ÇOCUK BOŞ ARSAYI GÖSTERİP "BURADA BİRİ YAŞIYOR" DEDİ, VE KAZDIKLARINDA…

.

ÇOCUK BOŞ ARSAYI GÖSTERİP “BURADA BİRİ YAŞIYOR” DEDİ

Eskişehir’in kenar mahallelerinden birinde, Çınar Sokağı’nın sonunda yıllardır terk edilmiş bir arsa vardı. Mahalleli oraya “ölü toprak” derdi. Çünkü ne bir kuş konar, ne bir çocuk yaklaşırdı. Çürümüş tahtalar, kırık cam şişeler ve rüzgârda sallanan paslı tabelalar dışında hiçbir şey yoktu. Ama en ürkütücü olan, oranın taşıdığı açıklanamaz sessizlikti.

O gün, yaz güneşi asfaltı kavururken, ince yapılı küçük bir çocuk o arsanın önünde hareketsiz duruyordu.

Adı Yiğit Demiral’dı. Henüz yedi yaşındaydı.

Solgun yüzü, zayıf bedeni ve derin, yorgun gözleriyle yaşıtlarından çok daha büyük bir acıyı taşıyor gibiydi. Gözlerini toprağa sabitlemişti. Sanki görünmeyen bir şeyle konuşuyordu.

Arkasından bir kadın sesi duyuldu.

“Yiğit! Buraya gel, ne yapıyorsun orada?”

Bu ses, Umut Yolu Çocuk Koruma Merkezi’nde gönüllü öğretmenlik yapan Nuray Yıldırım’a aitti.

Yiğit, elini uzattığında onun elini tuttu ama gözlerini topraktan ayırmadı.

Sonra fısıldadı:

“Burada biri yaşıyor…”

Nuray bir an donakaldı.

“Ne demek istiyorsun tatlım?”

Yiğit’in sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı:

“Nefes alıyor… duydum.”

Nuray toprağa baktı. Kurumuş otlar, taşlar… Hiçbir şey yoktu. Mantıklı hiçbir açıklama yoktu.

“Hayal görmüşsündür,” dedi yumuşakça. “Hadi gidelim.”

Ama içindeki huzursuzluk büyüyordu.


YİĞİT’İN GEÇMİŞİ

Yiğit, hayata başlarken bile şanssızdı.

Annesi aşırı doz nedeniyle hayatını kaybetmişti. Babası ise şiddet eğilimli bir alkolikti ve cezaevindeydi. Yiğit aylarca sokakta yaşamış, ardından bir sosyal hizmet kuruluşu tarafından bulunarak Umut Yolu Çocuk Koruma Merkezi’ne getirilmişti.

Ama oraya ait değildi.

Konuşmazdı. Diğer çocuklarla oynamazdı. Günlerini bir köşede oturarak geçirirdi.

Ve en garibi…

Sürekli o boş arsaya giderdi.


.

GÖRÜLMEYEN ŞEYLER

Günler geçtikçe Yiğit’in davranışları daha da tuhaflaştı.

Sık sık kendi kendine fısıldıyor, aynı resmi tekrar tekrar çiziyordu:

Toprağın altında bir kutu…

Kutunun içinde bir kadın…

Ve kapakta küçük hava delikleri.

Bir akşam Nuray dayanamayıp sordu:

“Niye hep bunu çiziyorsun?”

Yiğit titreyerek cevap verdi:

“O kadın yerin altında… nefes alıyor… ama sesi zayıflıyor…”

Nuray’ın içi ürperdi.

Bu bir hayal miydi?

Yoksa…


KİMSENİN İNANMADIĞI GERÇEK

Merkezdeki diğer çalışanlar Yiğit’i ciddiye almıyordu.

“Travma,” diyorlardı.
“Halüsinasyon.”
“Dikkat çekmeye çalışıyor.”

Hatta bazıları ondan korkmaya başlamıştı.

“Bu çocuk normal değil.”

Nuray ise emindi.

Yiğit yalan söylemiyordu.


GECEKİ FISILTILAR

Bir gece Nuray bir sesle uyandı.

Pencereye yaklaştı.

Ve gördüğü şey kalbini sıkıştırdı.

Yiğit… yine oradaydı.

Toprağın kenarında kıvrılmış, dudakları kurumuş, gözleri karanlığa sabitlenmişti.

Fısıldıyordu:

“Artık çok zayıf… neredeyse duyamıyorum…”

O an Nuray karar verdi.

Ertesi gün polise gidecekti.

.

POLİSİN ŞÜPHESİ

Eskişehir İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde Nuray’ı ciddiye alan olmadı.

“Çocuklar böyle şeyler söyler,” dedi memur Mustafa Yaman.

Ama Nuray vazgeçmedi.

Son kozunu oynadı:

“Kaybolan hemşire Gülçin Karataş’ı biliyor musunuz?”

Mustafa durdu.

“Yiğit onun sesini duyduğunu söylüyor.”

Bu cümle her şeyi değiştirdi.


KAZI

Bir saat sonra ekipler arsanın önündeydi.

Yiğit bir noktayı işaret etti.

“Burada.”

Kazı başladı.

Dakikalar geçtikçe herkesin içindeki şüphe korkuya dönüştü.

Ve sonra…

Kürek sert bir şeye çarptı.

Tahta bir kapak.

Üzerinde küçük delikler.

Komiser Bahadır eğildi.

Kulak verdi.

Yüzü bembeyaz oldu.

“İçeriden nefes sesi geliyor…”


MUCİZE

Kutu açıldığında içeride bir kadın vardı.

Zayıf, yaralı, susuz kalmış…

Ama yaşıyordu.

Gülçin Karataş.

Doktorlar daha sonra tek bir şey söyledi:

“Bir gün daha geç kalsaydınız ölmüştü.”


GERÇEK ORTAYA ÇIKIYOR

Soruşturma kısa sürede sonuçlandı.

Suçlu bulundu:

Ertuğrul Saydam.

Saplantılı bir adam.

Gülçin’i kaçırmış, bir kutuya koymuş ve toprağa gömmüştü.

“Onu yanımda tutmak istedim,” dedi.


UNUTULAN KAHRAMAN

Medya olayı manşetlere taşıdı.

Polis kahraman ilan edildi.

Ama kimse Yiğit’ten bahsetmedi.

O küçük çocuk…

Hayat kurtaran çocuk…

Yine unutulmuştu.


DIŞLANMA

Merkezde işler daha da kötüye gitti.

Yiğit artık “garip” değil…

“tehlikeli” olarak görülüyordu.

Onu psikiyatri merkezine göndermek istediler.

Nuray karşı çıktı.

Ama yalnızdı.


GERÇEĞİ GÖRENLER

Gülçin iyileştiğinde ilk isteği Yiğit’i görmek oldu.

Onun elini tuttu.

Gözyaşlarıyla:

“Hayattaysam senin sayende,” dedi.

Bu, her şeyi değiştirdi.

Doktorlar, polisler…

Hepsi Yiğit’in gerçek olduğunu kabul etti.


YENİ BİR HAYAT

Sonunda Gülçin bir karar verdi.

Yiğit’i evlat edinecekti.

Resmi işlemler tamamlandı.

Yiğit artık yalnız değildi.


AMA…

Toplum değişmemişti.

Dedikodular başladı.

“Garip çocuk.”
“Deli.”
“Tehlikeli.”

Bir gece evlerine saldırdılar.

Camlar kırıldı.

Ama bu kez Yiğit yalnız değildi.


ADALET

Mahkeme günü geldi.

Ertuğrul 30 yıl hapis cezası aldı.

Bu kez medya Yiğit’i görmezden gelmedi.

Onu “küçük kahraman” olarak anlattı.


SON

Bir gece Yiğit yatağında uzanırken Gülçin ona sordu:

“Artık o sesleri duyuyor musun?”

Yiğit gülümsedi.

“Hayır… artık sadece güzel şeyler duyuyorum.”

Sonra gözlerini kapattı.

İlk kez…

Gerçekten huzurluydu.


MESAJ

Bazı çocuklar farklıdır.

Ama bu, onların bozuk olduğu anlamına gelmez.

Bazen…

Onlar gerçeği bizden daha net görür.

Ve bazen…

Bir hayat kurtarmak için sadece inanmak gerekir.