Eski Asker – Kadına Vuran Eli Gördü – Ve Kırk Tonluk Adaletini Konuşturdu

.

Eski Asker, Kadına Vuran Eli Gördü — Kırk Tonluk Adalet Konuştu

Temmuz güneşi Marmara’nın mermer dağlarının üstüne erimiş kurşun gibi dökülüyordu. Bu, sıcaklık değildi; insanın göğsüne çöken, nefesini kesen bir ağırlıktı. Beyaz mermer tozu havada asılı duruyor, makine yağıyla karışıp gözleri yakan siyah bir sis yaratıyordu. Ter daha teninden süzülmeden buharlaşıyor, geriye yalnızca deriyi yakan tuzlu bir tabaka kalıyordu.

Ali Aslan, Komatsu 450 model eski püskü ekskavatörünün dar kabininde bir heykel gibi oturuyordu. Kırk tonluk demir canavarın sarı boyası dökülmüş, altındaki inatçı paslı çelik ortaya çıkmıştı. Tıpkı sahibinin yüzü gibi: sert, suskun ve çatlaklarla dolu. Klima çalışmıyordu; belki de yıllar önce bozulmuş, madenin cimri patronu onarmaya tenezzül etmemişti. Ali camı sonuna kadar açmıştı; kavurucu rüzgâr mermer tozunu ve makine yağı kokusunu doğrudan yüzüne savuruyordu.

Diğer işçiler yanlarında buz gibi su taşırdı. Ali’nin yanındaysa kireç tutmuş eski bir plastik şişe vardı. İçindeki berrak sıvı su değildi. Yakan cinstendi. Şişeyi kaldırdı, bir yudum aldı. Boğazından aşağı inen ateş, içindeki gürültüyü bastırdı; sol kulağındaki o bitmeyen uğultuyu bir anlığına susturdu. O kulak yıllar önce dağlarda kalmıştı—bir el yapımı patlayıcıyı etkisiz hale getirirken aldığı basıncın hatırası. Ali dünyayı tek kulakla dinliyordu; gerisini toprağın titreşiminden anlıyordu.

Kepçeyi kaldırdı, yolu tıkayan dev bir mermer bloğunu kavradı, yarım daire çizip uçuruma bıraktı. Toz bulutu sis bombası gibi yükseldi. Kaşından elmacık kemiğine inen derin yara izi güneşte parladı. Kırlı sakalı, yanık teniyle yanmış bir meşe kütüğünü andırıyordu. Askerlikten sonra taş ve yağla huzur bulacağını sanmıştı; geçmişten kaçmak için bu dağın gölgesine sığınmıştı. Ama kader kaçanı kovalamayı severdi.

Tam son kaya yığınını temizlerken koltuğun sarsıldığını hissetti. Bu motorun titreşimi değildi; daha küstah, daha ritmik bir sarsıntı. Çatlak dikiz aynasına baktı. Parlak siyah bir Mercedes G63, lüks bir tabut gibi, ekskavatörün burnuna yapışmıştı. Sonradan takıldığı belli olan havalı korna, sessizliği bıçak gibi yardı.

Ali tükürdü. “Hangi akılsız bu dağ başında bu arabayla gezer?” dedi kendi kendine. Sağ kulağı küfürleri seçti. Daha kepçeyi kenara çekemeden kapı hışımla açıldı. Kırmızı suratlı, göbekli, altın zincirli bir adam indi. Marka ayakkabıları çamura gömüldü. Rayban gözlükleri, abanoz bastonu ve parayla parlatılmış kibriyle bağırmaya başladı.

“Hey sağır! İndir şu hurdayı, yolumu kapatmışsın!”

Ali kabinden kafasını uzattı. Sesi boğuktu. “Yol kaymış. Beş dakika bekle.”

“Beş dakikanın anası!” diye kükredi adam. “Ben Kenan Ağa’yım. Bu maden benim. Çekilmezsen seni de bu tenekeyi de uçurumdan yuvarlarım.”

Ali umursamadı. İşine döndü. Umursamazlık Kenan’ı çıldırttı. Bastonunu savurdu. Tak! Ekskavatörün arka sinyal lambası tuzla buz oldu. Kırmızı plastik parçalar toza karıştı.

Motor sustu. Güneşin altındaki sessizlik insanın kanını donduruyordu. Ali yüksekten baktı. Avcı bakışıydı bu—sakin ama ölümcül. Tam o sırada Mercedes’in camı indi. İçeride bir kadın vardı.

Elif.

Eski Asker - Kadına Vuran Eli Gördü - Ve Kırk Tonluk Adaletini Konuşturdu -  YouTube

Güneş gözlükleri solgunluğunu gizleyemiyordu. Uzun siyah saçları ensesinde toplanmıştı. Krem rengi ipek gömleğin kolu sıyrılmış, bembeyaz bileğinde mor bir iz görünmüştü—parmak izi. Elif, nişanlısının öfke nöbetlerini sessizce izleyen, kopacak bir tel gibi gerilmişti. Korku ve utanç iç içe.

Ali’nin gözleri bir an onun gözlerine değdi. Ne acıma ne merak vardı; soğuk bir anlayış. Yalnız ruhların birbirini tanıdığı o kısa an. Ali sigarasını yaktı. Dumanı üfledi. Üniformayla toprağa gömdüğünü sandığı o damar yeniden sızlıyordu.

Kenan bastonunu hidrolik hortuma savurdu. “Paramparça ederim!” dedi. Sonra arabaya döndü, Elif’i kapıdan çekip indirdi. Kadın topuklu ayakkabılarla taşların üstünde sendeledi. Kenan omzundan itti. Tokat için elini kaldırdı.

Ali’nin sigarası yere düştü.

Bir adamın arabasını kırmasına sabredebilirdi. Küfürleri köpek havlaması sayabilirdi. Ama gözünün önünde savunmasız bir kadına el kalkması, Ali Aslan’ın kırmızı çizgisiydi.

Tek kelime etmedi.

Şişeyi fırlattı. Nasırlı eli kontrol kolunu kavradı. Güüürr! Motor uykudan uyanan vahşi bir hayvan gibi kükredi. Kepçe, Kenan’ın başının üzerinden birkaç santimle sıyırıp geçti; rüzgâr saçlarını savurdu. Kenan çivilenmişti. Kepçe Mercedes’in altına girdi, arabayı oyuncak gibi kaldırdı. Ali kolu çekti; makine döndü. Mercedes uçurumun kenarında havada asılı kaldı.

Elif çığlık attı, çömeldi. Kepçe ona dokunmadı. Sadece arabayı havada tuttu. Aşağısı sivri kayalar, dipsiz boşluktu.

Kenan kekeliyordu. “İndir! Özür dilerim!”

Ali kabinden sarktı. Sesi sakin ama keskin çıktı:
“Bu yol emekçinin yolu. Baston sallayacağın yer değil.”
Elif’e döndü: “Uçurumdan uzaklaş.”

Ali kolu gevşetti. Mercedes güm diye yere indi; tekerlekler boşlukta sallandı. “Defol,” dedi Ali. “Bir daha korna çalmadan önce beynini tak.”

Kenan kinle baktı, Elif’i çekip arabaya bindirdi ve kaçtı.

Ali sigara yaktı. Ufuktan kara bulutlar geliyordu. Sol kulağındaki ağrı sızladı. Bu bir tesadüf değildi; fırtına yaklaşıyordu.

Fırtına

Üç gün sonra hava altüst oldu. Rüzgâr mermer dağlarının arasından hayaletlerin ağlayışı gibi uğulduyordu. Ali ekskavatörü rüzgâr almayan bir oyukta sabitledi. Barakası eski bir konteynerdi; hurda gemiden söküp kayaya kaynaklamıştı. Dışarıdan pürüzlü, içeride güvenliydi.

Gece yağmur kırbaç gibi indi. Ali şezlongda, rakı ve gaz lambasıyla ısınıyordu. Duvarlarda eski üniformalar asılıydı. Şimşek çaktı. Ali pencereden tek yola baktı. Bir far ışığı gördü. Yüksek şasili bir kamyonet fırtınaya ters hızla geldi, virajda durdu. İki adam kasadan ağır bir şeyi indirdi; yol kenarına attı. Kamyonet kaçtı.

Ali fırladı. Feneri kaptı, pançoyu giydi. Rüzgâr yüzünü kesti. Oraya vardığında dona kaldı.

Bu bir çuval değildi. Bir kadındı.

Elif.

Yüzü şişmiş, dudakları mor, nefesi mum alevi gibiydi. İpek elbisesi paramparçaydı; morluklar, bot izleri. Ali küfretti. Elif’i omzuna attı; hafifti, buz gibiydi. Barakaya taşıdı.

İlk yardım refleksleri devreye girdi. Komando bıçağıyla ıslak elbiseyi kesti, askeri battaniyeye sardı. Zencefil-soğan çorbası kaynattı. Sabaha karşı Elif kımıldadı. Uyanır uyanmaz çığlık attı, bir kase fırlattı. Ali onu sakinleştirdi.

“Sus,” dedi. “Ben o şerefsiz değilim.”

Elif ağladı. Bastırılmış yıllar boşaldı. Ali bekledi. Sonra çorbayı uzattı. “İç. Sıcak.”

“USB,” dedi Elif bir süre sonra. “Kanıt. Kara para, kaçakçılık, bor madenleri… Saçımda sakladım.” Küçük siyah bir nesne çıkardı.

Ali’nin gözleri sertleşti. “Bor mu dedin?”

Dışarıdan motor sesi geldi. Kapı çalındı. Yusuf Usta içeri daldı—tahta bacaklı, eski istihkam askeri. Kenan’ın adamlarının “kadını halledip yola attığını” duyduğunu söyledi. Elif’i görünce başını salladı.

Ali planı kurdu. “Burada kalacaksın,” dedi Elif’e. “Seni koruyacağım. Güzel olduğun için değil; kanıtı taşıdığın için.”

.
.