Hemşire AVM’de yığılan adamı kurtardı… O adam Denizci bir General çıktı!

.
.
.

HEMŞİRE ELİF VE GENERALE YAZILAN YAŞAM EMRİ

1. Bölüm: AVM’de Bir Yabancı

Güneş, şehrin üzerine kurşuni bir ağırlıkla çökmüştü ama AVM’nin içinde mevsim yoktu. Burada zaman, sadece indirim anonsları ve kredi kartı taksitleriyle ölçülüyordu. Beyaz floresan lambalar, binlerce insanı bir laboratuvar faresine dönüştüren o yapay aydınlığı yayıyordu. Elif, süpermarketin otomatik kapısından içeri girdiğinde yüzüne çarpan serin kimyasal kokuyu ciğerlerine çekti. Üzerindeki mavi hemşire forması buruşmuş, gözlerinin altındaki mor halkalar, yorgunluğun değil, tanık olduğu acıların bir nişanesiydi. 24 saatlik nöbetten yeni çıkmıştı. Bir paket makarna ve bir şişe su alıp eve gidip uyuyacaktı.

Reyonların arasında yürürken insanları izledi. Camus’nün “Yabancı” romanındaki o meşhur kayıtsızlık burada ete kemiğe bürünmüştü. Herkes aceleciydi. Herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor ama aslında kimse bir yere gitmiyordu. Ellerindeki listelere gömülmüş kadınlar, telefonlarına bağıran adamlar, ağlayan çocuklar… Hepsi raflardaki renkli kutuların vaat ettiği o sahte mutluluğu arıyordu. Elif, kendini bu kalabalığın içinde bir yabancı gibi hissetti. Onların dünyası etiketlerden ve markalardan ibaretti. Elif’in dünyası ise son nefeslerden ve monitördeki düz çizgiden ibaretti.

Konserve reyonunun olduğu koridora döndüğünde absürt bir manzarayla karşılaştı. Domates salçaları ve bezelye kutuları arasında, bu dekora hiç ait olmayan bir adam yürüyordu. Adam, General Adnan’dı. 70’li yaşlarında, sırtı sanki görünmez bir cetvel yutmuşçasına dik, üzerinde süpermarketin ucuzluk atmosferine hakaret edercesine kusursuz ütülü koyu lacivert bir askeri tören üniforması vardı. Göğsü, yılların ve savaşların hatırası olan rengarenk madalyalarla doluydu. Omuzlarındaki altın sırmalı apoletler floresan ışıkların altında parlıyordu. Başındaki şapka milim şaşmadan takılmıştı.

Normalde insanlar böyle bir figür gördüğünde saygıyla kenara çekilmeliydi ama burası modern çağın tapınağıydı. Burada tek rütbe müşteri olmaktı. Genç bir çift, generalin önünden umursamazca geçip cips rafına uzandı. Bir başkası alışveriş arabasını generalin topuğuna çarptı ve özür bile dilemeden yoluna devam etti. Adnan Paşa bu saygısızlığı fark etmiyor gibiydi. Ya da belki de artık bu yeni dünyayı anlamlandıramadığı için onu yok saymayı seçmişti. Yürüyüşünde mekanik bir ritim vardı. Bir asker gibi değil, kurulmuş bir oyuncak gibi ilerliyordu. Gözleri raflardaki fiyat etiketlerine değil, boşluğa bakıyordu.

Elif olduğu yerde durdu. Bu adamda ters giden bir şeyler vardı. Sadece yaşlılık değildi bu. Bu bir varoluş çöküşünün, yaklaşan bir sonun sinyaliydi. Mesleki deformasyon dedikleri o içgüdü devreye girdi. Elif artık alışveriş yapan bir kadın değil, bir gözlemciydi.

Hemşire AVM'de yığılan adamı kurtardı... O adam Denizci bir General çıktı!  - YouTube

2. Bölüm: Düşüş

General, deterjan reyonunun köşesini dönerken duraksadı. Sağ eli, o madalyalarla dolu göğsüne gitti. Hareket sinematik bir dramatiklikle değil, korkutucu bir sadelikle gerçekleşti. Sanki göğsünün içinde bir mekanizma durmuş, bir yay kopmuştu. Yüzündeki otoriter ifade, yerini çocuksu bir şaşkınlığa bıraktı. Nefesi kesildi. Ciğerlerine hava gitmiyordu. Dünya bir anlığına sessizleşti ya da Elif’e öyle geldi.

General Adnan sendeledi. O heybetli, yıkılmaz sanılan devlet otoritesi yerçekimine yenik düştü. Dizleri büküldü. Eliyle tutunacak bir yer aradı. Ama parmakları sadece teneke kutulara çarptı. Şangır! Onlarca konserve kutusu, generelle birlikte yere döküldü. Metalin fayansa çarpma sesi, marketin monoton uğultusunu bıçak gibi kesti. Adnan Paşa sırtüstü yere yığıldı. Şapkası başından fırlayıp indirimli ürünler sepetinin altına yuvarlandı. Göğsündeki madalyalar düşerken birbirine çarparak çınladı. O ses bir zafer marşı değil, bir veda melodisiydi.

Albert Camus’nün bahsettiği absürt tam da buydu. Koca bir ömür, cepheler, emirler, stratejiler… Hepsi bir süpermarketin zemininde dökülen bezelye konservelerinin arasında son bulmak üzereydi. Ölüm randevu almazdı ve dekor seçmezdi.

3. Bölüm: Yabancılaşma

Çevredeki tepki Elif’in midesini bulandırdı. İnsanlar durdu. Ellerindeki arabaları bıraktılar ama kimse yardıma koşmadı. Bir çember oluşturdular. Modern çağın akbabaları gibi elleri ceplerine gitti ve o dikdörtgen siyah ekranları, telefonlarını çıkardılar. “Adam düştü! Çek çek!” dedi bir genç. “Sarhoş mu acaba?” diye sordu yaşlı bir kadın. “Üniformalı bir de, yazık,” dedi bir başkası. Ama adım atmadı. Yerde can çekişen, kalbini tutan, gözleri tavandaki o kör edici beyaz ışığa kilitlenmiş bir insan vardı. Ama kalabalık için o sadece bir içerikti. Bir akşam yemeği sohbeti malzemesiydi.

Elif elindeki su şişesini yere bıraktı. Düşünmedi, karar vermedi. Sadece eyleme geçti. Çünkü Camus’nün Veba doktoru Rieux’nun dediği gibi, bu işin kahramanlıkla ilgisi yok. Bu sadece dürüstlük meselesidir. Ve dürüstlük, bir insan ölürken onu izlememektir.

Elif koşmaya başladı. Mavi forması marketin gri beyaz dünyasında bir umut lekesi gibi hareketlendi. Kalabalığı yardı. Omuzlarıyla video çeken o duyarsız duvarı yıktı geçti. Görseldeki o an canlandı: Arka planda donuk, ruhsuz yüzler, yerde madalyaları ve üniforması içinde acıyla kıvranan yaşlı bir asker ve ona doğru koşan, yüzünde endişe ama adımlarında kararlılık olan mavi formalı bir kadın.

4. Bölüm: Savaş

Elif generalin yanına diz çöktüğünde Adnan Paşa’nın gözleri hâlâ açıktı. O gözlerde ölüm korkusundan çok, “Beni bu halde görmeyin” diyen bir utanç vardı. Bir general savaş meydanında ölmeliydi, deterjan reyonunda, meraklı gözlerin altında değil.

Elif elini adamın boynuna, şah damarına götürdü. Nabız yok denecek kadar zayıftı. Kalp durmak üzereydi. “Herkes geriye çekilsin!” diye bağırdı Elif. Sesi markette yankılandı. Bu ses, generalin emirlerinden daha keskin, daha gerçekti. “Nefes alamıyor! Açılın!” Kalabalık bir adım geriledi ama kameralar hâlâ kayıttaydı.

Elif generalin o sıkı düğmelenmiş altın sırmalı ceketini bir kumaş parçasından farksızmış gibi hızla çözmeye başladı. Apoletlerin, rütbelerin bir önemi yoktu. Altında sadece durmak üzere olan bir kalp vardı ve Elif o kalbi bu kayıtsız evrenin elinden geri almaya kararlıydı. Göğüs kafesi hareketsiz, dudakları morarmaya başlamış, yaşlı ve korkmuş bir Adnan.

Elif avuç içlerini adamın göğüs kemiğinin üzerine, iman tahtasının tam ortasına yerleştirdi. Dirseklerini kilitledi, tüm vücut ağırlığını vererek bastırmaya başladı. 1, 2, 3, 4… Her baskıda Adnan Paşa’nın göğsünden hırıltılı bir nefes çıkıyordu. Ama bu onun nefesi değildi. Bu Elif’in ciğerlere zorla pompaladığı mekanik havaydı.

Elif sayıyordu. Ritmi tutturmak zorundaydı. Dakikada 100 baskı… “Stayin’ Alive” şarkısının ritmi… Ne garip bir ironi: Disko müziğinin temposuyla ölümü kovalamak.

5. Bölüm: Prosedür

Kalabalıktan cılız bir ses yükseldi. “Aradık, geliyorlar!” Ama sesin tonunda aciliyet yoktu. O sırada kalabalığın yarıldığı yerden telsiz sesleri ve rugan ayakkabı gıcırtıları duyuldu. Siyah takım elbiseli, yakasında mağaza müdürü kartı taşıyan bir adam belirdi. Yanında iki güvenlik görevlisi vardı.

Müdür Elif’in tepesine dikildi. “Hanımefendi, ne yapıyorsunuz? Çekilin oradan!” Elif masajı bırakmadı. “Kalbi durdu. Masaj yapıyorum. Kan pompalamazsam beyin ölümü gerçekleşecek.” Müdür güvenliklere bir bakış attı. “Prosedürlerimiz gereği mağaza sınırları içinde müşterilere tıbbi müdahalede bulunamazsınız. Yanlış bir şey yaparsanız bizi dava ederler. Ambulans yolda. Lütfen hastanın üzerinden kalkın.”

Elif inanamadı. Elleri hâlâ adamın göğsündeydi. Dava mı? Başını kaldırıp müdürün o ruhsuz gözlerine baktı. “Adam ölüyor şu an. Kalbi atmıyor. Anlıyor musun? Eğer durursam o ambulans geldiğinde sadece bir ceset taşıyacak!”

Müdür sabırsızca saatine baktı. “Bakın, bu beyefendi üniformasına bakılırsa önemli biri. Eğer sizin yüzünüzden kaburgası kırılırsa veya yanlış bir müdahale olursa bunun altından kalkamayız. Kurumsal politikamız açık. Müdahale etme, alanı boşalt, yetkilileri bekle. Siz yetkili misiniz? Kimliğiniz nerede?”

Elif’in üzerinde buruşuk bir hemşire forması vardı ama boynunda kimlik kartı yoktu. “Ben hemşireyim!” diye bağırdı Elif. Eğildi, generale iki suni teneffüs verdi. Adamın göğsü şişti ve indi. Sonra tekrar masaja başladı. “Kimliğinizi görmüyorum,” dedi müdür. “Belki de delinin birisiniz. Güvenlik, hanımefendiyi beyefendinin üzerinden alın. Alanı sterilize edin.”

İki güvenlik görevlisi tereddütle öne çıktı. Biri Elif’in omzunu tuttu. “Zorluk çıkarma, müdür bey emrediyor. Kalk, ambulans gelir şimdi.” Elif, “Dokunma bana!” diye hırladı. “Eğer beni buradan kaldırırsanız ve bu adam ölürse hepinizi katil diye haykırırım. Mahkemede şahitlik yaparım. Bu adamın katili kalbi değil, sizin korkaklığınız olur.” Güvenlik irkildi, elini çekti.

Ama müdür geri adım atmıyordu. “Yeter bu tiyatro! Burası bir pazar yeri değil. Hanımefendi, size son kez söylüyorum. Kalkın yoksa polis çağırıp sizi haneye tecavüz ve kasten yaralama suçlamasıyla aldıracağım.”

6. Bölüm: Direniş

Elif o an masaj yaparken generalin yüzüne baktı. Bu adam hayatı boyunca emir vermişti. Şimdi ise hayatı marketteki bir müdürün prosedür emrine bağlıydı. Ne kadar acı, ne kadar absürttü. Rütbeler, madalyalar, unvanlar… Hepsi Elif’in avuçlarının altındaki o zayıf kalp atışına muhtaçtı.

Elif müdüre cevap vermedi. Bunun yerine daha sert bastırdı. Çıt! Kuru bir dalın kırılması gibi bir ses duyuldu. Generalin kaburgalarından biri çatlamıştı. Kalabalıktan bir “Hii!” sesi yükseldi. “Kırdı! Kadın adamın kemiklerini kırdı!” Müdür zafer kazanmış gibi bağırdı. “Gördünüz mü? Zarar veriyor. Tutun şunu derhal!”

Güvenlik görevlileri bu sefer tereddüt etmedi. İkisi birden Elif’in kollarına yapıştı. Elif direndi, dirsek attı, çırpındı. “Bırakın!” diye çığlık attı. “Geri dönüyor, hissettim. Nabız attı, bırakın!” Ama iki güçlü adam onu generalin üzerinden çekip aldılar. Elif’in elleri generalin göğsünden ayrıldığı an, o incecik yaşam ipi koptu. General yerde, yarı açık gömleğiyle yalnız kaldı. Göğsü hareket etmiyordu, kalbi durmuştu. Etrafındaki yüzlerce insan, ellerinde telefonlarıyla bu ölüm sessizliğini kayda alıyordu.

Elif güvenliklerin kollarında çırpınırken gözleri yerde yatan generale kilitlenmişti. Müdür kravatını düzeltti. “İşte böyle. Şimdi ambulansı bekleyeceğiz, kurallara uygun olarak.” Ancak müdürün hesaba katmadığı bir şey vardı. Yaşam bazen kurallara inat son bir şans daha isterdi ve o şans Elif’in vazgeçmeyen iradesinde saklıydı.

7. Bölüm: İsyan

Kalabalıktan elinde telefon olan bir genç, “Boş ver ya, adam zaten yaşlı. Miadı dolmuş. Bıraksınlar huzurla gitsin,” dedi. Bu cümle Elif’in zihnindeki barajı yıkan son darbe oldu. “Miyadı mı dolmuş!” diye bağırdı Elif. “Nefes alan bir şeyin miadı olmaz. O bir istatistik değil, o bir insan!”

Elif tüm gücünü toplayarak güvenlik görevlisinin kaval kemiğine bir tekme attı. Görevli acıyla tutuşunu gevşettiği an, Elif bir kaplan gibi öne atıldı. Müdürün engellemeye çalışan kolunun altından sıyrıldı ve kendini tekrar generalin üzerine fırlattı. Dizleri fayansa sertçe çarptı. Ellerini tekrar göğüs kafesine yerleştirdi. “Bana dokunmayın!” diye haykırdı.

Müdür Elif’in bu delice kararlılığı karşısında bir adım geriledi. Otoritesi sarsılmıştı. Kalabalık telefonlarını indirmemiş olsa da fısıldaşmalar kesilmişti. Elif tekrar başladı. 1, 2, 3, 4… Bu sefer daha sertti. “Hadi asker,” diye fısıldadı Elif. “Emir veriyorum, kalk, emre itaat et!” Generalin vücudu her baskıda sarsılıyordu ama tepki yoktu.

Elif yoruluyordu. Kolları uyuşmaya başlamıştı. “Nefes al!” diye bağırdı. Tekrar nefes verdi. Generalin göğsü kalktı, indi. Hala hareket yoktu.

8. Bölüm: Dönüş

Birden, generalin göğsünde bir sarsıntı oldu. Bu Elif’in sarsıntısı değildi. Bu içeriden gelen bir depremdi. Generalin göğsü aniden kasıldı ve derin, hırıltılı bir nefes duyuldu. Adnan Paşa gözlerini açtı. Nerede olduğunu anlamadı. Gördüğü ilk şey, üzerine eğilmiş, ter içinde kalmış mavi formalı bir kadının yüzü oldu.

“Nabız var!” diye bağırdı Elif. “Nabız geldi, atıyor!” Kalabalığın içinden bir teyze, “Çok şükür!” diye bağırdı. Bir anda atmosfer değişti. Az önce Elif’i kınayanlar şimdi alkışlamaya başlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Müdür donup kalmıştı. “Yaşıyor mu?” diye kekeledi. Elif başını çevirip müdüre baktı. “Evet, yaşıyor. Sizin prosedürlerinize rağmen yaşıyor.”

General Adnan, titreyen elini kaldırdı. Elif’in bileğini tuttu. Konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Sadece dudakları kıpırdadı. Elif eğildi. Generalin fısıltısı, “Emir komuta kimde?” Elif gülümsedi. “Sakin olun paşam, emir komuta şu an hayatta. Siz sadece nefes almaya devam edin.”

Tam o sırada marketin kapısında ambulans ekibinin turuncu formaları göründü. Müdür hemen toparlandı, “Hastayı stabilize ettik, sizi bekliyorduk,” dedi. Elif bu iki yüzlülük karşısında başını iki yana salladı.

9. Bölüm: Adalet

Ambulans ekibi generali sedyeye alırken Elif kenara çekildi. Dizleri titriyordu. Adrenalin çekilince yorgunluk bir balyoz gibi inmişti. General sedye ile götürülürken başını çevirip Elif’i aradı. Göz göze geldiler. O bakışta bir askerin bir sivile verebileceği en büyük madalya vardı.

Ama hikaye burada bitmiyordu. Müdür, polislere Elif’i işaret etti. “Memur bey, şu kadın olay yerini ihlal etti, güvenlik personelini darp etti ve müşterimize izinsiz tıbbi müdahalede bulundu. Kendisinden şikayetçiyim.” Elif polislere baktı. Elleri kelepçelenmek için uzatılmayı bekliyordu. Bir hayat kurtarmanın bedeli buysa ödemeye hazırdı.

10. Bölüm: Karakol

Şehrin diğer ucunda, karakolun floresan ışıklı sorgu odasında Elif, metal bir sandalyede oturuyordu. Karşısında AVM müdürü, bacak bacak üstüne atmış, kibirli bir ifadeyle oturuyordu. Polis memuru, “Şüpheli Elif Yılmaz, olay yerinde yetkililerin dur ihtarına uymadınız, güvenlik görevlisini darp ettiniz ve mağaza müdürünün talimatına rağmen tıbbi yetkinizi gösteren bir belge ibraz etmeden şahsa müdahale ettiniz. Doğru mu?” dedi.

Elif sakince, “Ben bir adamı öldürmedim memur bey. Ben bir adamı ölümden aldım. O tekme bir saldırı değildi. O tekme bir hayat kurtarma hamlesiydi. Yangın kapısını kırmak gibi düşünün,” dedi.

Müdür, “Yangın kapısını kırmak başka, benim personelimi sakatlamak başka. Ayrıca o adamın kaburgasını kırmışsın. Ya adam ölseydi o zaman hesabını kim verecekti? Bizim marka değerimiz ne olacaktı?” dedi.

Elif müdüre döndü. “Marka değeriniz mi? Bir insanın nefesi sizin logonuzdan daha mı değersiz?”

Polis memuru iç geçirdi. “Bakın Elif Hanım, niyetiniz iyi olabilir ama yasa açık. Görevli memura mukavemet var, darp var, şikayetçi de var. Savcı bey mevcutlu istedi. Geceyi nezarethanede geçireceksiniz.”

Elif başını öne eğdi. Ağlamadı, itiraz etmedi. Sadece bu dünyanın absürtlüğünü kabullendi. “Beni istediğiniz yere kapatabilirsiniz. Benim vicdanım gökyüzü kadar geniş.”

11. Bölüm: Tesadüfün Adaleti

Tam Elif kapıdan çıkarılmak üzereyken karakolun ana giriş kapısında bir hareketlilik oldu. İçeriye iki sivil giyimli ama askeri nizamda duran adam girdi. Arkasından karakol amiri koşarak çıktı. Takım elbiseli adamlardan biri, generalin yaveri Yüzbaşı Kerim, elinde bir telefonla sorgu masasına yürüdü. Ekranda hastane yatağında yatan, burnunda hortumlar olan ama gözleri şahin gibi bakan general Adnan vardı.

“O kelepçeleri,” dedi general. “O kadının bileğinden hemen çıkarın.” Müdür ayağa fırladı. “Siz kimsiniz beyefendi? Biz şikayetçiyiz!” General, “Ben Deniz Kuvvetleri Emekli Orgeneral Adnan Yücesoy’um. O kadın benim hayatımı kurtardı. Eğer o kadının saçının teline zarar gelirse o AVM’yi başınıza yıkarım. O şikayeti geri alacaksın müdür!” dedi.

Elif kapının ağzında durdu. General ona baktı. “Kızım, senin nöbetin bitmedi. Benim başımda nöbet tutman lazım. Buraya gel.”

12. Bölüm: Yeni Nöbet

Elif, hastanenin steril koridorlarında generalin odasına girdi. Adnan Paşa yatağında küçülmüş görünüyordu. Madalyaların yerini EKG kabloları almıştı ama gözleri hâlâ bir orduyu yönetebilecek kadar keskin bakıyordu.

“Geldin,” dedi general. “Benim inatçı gardiyanım.” Elif gülümsedi. “Emir verdiniz paşam. Nöbet yerini terk etmek olmazdı.”

“Hayatım boyunca binlerce emir verdim. Ama dün, o marketin zemininde senin bana ‘nefes al’ diye bağırdığını duydum ve hayatımda ilk defa bir emre itaat ederken korktum. Çünkü bu sefer emri veren ben değildim.”

Elif pencereye baktı. “Sisifos’u bilir misiniz paşam?” dedi. “Biz sağlıkçılar biraz Sisifos gibiyiz. Biz o kayayı, yani insan hayatını her gün tepeye taşırız. Bazen zirveye ulaşırız, hasta iyileşir. Bazen kaya elimizden kayar, hasta ölür. Ama ertesi gün yine o dağın eteğine gider ve o kayayı tekrar itmeye başlarız. Çünkü bizim isyanımız budur. Ölümün o mutlak zaferine karşı her nefes bir başkaldırıdır.”

General sessizleşti. “Ben askerim. Benim işim bazen öldürmekti. Ama sen yaşatmak için kuralları çiğnedin. Benim kırdığım tek şey düşman hatlarıydı. Sense benim kaburgamı kırdın ama onurumu tamir ettin.”

13. Bölüm: Hakikat ve Onur

Ertesi sabah, hastane önünde basın toplantısı vardı. General Adnan Yücesoy, üniformasız, sade bir gömlekle, bir elinde baston, diğer elinde Elif’in koluna girerek çıktı. Yan yana yürüdüler. General, “Dün öldüm,” dedi. “Ama beni asıl öldüren kalp krizi değildi. Beni öldüren etrafıma toplanıp elini uzatmak yerine telefonunu uzatan o kalabalıktı.”

Elif’e döndü. “Sen bana dün bir emir verdin. Nefes al dedin. Ben o emre uydum. Şimdi ben sana bir ricada bulunuyorum. İnsanlık nöbetini tutmaya devam et. Çünkü bu dünya senin gibi yabancılar sayesinde dönüyor.”

Elif gözyaşlarını tutamadı. “Ben sadece işimi yaptım,” diye fısıldadı. “Hayır,” dedi general. “İşini yapanlar mesai bitince gider. Sen insanlığını yaptın.”

General, “Elif Yaşam Fonu” kuracağını açıkladı. “Bundan sonra sokakta, markette, herhangi bir yerde başı dertte olan birine yardım ettiği için yargılanan, işinden olan veya haksızlığa uğrayan her iyi Samaritana bu fon sahip çıkacak. Yeter ki korkmayın. Yeter ki elinizi uzatın.”

14. Bölüm: Sisifos’un Kayası

Elif, generali arabasına bindirdikten sonra hastaneye döndü. Mavi formasını giydi, yaka kartını taktı. Acil servisten bir anons duyuldu: “Travma odasına kalp durması!” Elif hiç tereddüt etmeden koşmaya başladı. Kaya tekrar aşağı yuvarlanmıştı ve Elif, yüzünde mağrur bir gülümsemeyle o kayayı tekrar itmek için hazırdı.

SON