalyesinde gözyaşları içinde izliyordu. Zehra, artık Konya’da, Umut’un evinde kalıyor, özel bakıcılar ve hemşireler tarafından korunuyordu. Anlamakta zorlanıyordu belki ama üç oğlunun yanında olduğunu, ellerini tuttuğunu hissediyordu.
Açılıştan sonra, merkezin bahçesinde küçük bir tören yapıldı. Derya, 35 yıl önce hastanede kaydettiği ses kaydını açtı:
“Ben Zehra. Bu benim bebeklerim. Umut, Yusuf, Miran. Onları çok seviyorum. Onları alamıyorum. Eğer büyüdüklerinde birbirlerini bulurlarsa… Lütfen onlara söyleyin: Anneleri onları hep sevdi.”
Ses kaydı bittiğinde kimse konuşmadı. Üç kardeş annelerine sarıldı. Gökyüzünde bir yıldız kaydı. Onlar için, çöplükten yıldızlara uzanan bir çizgi gibi…
Merkezin duvarına büyük harflerle şu cümle yazılmıştı:
“Aile, seni kucağına alan değil; düştüğünde elinden tutandır.”
Kırşehir’in eski çöp sahasında başlayan hikâye, şimdi bütün Türkiye’ye umut veriyordu. Umut, Yusuf ve Miran’ın hayatı, herkese aynı soruyu soruyordu:
“Siz, kardeşiniz için ne kadar ileri gidersiniz?”
Ve cevabı aslında çok basitti:
Bazen bir damla kan, bir parça ilik, bir paragraf mektup, bir karton kutu, bir de kararlı bir kalp…
Dünyanın yönünü değiştirmeye yeter.
News
SADECE HASTA BİR DOMUZ MİRAS ALDI… AMA KADER ONU MİLYONER YAPTI
SADECE HASTA BİR DOMUZ MİRAS ALDI… AMA KADER ONU MİLYONER YAPTI . . . Ayşe Yılmaz, henüz 7 aylık hamile…
DADISI MİLYONERİN BEBEKLERİYLE ORMANDAN KAÇTI… ONU TAKİP EDEN ŞEY ŞOK EDİYOR
DADISI MİLYONERİN BEBEKLERİYLE ORMANDAN KAÇTI… ONU TAKİP EDEN ŞEY ŞOK EDİYOR . . . Başlangıç Ayşe Yılmaz, henüz 22 yaşında…
Bücür Asker Koğuştaki Acımasız Zorbalık Onu Küçük Gördüler Ama O Bir Efsane Oldu
Bücür Asker Koğuştaki Acımasız Zorbalık Onu Küçük Gördüler Ama O Bir Efsane Oldu ./ . . . Bücür Asker: Koğuştaki…
Bu Damadın Elindeki Şeye Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek
Bu Damadın Elindeki Şeye Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek . . . Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi…
Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek
Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek . . . Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete…
Komutan Ölmek Üzereydi — Ta Ki O Fısıldayana Dek: “Bana Kovulan Hemşireyi Getirin!”
Komutan Ölmek Üzereydi — Ta Ki O Fısıldayana Dek: “Bana Kovulan Hemşireyi Getirin!” . . . Komutan Ölmek Üzereydi —…
End of content
No more pages to load






