Türk Askeri – Çölde Aşağılandı – Zekasıyla Devi Nasıl Diz Çöktürdü?

.
.
.

Türk Askeri – Çölde Aşağılandı, Zekâsıyla Devi Nasıl Diz Çöktürdü

Çöl, insanın içini kavuran bir sessizlikle nefes alıyordu. Güneş, gökyüzünde asılı duran kızgın bir demir gibi, her şeyi yakıyor; kumu, demiri, eti aynı anda eritmek ister gibiydi. Öğle vaktinin o ağır saatinde hava öylesine yoğundu ki, nefes almak bile boğazı yakıyordu. İşte tam bu cehennem sıcağının ortasında, uluslararası barış gücüne ait dev bir eğitim kampı kuruluydu. Farklı diller, farklı üniformalar, farklı egolar… Ama aynı gökyüzünün altında, aynı kızgın toprağın üzerinde.

Yüzbaşı Arslan bu kampta “Taş Arslan” lakabıyla biliniyordu. Ne iri yarıydı ne de gürültücü. Zayıf sayılabilecek bir bedeni, güneşte koyulaşmış esmer bir teni vardı. Ama onu tanıyanlar bilirdi: O beden, yıllarca dağda, karda, çamurda yoğrulmuş bir iradenin kabuğuydu. Sessizdi Arslan. Konuştuğunda kelimelerini seçer, suskunluğunda ise insanın içini ürperten bir derinlik taşırdı.

O gün, zırhlı personel taşıyıcının arkasındaki dar gölgede oturuyordu. Elinde eskimiş bir sırt çantası vardı. Askısı kopmuş, iplikleri dağılmıştı. Koalisyonun verdiği parlak iğneleri kullanmıyordu; memleketten getirdiği, kararmış kalın bir yorgan iğnesi ve balmumuyla sertleştirilmiş sarı ipliği çıkarıp dikiş atıyordu. Her ilmek, sabrın ve tutumluluğun sessiz bir ifadesiydi.

Tam o sırada, kampın gürültüsü yaklaşmaya başladı. Ağır postalların sert adımları, kahkahalar, metal şakırtıları… Koalisyonun baş eğitmeni Binbaşı Kael geliyordu. İki metreye yakın boyu, heykel gibi kaslı vücudu, kazınmış kafasıyla yürürken bile baskı yayıyordu. Kendine “Buldozer” denmesinden hoşlanırdı; çünkü ezip geçmeyi severdi.

Kael’in mavi gözleri Arslan’a takıldı. Gölgedeki o sessiz, zayıf askeri ve elindeki iğne-ipliği gördü. Yüzü alaycı bir ifadeyle gerildi. Yanına kadar yürüdü, bilerek yolunu değiştirmedi. Arslan’ın dibindeki eski alüminyum mataraya demir burunlu postalıyla sert bir tekme savurdu. Matara havada savruldu, içindeki son yudum çay kızgın kuma dökülüp cızırdayarak buharlaştı.

“Burası erkeklerin yeri,” diye bağırdı Kael. “Terzilik oynayacaksan evine dön.”

Kahkahalar yükseldi. Arslan başını kaldırmadı. Sadece dikişin üzerinden parmaklarıyla geçti, ipliği dişiyle kopardı. Sonra yavaşça ayağa kalktı, matarayı yerden aldı, kumunu silkeledi. Gözlerini Kael’in yüzüne kaldırdığında, o bakışta ne korku vardı ne öfke. Sadece derin, soğuk bir sükûnet.

Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve barakasına doğru yürüdü. İşte o an Kael’in sinirleri bozuldu. Beklediği tepki bu değildi. Bu sessizlik, atılmış bir yumruktan daha ağırdı.

Akşam olduğunda, kampın ortak yemekhanesi uğultuyla doldu. Farklı diller, kahkahalar, metal tabak sesleri… Arslan her zamanki gibi arka köşede, Azerbaycanlı Samir ve Kırgız Bolot’la oturuyordu. Sırt çantasından buruşuk bir gazete kâğıdına sarılı bir paket çıkardı. İçinden cevizli dut pestili… Annesinin Trabzon’dan yolladığı emanet.

Pestilin kokusu yayıldığında, memleket gibi sıcak bir his doldurdu masayı. Arslan pestili böldü, paylaştırdı. Alüminyum mataraya sıcak su koyup içine çay attı. “Demlik yok,” dedi gülümseyerek. “Böyle idare edeceğiz.”

Tam o sırada, yemekhanenin ışığı büyük bir gölgeyle kesildi. Kael gelmişti. Gözleri masadaki pestile takıldı. Alaycı bir kahkaha attı, pestilin son parçasını kaptı.

“Bu ne pis şey böyle?” diye bağırdı. “Siz bunu mu yiyorsunuz?”

Sonra olanlar bir an içinde gelişti. Pestili avucunda ezdi, kampın uyuz köpeğinin önüne fırlattı. “Bu çöpler köpeklere layık.”

Yemekhane buz kesti. Samir ayağa fırlamak istedi ama Arslan omzundan tuttu. Yavaşça ayağa kalktı, herkesin gözü önünde diz çöktü. Ezilmiş pestili yerden aldı, üzerindeki kumu ve köpek tüylerini parmaklarıyla temizledi. Gazete kâğıdına sardı ve sol göğüs cebine, kalbinin üzerine koydu.

Sonra Kael’e baktı. Türkçe konuştu; sesi sakin ama keskindi:

“Bunu anam yaptı. Anamın alın teri it yemeği değildir.”

Tercüman sözleri çevirdiğinde, yemekhanede derin bir sessizlik çöktü. “Anne” kelimesi, en sert adamların bile yüreğine dokunmuştu.

Kael öfkeyle yumruğunu masaya indirdi. “Yarın sabah talim alanı,” diye bağırdı. “Sana saygının ne demek olduğunu göstereceğim.”

Gece Arslan uyumadı. Ranzasında sırtüstü yatarken, köy meydanındaki yaşlı ustasını hatırladı. “Gücünü düşmandan ödünç al,” demişti usta. “O ne kadar sertse, o kadar sert düşer.”

Sabah olduğunda talim alanı dolmuştu. Yüzlerce asker, bir infaz izlemeye gelmiş gibiydi. Kael, iki iri adamını Arslan’ın üzerine saldı. Tank ve Kara Panter… Kaba güç ve hız.

Ama Arslan geri çekilmedi. Onların gücünü birbirlerine çarptırdı, boşa harcattı. Dakikalar içinde iki dev yerdeydi. Alkışlar başladı. Kael çılgına döndü, kendisi saldırdı.

Ve o an geldi. Kael’in bütün gücüyle savurduğu yumruk, Arslan’ın başını sıyırıp arkasındaki demir varile gömüldü. Demir çöktü, Kael’in eli paramparça oldu. Arslan sırtını kullanarak tek bir hamleyle devi yere serdi.

Son darbe için yumruğunu kaldırdı. Ama indirmedi. Yumruk, Kael’in ensesinden bir santim ötede durdu.

Zaman durmuştu.

Arslan yumruğunu açtı, elini uzattı. “Kalk ayağa,” dedi.

Kael’in gözlerinden yaşlar aktı. Elini tuttu. O an, dev diz çöktü. Alkışlar çölde gök gürültüsü gibi yankılandı.

Akşam, Arslan barakasında çay demliyordu. Kael geldi, elinde şarap şişesiyle. Arslan şarabı geri itti, çay uzattı. Kael ilk yudumda yüzünü buruşturdu, sonra gülümsedi.

“Acı ama sonu tatlı,” dedi Arslan. “Askerlik de böyledir.”

O gece çölde bir efsane doğdu. Gücün kasla değil, akıl ve karakterle ölçüldüğünü anlatan bir efsane…
Çünkü gerçek güç, düşmanı yere sermekte değil; onu yerden kaldırabilmekte gizlidir.