Diz Çöken Asker – Onu Zayıf Sandılar – Tek Dokunuşla Orduları Titretti
.
.
Diz Çöken Asker — Onu Zayıf Sandılar, Tek Dokunuşla Orduları Titretti
1. Bölüm: Betonun Ortasında
NATO’nun Almanya’daki devasa Ramstein hava üssünün projektörlerle aydınlatılmış tören alanında, Türk subayı Yüzbaşı Alparslan Demir, etrafı yabancı askerlerle çevrilmiş halde, beton zeminde diz çökmeye zorlanıyordu. Bostalların ritmik sesleri, alaycı kahkahalarla birleşip onun benliğine saplanıyordu. Onun iradesini kırdıklarını, bu arenada onu onursuz bir mağluba çevirdiklerini sanıyorlardı. Zafer sarhoşluğuyla kendilerinden geçmişken, Alparslan aniden başını kaldırdı. Gözlerindeki buz gibi bakış havayı yarıp geçecek kadar keskindi.
Yıldırım hızıyla yerinden fırladı, insanın kanını donduracak kadar kusursuz ve ölümcül bir darbeyle kendisine baskı yapan dev gibi Amerikalı teğmeni kökünden sökülmüş bir çınar gibi yere serdi. Tribünleri dolduran kalabalık dona kaldı. Kahkahalar boğazlarda düğümlenmişti. Diz çökmeye zorlanan bu adam nasıl olmuş da bir anda ayağa kalkıp koskoca bir alayı dehşete düşürebilmişti? Ve o andan sonra asıl baş eğmesi gereken kim olacaktı? Tek bir harekette aşağılanmayı heybetli bir zafer anına çevirmişti.
2. Bölüm: Sessizliğin Gücü
- bölgedeki geniş konferans salonunda, uzun toplantı masasının üzerine serilmiş taktiksel haritaya bakan yüzler, neon ışıkların soğuk aydınlığı altında gerilmişti. Yüzbaşı Alparslan Demir, en uzak köşede, sırtı duvara yaslı oturuyordu. Sağ eli memleketinden getirdiği kenarı çatlak porselen çay fincanını usulca çeviriyordu. Amerikan ordusundan Albay Petterson haritadaki stratejik noktaları işaret parmağıyla gösteriyordu. Sesi mutlak gücü elinde tutan birinin özgüveniyle salonda çınlıyordu.
“Ana taarruz kollarını Amerika, İngiltere ve Fransa’dan gelen seçkin birlikler üstlenecek,” dedi. Gözleri Alparslan’ın üzerinden sanki o orada yokmuş gibi kayıp geçti. Diğer birimler ise, diye bir an duraksadı, “Gerekirse lojistik destek sağlayabilir.”
Salondaki hiç kimse Alparslan’ın sol elinin parmaklarıyla bileğinden dirseğine uzanan derin yara izini nasıl usulca okşadığını fark etmemişti. Geçmişi her hatırladığında başvurduğu eski bir alışkanlıktı. Yüzünden küstah gülümsemesi eksik olmayan genç Amerikalı Teğmen Bradford, yanında oturan İngiliz meslektaşına doğru eğilip fısıldadı. Sesi salonun yarısının duyabileceği kadar yüksekti:
“Bu adamları neden çağırdılar aklım almıyor. 21. yüzyıldayız. Süngü takıp düşmana koştuğumuz devirler geride kaldı.”
Etraftan tek tük kıkırdamalar yükseldi ama Alparslan sessizliğini korudu. Gözleri içinde bambaşka bir dünya varmış gibi çay fincanına dikiliydi. Yıllar önce ustasının sözlerini hatırladı: “En güçlü olan, en çok konuşan değil, ne zaman susması gerektiğini bilendir.”

3. Bölüm: Kibirli Gençler
Toplantı modern askeri teknoloji, GPS uydu sistemleri ve dijital iletişim ağları üzerine yapılan hararetli tartışmalarla bir saat daha uzadı. Albay Peterson, Amerikan ordusunun en taktiksel bilgisayar sistemini gururla tanıttı. Bu sistem saniyeler içinde binlerce savaş senaryosunu simüle edebiliyordu. Genç subaylar hayranlık dolu gözlerle dinliyor, her detayı özenle not alıyorlardı. Alparslan ise hala hareketsizdi. Not almıyor, yorum yapmıyor, sadece ara sıra soğumuş çayından bir yudum alıyordu.
Birkaç sandalye ötesinde oturan genç Türk askeri doktor Asymen Elif Kaya, endişeli bir bakışla Alparslan’ı süzüyordu. Onun sıradan biri olmadığını biliyordu ama bu kadar aşağılanmaya neden sessiz kaldığını anlayamıyordu.
Toplantı bittiğinde sandalyelerin mermer zeminde çıkardığı gürültüyle herkes ayağa kalktı. Bradford kasten Alparslan’ın yanından geçerken omzuyla sertçe ona çarptı ve fincanın neredeyse devrilmesine neden oldu.
“Affedersiniz,” dedi sahte bir gülümsemeyle. “Orada olduğunuzu fark etmedim. Belki de daha görünür bir yere oturmalısınız. Ya da en iyisi odanıza çekilip dinlenin. Yorulmuşsunuzdur.”
Alparslan başını kaldırdı. Kısa bir an gözleri doğrudan Bradford’un gözlerine kilitlendi. O bakışlarda Bradford’u istemsizce yarım adım geri çeken bir şey vardı. Ama genç teğmen kendini çabucak toparlayıp küstah ifadesini yeniden takındı. Alparslan yavaşça ayağa kalktı. Kenarı çatlak fincanını eline aldı ve tek kelime etmeden odadan çıktı.
4. Bölüm: Eski Defterler
Uzun koridor bomboştu. Sadece Alparslan’ın mermer zeminde yankılanan ayak sesleri duyuluyordu. Duvarda asılı büyük bir fotoğrafın önünde durdu. Tatbikata katılan subayların olduğu bu fotoğrafta sağ köşede neredeyse karanlıkta kalmış bir siluet vardı. Onun eski üniforması içindeki haliydi. O solgun kumaşın altında 47 özel görevden kalma yara izleri olduğunu kimse bilmiyordu. Ya da ceketinin cebinde paslanmaya yüz tutmuş bir not defteri sakladığını.
Efsanevi bordo bereli taburunun biriydi bu. Bir zamanlar adının anılması bile düşmanın dizlerinin bağını çözen bir isimdi. Ama bu, 20 yıl öncesinin hikayesiydi. Bir ihanet yüzünden her şeyin yerle bir olmasından öncesinin.
Elif yanına yaklaşıp alçak bir seste sordu: “Yüzbaşım iyi misiniz? Herkesin size karşı haksızlık ettiğini düşünüyorum.” Alparslan ona döndü, dudaklarında nadir görülen bir gülümseme belirdi.
“Adalet bu dünyada lüks bir şeydir Elif. Ama bazen…” diye duraksadı. Gözlerini yüksek binaların ardında batan güneşe çevirdi. “Sessizlik en gürültülü çığlıktan daha güçlüdür.”
Elif onun ne demek istediğini tam anlamadı ama sesindeki derin hüznü hissetti. Uzaklardaki gökyüzünü kızıla boyayan gün batımını seyrederken sessizce yan yana durdular.
5. Bölüm: Gece ve Hatıralar
O gece kendisine tahsis edilen daracık odasında Alparslan eski valizini açtı. İçinde ütülü üniformaların arasında, kenarları yıpranmış deri kaplı bir not defteri duruyordu. Sayfaları bir bir çevirdi. Son 10 yılda titizlikle kaydettiği minicik yazılarla doluydu defter: isimler, tarihler, yerler, önemsiz gibi görünen konuşmalar. Hepsi sabırla ortaya çıkarmayı beklediği tek bir gerçeği işaret ediyordu. Petterson, Bradford ve diğerleri. Aşağıladıkları bu adamın aslında kendi kaderlerini avucunun içinde tuttuğundan haberleri yoktu.
Ama henüz zamanı değil, diye fısıldadı kendi kendine. Defteri kapatıp yatağının baş ucuna koydu. Gece yarısı üst derin bir sessizliğe gömülmüştü. Sadece rüzgarın kapı aralığından sızan ıslığı duyuluyordu. Alparslan yatağında uzanmış, gözleri tavana dikili, eli istemsizce eski yara izini okşuyordu. Ölen silah arkadaşlarını düşündü. Ona güvenen ve düşman tarafından değil, kendilerini koruması gerekenler tarafından ihanete uğrayanları.
10 yıl boyunca susmuştu. Bu anı beklemek için her türlü aşağılanmaya ve hor görülmeye katlanmıştı. O kibirli adamların gerçeğin önünde diz çökeceği anı. Onun gücü önünde değil, kendi günahları önünde.
.
.
6. Bölüm: Partideki Sessizlik
Yüksek tavandan sarkan kristal avizelerin pırıltılarıyla aydınlanan geniş salonda hafif bir caz müziği yankılanıyordu. Smokinlerini giymiş subaylar küçük gruplar halinde ayakta duruyor, zaferlerini ve en son teknoloji ürünü oyuncaklarını anlatarak gürültüyle gülüşüyorlardı. Alparslan büyük bir saksı bitkisinin yanında duvara yaslanmış duruyordu. Elinde yarısı içilmiş bir portakal suyu bardağı vardı. Sabırlı bir avcı gibi herkesi gözlemliyor, her hareketi, her bakışı, her sahte gülümsemeyi hafızasına kaydediyordu.
Albay Petterson etrafı hayranlarından oluşan bir halkayla çevrili halde salonun ortasındaydı. Casus uyduların desteğiyle yönettiği son operasyonu anlatıyordu. “30.000 metre yükseklikten kımıldayan her yaprağı görebiliyoruz,” diye övünüyor, sesi kibrinden kabarıyordu.
Genç subaylar sanki bir savaş tanrısının vaazını dinlermiş gibi hayranlık dolu gözlerle onu dinliyorlardı. Güney Koreli Binbaşı Kim ile İspanyol Yüzbaşı Martin hızlı ve hareketli taarruz taktiklerinin statik savunmaya üstünlüğü üzerine hararetli bir tartışmaya girmişlerdi. Martin elini şiddetle sallayarak kadehindeki şarabı neredeyse taşırdı ve modern savaşta hızın belirleyici faktör olduğunu iddia etti. Kim ise başını iki yana sallayarak hiçbir şeyin sabır ve disiplinin yerini tutamayacağını savundu.
Alparslan onları dinlerken ustasının bir sözünü hatırlayarak dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Taktikler hakkında en çok konuşanlar genellikle hiç gerçekten savaşmamış olanlardır.” Bu iki genç adam muhtemelen ne gerçek barut kokusu almıştı ne de bir silah arkadaşının kanının kendi ellerine bulaştığını görmüştü.
Bradford yüzü alkolden kızarmış, ağzında kötü niyetli bir sırıtışla Alparslan’a yaklaştı. “Vay Demir, neden biraz içki içip ısınmıyorsunuz? Yoksa siz sadece memleketinizin rakısına mı alışıksınız?” Yüksek sesle konuşmuş, etraftakilerin dikkatini çekmişti. Birkaç genç subay kıkırdayarak bir gösteri beklercesine onlara döndü.
Alparslan dost doğru Bradford’un gözlerinin içine baktı. Sesi dalgasız bir göl yüzeyi gibi sakindi. “Zihnimi ayık tutmayı tercih ederim. Bizim mesleğimizde bir anlık dikkatsizlik, bir ömürlük pişmanlık demektir.”
Bradford kahkahayı patlattı. Alparslan’ın omzuna sertçe vurarak bardağındaki portakal suyunun dökülmesine ramak kalmasına neden oldu. “Bizim mesleğimiz mi?” diye Alparslan’ın sesini taklit etti. “Siz yaşlandınız artık. Sizin mesleğiniz artık başkalarının çalışmasını izlemekten ibaret. Biz ise modern ordunun geleceğiyiz.”
Alparslan elinin hafifçe titrediğini hissetti. Bu öfkeden değil, sanki daha derin bir şeyi bastırmaktan kaynaklanıyordu. Aniden Bradford ayağı takılmış gibi yaparak elindeki dolu kırmızı şarap kadehini Alparslan’ın ceketine boca etti. “Ah affedersiniz. Ne kadar da sakarım,” dedi sahte bir pişmanlık ifadesiyle ama gözleri zaferle parlıyordu.
Alparslan göğsünde yayılan kırmızı şarap lekesine baktı. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra başını kaldırdı. Hafifçe gülümsedi ve konuştu: “Sorun değil Teğmen. Ben lekelere alışkınım. Bazı lekeler var ki asla çıkmaz.” Sesi sakindi ama içinde Bradford’u istemsizce bir adım geri çeken bir tını vardı.
7. Bölüm: Geçmişin Hayaleti
Petterson uzaktan bu sahneyi okunması güç bir ifadeyle izliyordu. Alparslan’ın sıradan biri olmadığını biliyordu. 20 yıl önce çok farklı bir durumda karşılaşmışlardı. Ama şimdi Alparslan geçmişin bir hayaletinden ibaretti. 1999’daki o ihanet vakasından sonra çökmüş bir adamdı. Petterson o geceyi çok net hatırlıyordu. O zamanlar genç bir yüzbaşıyken Alparslan’ın üç silah arkadaşının cansız bedeninin başında diz çöktüğünü görmüştü. O fırsatı daha yükseğe tırmanmak için kullanmış, tüm suçu Alparslan’a ve ölenlere yıkmıştı.
Şimdi Alparslan’ın orada durup her türlü aşağılanmaya katlandığını görmek Petterson’a hastalıklı bir tatmin duygusu veriyordu. Bir zamanların efsanesi, şimdi elinde kenarı çatlak bir fincan tutan yalnız bir yaşlı adamdı. Ama bazen zihninden bir anlık bir huzursuzluk geçiyordu. Alparslan neden hala buradaydı? Neden emekli olmamıştı? Yaşanan onca şeyden sonra neden hala susuyordu?
8. Bölüm: Dövüş Turnuvası
Salona döndüğünde herkesin yeni savaş teknolojilerini gösteren büyük bir ekranın etrafında toplandığını gördü. İnsansız robotlar, akıllı güdümlü füzeler, otomatik savunma sistemleri. Genç subaylar insanın neredeyse doğrudan katılmadığı bir savaşın geleceği hakkında heyecanla tartışıyorlardı.
Bradford, Brezilya jujitsusu ile boks ve güreşi birleştiren çalıştığı modern MMA sistemi hakkında bir şeyler anlatıyordu. “Yakın dövüşün geleceği,” diye ilan etti. “Sadece filmlerde işe yarayan o eski moda dövüş sanatları gibi değil.”
Alparslan kalabalığın arkasında durmuş dinliyor ve gözlemliyordu. Teknolojinin savaşma biçimini değiştirebileceğini ama savaşın ve insanın doğasının asla değişmeyeceğini biliyordu. Ustası tarafından öğretilen, sadece hafif bir dokunuşla kendisinden iki kat güçlü bir rakibi yere sermeye yeten o kadim teknikleri hatırladı.
Fransız bir subay, birkaç gün içinde düzenlenecek olan değişim programının bir parçası olan dövüş sanatları turnuvasından bahsetti. Bradford hemen atıldı ve modern dövüş sanatlarının gücünü herkese göstereceğini ilan etti. “MMA dövüş sanatlarının zirvesi olduğunu kanıtlayacağım,” dedi. Gözleri meydan okurcasına Alparslan’a dönüktü. “Denemek isteyen var mı? Yoksa hepiniz korkuyor musunuz?”
Kimseden ses çıkmadı. Herkes Bradford’un kendi birliğinin şampiyonu olduğunu biliyordu. Alparslan sessizliğini korudu ama zihninde hesaplamalar yapmaya başlamıştı bile. Belki de bu sadece o genç adama bir ders vermek için değil, aynı zamanda herkese her eski şeyin işe yaramaz olmadığını hatırlatmak için bir fırsattı.
9. Bölüm: Sessizliğin Sesi
Partinin sonunda herkes ayrılmaya başlarken Elif Alparslan’a yaklaştı. Bir an tereddüt ettikten sonra alçak sesle sordu: “Yüzbaşım neden bütün bunlara katlanıyorsunuz? Sizin onların sandığı gibi biri olmadığınızı biliyorum.”
Alparslan ona bir babanın kızına baktığı gibi nadir görülen sıcak bir bakışla baktı. “Elif,” dedi, sesi alçak ve derindi. “Bazı savaşlar kaba kuvvetle kazanılamaz. Bazen düşmanın kazandığını sanmasına izin vermen gerekir ki zayıf noktasını açığa vursun. Su kayanın etrafından akar ama sonunda kaya yine de aşınır.”
Elif onun sözlerinin derinliğini tam olarak kavrayamadı ama içindeki bilgeliği hissetti. “Sizin bir zamanlar en iyi asker olduğunuzu duydum,” diye fısıldadı.
Alparslan hafifçe başını salladı. “En iyi asker diye bir şey yoktur Elif. Sadece hayatta kalan asker ve ölen asker vardır. Ve hayatta kalanlar her zaman en güçlü olanlar değildir.”
10. Bölüm: Turnuva Günü
Salı sabahı dövüş turnuvasının yapıldığı gün tüm üs bir festival alanı gibi hareketliydi. Antrenman sahası etrafına dizilmiş sandalyeler ve rüzgarda dalgalanan ülke bayraklarıyla geçici bir dövüş arenasına dönüştürülmüştü. Farklı birliklerden 200 asker en iyi savaşçıların gösterisini izlemek için heyecanla toplanmıştı.
Bradford üzerine yapışan MMA kıyafetleri içinde kasları sabah güneşi altında parlayarak ortaya çıktı. Havaya attığı yumruk ve tekmelerle ısınmaya başladı. Her hareketinden saldırganlık ve özgüven akıyordu. Petterson zafer kazanmış bir edayla yanında duruyor, bir antrenörün boksörüyle gurur duyması gibi Bradford’un omzunu sıvazlıyordu.
“Bugün onlara gerçek gücün ne olduğunu göstereceğiz,” dedi. Herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle.
Alparslan en arka sırada hala eski üniforması içinde elinde tanıdık kenarı çatlak fincanıyla oturuyordu. Elif yanında oturuyor, endişeyle dövüş alanına bakıyordu. “Bradford’un daha önceki dostluk maçlarında beş rakibini de nakavt ettiğini duydum,” diye fısıldadı. “Duyguları olmayan, sadece hasar vermeye programlanmış bir makine gibi dövüştüğünü söylüyorlar.”
Alparslan çayından bir yudum aldı. “Makineler güçlüdür ama tahmin edilebilirdir. Asıl tehlikeli olan insan uyum sağlamayı bilen insandır.”
Avustralyalı Filetcher yanlarına geldi. Alparslan’ın diğer tarafına oturdu. “Bradford’un videolarını izledim,” dedi sessizce. “Adam gerçekten iyi ama bir zayıf noktası var. Fiziksel gücüne o kadar güveniyor ki gerçek savaş sanatının zihinde başladığını unutuyor.”
11. Bölüm: Mücadele
İlk dövüş Fransız ve Alman takımlarından iki askerle başladı. Kıçı hayvan gibi birbirlerinin etrafında dönüyor, hızlı yumruk ve tekmelerle birbirlerini yokluyorlardı. İsabetli her vuruşta seyirciler coşkuyla tezahürat yapıyordu. 10 dakika sonra Fransız asker ustaca bir bomba tekniğiyle galip geldi.
Bradford küçümseyerek güldü. Patterson’a dönerek, “Çocuk kavgası gibi. Ne teknik var ne strateji,” dedi.
Sonraki birkaç dövüşte kaybeden için hafif yaralanmalarla sonuçlandı. Bradford’un kendi dövüşü için ringe çıkmasıyla atmosfer giderek daha da ısındı. Rakibi tehlikeli Krav Maga becerileriyle tanınan İsrail takımından bir binbaşıydı. Dövüş 3 dakikadan az sürdü. Bradford bir fırtına gibi saldırdı, rakibine karşı saldırı fırsatı bile vermedi. İsabetli bir aparkat İsrailli binbaşının ağzından kanlar akarak yere yığılmasına neden oldu.
Sağlık ekibi içeri daldı. Dövüşü durdurmaları için işaret verdi. Bradford kollarını havaya kaldırarak zaferini kutladı. Kalabalıktan bazıları alkışlarken bazıları korku içinde sessiz kaldı.
“Şampiyona meydan okumaya cesareti olan var mı?” diye bağırdı Peterson. Gözleri seyircileri taradı ve Alparslan’ın üzerinde durdu. “Yoksa hepiniz gerçek gücün nerede olduğunu anladınız mı?”
12. Bölüm: Sessiz Kahraman
Alparslan hala sakince oturuyordu ama Elif onun etrafındaki havanın değiştiğini hissetti. Sanki fırtına öncesi bir sessizlikte bir kasırga oluşuyordu. Aniden Alparslan ayağa kalktı. Tüm alan ölüm sessizliğine büründü. Bütün gözler ona çevrildi.
Bradford kahkahayı patlattı. “Sonunda yaşlı adam da biraz cesaret belirdi.” Petterson şaşkınlığını gizlemeye çalıştı. Alparslan’ın meydan okumayı kabul etmesini beklemiyordu.
Alparslan sıralardan aşağı indi. Her adımı sağlam ve yavaştı. Askeri ceketini çıkardı, özenle katladı ve çay fincanıyla birlikte Elif’e uzattı. “Bunları benim için tut,” dedi nazikçe.
Elif onu engellemek istedi ama gözlerine baktığında sarsılmaz bir kararlılık gördü.
Alparslan Bradford’un profesyonel kıyafetlerinin tam zıttı sade beyaz bir tişörtle ringe çıktı. Bradford hem gülüyor hem de başını sallıyordu. “Ciddi misin yaşlı adam? Bir gaziye zarar vermek istemem. Belki de tekrar düşünmelisin.”
Alparslan sessiz kaldı. Sadece geleneksel bir dövüş sanatı selamıyla başını eğdi. Basit bir hareketti ama içinde Bradford’un gülmesini kesen bir şey vardı.
13. Bölüm: Fırtına Başlıyor
Düdük çaldı. Bradford anında bir boğa gibi üzerine atıldı. İlk yumruğu şimşek hızıyla Alparslan’ın yüzünü hedef aldı. Ama Alparslan artık orada değildi. Bir duman gibi yana kayarak yumruğun kulağının yanından geçip gitmesini sağladı. Bradford dönerek bir döner tekme savurdu ama Alparslan alçaldı. Tekme başının sadece bir parmak üzerinden geçti. Kalabalık mırıldanmaya başladı. Daha önce hiç kimsenin böyle hareket ettiğini görmemişlerdi.
Sıradan bir hız değildi bu. Sanki Bradford’un nereye vuracağını önceden biliyor gibiydi. Filetcher Elif’e doğru eğilip fısıldadı: “Bradford’un niyetini beden dilinden okuyor. Sadece gerçek savaşçıların sahip olduğu bir yetenek.”
Bradford öfkeyle daha da şiddetli saldırmaya başladı. Yumruklar, tekmeler, kilitler yağmur gibi yağıyordu ama Alparslan hala su gibi akıcıydı. Doğrudan karşı koymuyor, her zaman Bradford’un beklemediği bir pozisyonda oluyordu. İki dakika sonra Bradford sırıl sıklam ter içinde kalmışken Alparslan hala düzenli nefes alıyordu.
14. Bölüm: Tek Dokunuş
“Karşılık ver yaşlı adam!” diye kükredi Bradford. Yüzü öfke ve yorgunluktan kıpkırmızıydı.
Alparslan ilk defa konuştu. Sesi sakindi: “Ben zarar vermek için dövüşmem. Ben bitirmek için dövüşürüm.”
Bradford ne demek istediğini anlamadı ama düşünecek zamanı yoktu. Tüm gücüyle bir kroşe için ileri atıldı. Ama bu ölümcül bir hataydı. Bradford yumruğunu savururken Alparslan boşluğa adım attı. Yumruğun etkili olamayacağı kadar yakınına girdi. Alparslan’ın sağ eli bir kelebek kanadı hafifliğinde Bradford’un bileğine, çok az kişinin bildiği bir sinir noktasına dokundu. Bradford anında tüm kolunun uyuştuğunu hissetti. Yumruğu güçsüzce aşağı düştü.
O tepki veremeden Alparslan vücudunda üç noktaya daha dokundu. Her dokunuş bir tüy kadar hafifti ama bir balyoz kadar etkiliydi. Bradford dizlerinin üzerine çöktü. Vücudu kontrolsüzce titriyor, gözleri dehşetle açılmıştı. Tüm stadyum çıt çıkarmadan az önce tanık oldukları şeye inanamaz bir haldeydi.
Alparslan Bradford’un yanına diz çöktü, kulağına fısıldadı: “İşte ihtiyacın olan alçak gönüllülük dersi bu evlat. Kaslarda ya da teknikte değil. Kendini bilmekte ve rakibine saygı duymakta yatar.” Sonra Bradford’un ensesine hafifçe dokundu ve sihirli bir şekilde Bradford’un vücudu gevşedi. Yeniden normal nefes alabiliyordu.
Alparslan ayağa kalktı. Taş kesilmiş gibi duran Petterson’a döndü. “Parayla ya da güçle satın alınamayacak şeyler vardır. Albay, vicdan ve onur gibi.” Mutlak bir sessizlik içinde ringden indi.
15. Bölüm: Gerçekler Ortaya Çıkıyor
Acil durum toplantı odası nefes kesen bir gerilimle doluydu. Peterson masanın başında oturuyordu, yüzü kireç gibiydi. Bradford sabahki dövüşten sonra hala bitkin bir halde odanın köşesinde sedyede uzanıyordu. Filetcher duvara yaslanmış, gözlerini ayırmadan dik duran Alparslan’ı izliyordu. Elif kapının yanında duruyor, Bradford’un tıbbi dosyasını sıkıca tutuyordu.
Doktorlar detaylı bir inceleme yaptı. “Ciddi bir travma izi yok, kırık yok, iç organ hasarı yok. Ama Bradford 5 dakika boyunca tamamen felç oldu. Modern tıpla açıklanamayan bir durum.”
Petterson doğrudan Alparslan’a baktı: “Benim adamıma ne yaptın?”
Alparslan kenarı çatlak fincanından bir yudum aldı. “Ona sadece gerçek savaş sanatının ne olduğu hakkında bir ders verdim, Albay. Tehlikeli bir şey değil. Sadece kadim bir Türk sinir noktası tekniği.”
Filetcher gölgelerden çıktı. “10 farklı kamera açısından kayıtları izledim. Patterson, Alparslan sadece çıplak ellerini kullandı. Silah yok, zehir yok. Bu saf bir yetenekti. Bu teknoloji çağında unuttuğumuz bir şey.”
Bradford sedyeden doğrulmaya çalıştı. “Bana dokunduğunda hissettim. Sanki vücudumdan bir elektrik akımı geçti. Ama elektrik değil. Daha derin, daha kadim bir şeydi. Hareket edemiyordum, konuşamıyordum ama zihnim tamamen açıktı ve onun fısıldadıklarını duydum. Vicdan ve onurdan bahsetti. Satın alınamayan şeylerden. Neden böyle bir şey söyledi Albay?”
Petterson Bradford’un bakışlarından kaçındı. Viski şişesine uzanıp bardağını doldurdu. Alnındaki ter damlaları sahte sakinliğini ele veriyordu.
Filetcher masaya yaklaştı, bir dosya yığını Petterson’un önüne koydu. “Geçmiş hakkında biraz araştırma yaptım. 20 yıl önce Alparslan’ın yönettiği özel bir kursta sen de vardın değil mi Petterson? Ve hemen ardından üç Türk askerinin ölümüyle sonuçlanan o ihanet vakası yaşandı.”
Petterson ayağa fırladı. “O bir görev kazasıydı. Soruşturuldu ve sonuçlandı.”
Filetcher soğuk bir şekilde gülümsedi. “Evet ama tuhaf bir şekilde hemen ardından terfi ettin ve hesabına kaynağı belirsiz büyük bir miktar para yattı. İşte burada İsviçre’deki bir paravan şirketten yapılan havalenin bir kopyası var. Anlaşılan biri sana bir şeyler yapman için ödeme yapmış.”
Alparslan yavaşça ayağa kalktı. Eski deri çantasını açtı, içinden kenarları yıpranmış deri kaplı not defterini çıkardı. “20 yıl boyunca sustum. Bekledim ve kanıt topladım.” Defteri açtı, detaylı notlarla dolu sayfaları bir bir çevirdi.
“14 Mayıs 1999 Petterson İstanbul’da Continental Otelinde Vladimir Kostov adında bir silah tüccarıyla buluştu. 15 Mayıs Patterson’un hesabına 3 milyon dolar yatırıldı. Aynı gün bizim özel kuvvetler timimizin konumu sızdırıldı. Üç arkadaşım pusuda şehit oldu.”
Petterson geri çekildi. “Kanıtın yok. Bunlar sadece spekülasyon.”
Alparslan çantasından eski bir kaset çıkardı. “Senin ve Kostov arasındaki telefon görüşmesinin kaydı. İstihbarattaki bir arkadaşım tarafından kaydedildi. Senin haberin yoktu ama Kostov’un telefonu hem KGB hem de CIA tarafından dinleniyordu.”
Kaseti masaya koydu, oynat düğmesine bastı. Peterson’un daha genç sesi odada net ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde yankılandı: “30 dakika sonra sana gönderdiğim koordinatlarda olacaklar. Kimsenin sağ kalmadığından emin ol.” Ardından Kostov’un belirgin Rus aksanlı sesi duyuldu: “Peki ya Alparslan? O çok tehlikeli.” Petterson soğuk bir şekilde cevapladı: “Onu yaşat. Başarısız bir komutanın artık bir şeyleri araştıracak itibarı kalmaz.”
Oda mezar sessizliğine büründü.
16. Bölüm: Adalet ve Barış
Alparslan kaseti durdurdu. “Bunu askeri mahkemeye verebilirdim,” dedi. “Ama yapmayacağım. Senin için değil Petterson, ölenlerin aileleri için. Onlar yeterince acı çektiler. Gürültülü bir davaya daha ihtiyaçları yok. Ama istifa edeceksin. Ordudan ayrılacaksın ve bir daha asla geri dönmeyeceksin.”
Petterson başını kaldırdı. “Neden? Yaptığım onca şeyden sonra beni neden öldürmedin?”
Alparslan ona acıyan bir bakışla baktı. “Çünkü ben sen değilim Petterson. Ruhumu para için satmam. Seni öldürmek üç arkadaşımı geri getirmez ama affetmek benim ruhumu nefretin esaretinden kurtarabilir.”
Bradford’a döndü. “Bu işte senin bir suçun yok Bradford. Sen sadece aç gözlü insanlar tarafından kullanılmış bir gençsin. Bu hatadan ders al, gücün ve hırsın gözlerini kör etmesine izin verme.”
Filetcher Alparslan’ın yanına geldi. “Petterson’un anlaşmaya uyduğundan emin olacağım. Üstlerime senin gerçek yeteneklerin hakkında rapor vereceğim. Belki de dünyanın, teknolojinin her şey olmadığını, bilgeliğin ve tecrübenin hala kendi değeri olduğunu hatırlama zamanı gelmiştir.”
Alparslan hafifçe başını salladı. “Ben yaşlandım, Filetcher. Sadece evime dönmek, bahçemde çay içmek ve bu savaş yıllarını unutmak istiyorum. Ama gitmeden önce bildiklerimi yeni nesle öğretmek istiyorum. Gerçek savaş sanatının düşmanı yenmek için değil, kendini yenmek için olduğunu anlamaları için.”
17. Bölüm: Miras
Ertesi günün erken saatlerinde Alparslan ilk eğitim seansına başladı. Bradford, Filetcher ve farklı birliklerden birkaç genç subayın da bulunduğu 20 kişi etrafında toplanmıştı. Alparslan çemberin ortasında duruyordu. Elinde her zamanki gibi kenarı çatlak çay fincanı vardı. Ama bu sefer onu dikkatlice yere koydu.
“Savaş sanatını öğrenmeden önce,” dedi, sesi sakin havada yankılanıyordu, “savaş sanatının yolunu anlamalısınız. Sanat başkasını yenmek için değildir. Yol başkasına üstün gelmek için değildir. Bu yol yaşama sanatıdır. Kendimizle yüzleşme biçimimizdir.”
Yanağında hala bir morluk olan Bradford elini kaldırdı. “Ama karşılık vermezsek kendimizi nasıl savunuruz yüzbaşım?”
Alparslan gülümseyerek Bradford’a yaklaştı. “En iyi savunma kendini dövüşmek zorunda kalacağın bir duruma sokmamaktır. Ama eğer mecbursan acı çektirmek için değil bitirmek için dövüşürsün.”
Nefes sanatının temel hareketleriyle başladı. Akan su gibi yavaşça hareket ediyordu. Her hareket yumuşaktı ama içinde gizli bir güç barındırıyordu. Elif taklit etmeye çalıştı ama vücudu kaskatıydı. “Çok fazla zorlama,” diye uyardı Alparslan. “Vücudunun su olduğunu hayal et. Belirli bir şekli yok, her duruma uyum sağlayabilir.”
Bir saatlik temel hareket antrenmanından sonra Alparslan durdu ve Bradford’u ortaya çağırdı. “Dün sana sinir noktalarının gücünü gösterdim. Şimdi mekanizmasını açıklayacağım.”
Bradford bileğine hayretle baktı. “Yani dün beni kolayca öldürebilirdiniz.”
Alparslan başını salladı. “Öldürmek kolaydır Bradford. Bir mermi, bir bıçak darbesi yeter. Ama öldürmemek için gücü kontrol etmek işte asıl sanat budur.”
Elif elini kaldırdı. “Sinir noktası tekniğinin sadece aile içinde aktarılan gizli bir sanat olduğunu duymuştum. Neden bize öğretiyorsunuz?”
Alparslan bir an sessiz kaldı. Gözlerini doğan güneşe dikti. “Ustam bir keresinde, ‘Bilgi kimseye ait değildir, insanlığa aittir,’ demişti. Bilgiyi bencillik yüzünden saklamak onu yaratmak için hayatını feda edenlere ihanettir.”
18. Bölüm: Veda ve Umut
Bir ay sonra Uluslararası Havalimanı’nın bekleme salonunda Alparslan eski valizi ve elindeki kenarı çatlak fincanıyla duruyordu. Bradford, Elif, Filetcher ve diğer 10 öğrenci ayrılmak istemezcesine etrafını sarmıştı.
“Gerçekten gitmek zorunda mısınız hocam?” diye sordu Elif. Sesi boğuktu.
Alparslan gülümseyerek bir kızının başını okşar gibi onun başını okşadı. “Ben yaşlandım Elif. Vatanım beni geri çağırıyor ama öğrettiklerim artık sizin içinizde. Çalışmaya devam edin ve başkalarına aktarın.”
Bradford Alparslan’a küçük bir ahşap kutu uzattı. “Hepimizden bir hediye. Lütfen açın.” Alparslan kutuyu açtı. İçinde tıpkı kendi kenarı çatlak fincanı gibi yapılmış yepyeni bir porselen fincan vardı. Tek farkı üzerine şu sözlerin kazınmış olmasıydı: “Bize sessizliğinde yankılanabileceğini öğreten usta Alparslan’a.”
Filetcher yaklaştı. Alparslan’a bir zarf uzattı. Birleşmiş Milletlerden Barışı Koruma programı için danışman olmanız yönünde resmi bir davet. Alparslan zarfı aldı ama hafifçe başını salladı. “Teşekkür ederim, Filetcher. Ama ben yeterince savaştım. Şimdi sadece köyümün bahçesine dönmek, sebze yetiştirmek ve köyün çocuklarına bu sanatı öğretmek istiyorum.”
Filetcher anladı, daha fazla ısrar etmedi. Bradford gözyaşlarını sildi. “Bana gerçek gücün gerektiğinde zayıf olmaya cesaret etmek olduğunu öğrettiniz. Bunu asla unutmayacağım.”
Hoparlörden Türkiye uçuşunun kalkmak üzere olduğu anonsu yapıldı. Alparslan her birine tek tek başıyla selam verdi. Sonra arkasına bakmadan döndü ve yürüdü. Ama güvenlik kapısından geçmeden önce durdu ve geri döndü. “Unutmayın,” dedi. “Savaş sanatının yolu güçlü olanın yolu değildir. Zayıf olanın güçlenmesine yardım eden yoldur. Gücünüzü ezmek için değil kaldırmak için kullanın.”
Sonra kapının ardında kayboldu. Geride gürültülü havalimanının ortasında sessizce duran 15 kişi bıraktı. Ama o sessizlikte güç vardı. Kararlılık vardı ve Alparslan’ın çizdiği yolda devam etme sözü vardı.
19. Bölüm: Sonsuz Bir Yolculuk
Bir yıl sonra New York’taki bir dövüş sanatları okulunda Bradford yoksul bir grup çocuğa ders veriyordu. Duvarda Alparslan’ın bir fotoğrafının yanında şu sözler asılıydı: “Kibirsiz kazan, umutsuzca kaybetme.” Küçük bir çocuk sordu: “Usta Bradford, fotoğraftaki yaşlı adam kim?”
Bradford gülümsedi, çocuğun göz hizasına çöktü. “O benim ustam. Bana gerçek savaş sanatının dövüşmek için değil, kendini savunamayanları korumak için olduğunu öğreten adam.”
Elif artık Cenevre’de bir hastanede doktordu. Her sabah nefes sanatını çalışmaya devam ediyor ve meslektaşlarına ücretsiz dersler veriyordu. Filetcher Alparslan’ın felsefesi üzerine bir kitap yazdı ve bu kitap askeri akademilerde ders materyali haline geldi.
Türkiye’nin Ege kıyılarındaki küçük bir köyde yaşlı bir adam sıcak çay fincanıyla bahçesinde oturuyordu. Etrafında akşam güneşinin altında neşeyle gülüşerek antrenman yapan bir düzine çocuk vardı. Alparslan onlara şefkatli gözlerle baktı. Ektiği tohumların yeşermeye devam edeceğini biliyordu.
Kaybettiği üç arkadaşını, iki yıl önce pişmanlık içinde ölen Petterson’ı, uzak diyarlarda görevine devam eden Bradford ve Elif’i düşündü. “Hayat bir döngüydü,” diye düşündü. Başlangıcı olanın sonu da vardı. Nefret olan yerde af da vardı. Sessizlik olan yerde sesini yükseltme zamanı da vardı.
Eski kenarı çatlak fincanından bir yudum çay aldı. Küçük bir kız çocuğu koşup bacağına sarıldığında gülümsedi. “Dede, ben de senin gibi güçlü olmak için bu sanatı öğrenmek istiyorum.”
Alparslan çocuğun başını okşadı, gözleri uzaklara daldı. “Sana güçlü olmayı değil,” dedi. “Sana merhametli olmayı öğreteceğim. Çünkü gerçek güç yok etmekte değil, seven ve affeden bir kalpte gizlidir.”
SON
News
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा भी नहीं था
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा…
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
End of content
No more pages to load






