Bir Asker İle Bir Rahibe Issız Bir Adada Mahsur Kalıyor! ( Bu Filmde Her Şey Var )

.

.

.

Issız Adada İki Yalnız Ruh

1944 yılıydı. Dünya, insanlığın kendi kendine açtığı en büyük yarayla kan kaybediyordu. Uzak cephelerde patlayan bombaların sesi, Pasifik Okyanusu’nun ortasında bile yankılanıyordu. Gökyüzü griydi, deniz öfkeliydi ve yaşam, bir anlık dikkatsizlikle yok olabilecek kadar kırılgandı.

Amerikalı deniz piyadesi Allison, işte bu kaosun ortasında hayatta kalmaya çalışıyordu.

Birliği Japon askerlerinin ani baskınına uğradığında, etrafında patlayan mermilerden başka bir şey görmemişti. Arkadaşlarının çığlıkları, barut kokusu ve panik… Sonra su. Soğuk, karanlık ve sonsuz gibi görünen su.

Nasıl kurtulduğunu tam olarak hatırlamıyordu. Bir sal… Kırık tahtalar… Ve günler süren yalnızlık.

Güneş her doğduğunda umutlanıyor, her battığında öleceğini düşünüyordu.

Ta ki ufukta küçük bir ada görene kadar.

Tüm gücünü toplayarak kürek çekti. Kolları yanıyor, dudakları tuzdan çatlamıştı. Sal nihayet kumlara sürtündüğünde Allison kendini kıyıya attı. Dizlerinin üstüne çöktü. Yaşıyordu.

Adada hayat belirtisi aradı. Ama karşısına çıkan sadece rüzgârın hışırdattığı ağaçlar ve keskin kayalardı.

Sonra… bir yapı gördü.

Taştan yapılmış küçük bir kilise.

Allison kapıyı ittiğinde içeride bir kadınla göz göze geldi. Kadın çığlık atacak gibi oldu, geri çekildi. Allison hemen ellerini kaldırdı.

“Korkma,” dedi.
“Amerikalıyım.”

Kadının adı Angela’ydı. Katolik bir rahibe.

Bu ada onun dünyasıydı artık.


Angela, yıllar önce bir rahiple birlikte adaya gelmişti. Amaçları yaşlı din adamlarını Japon işgalinden korumaktı. Fakat geç kalmışlardı. Japon askerleri adayı çoktan ele geçirmiş, rahipleri esir almıştı.

Angela ve yanında gelen rahip saklanmıştı.

Rahip hastalanarak ölmüş, Angela ise adada yapayalnız kalmıştı.

Allison bunu dinlerken sessizdi. Çünkü onun da anlatacak bir hikâyesi vardı. Yetimhanede geçen çocukluk yılları, yalnızlık, orduya katılma kararı… Hayatta tutunmak için savaştan başka bir yol bilmemesi.

İki yalnız insan, aynı adada kaderin insafına kalmıştı.


İlk günler hayatta kalma mücadelesiyle geçti.

Angela dua ediyor, Allison yiyecek buluyordu. Hindistancevizi, meyve, denizden gelen küçük balıklar…

Bir gün denizde yüzen bir kaplumbağa gördüler. Açlık ağır basmıştı. Sala bindiler. Dalgalarla boğuşarak kaplumbağayı yakaladılar.

Allison eti pişirip yerken,

“Bu adada ihtiyacımız olan her şey var,” dedi.
“Kimse gelmese bile hayatta kalabiliriz.”

Angela sessiz kaldı.

Sonra sordu:

“Evde seni bekleyen biri var mı?”

Allison başını salladı.

“Hiç olmadı.”

Angela da bir yetimdi. Tanrı’ya olan inancı onu rahibe olmaya yöneltmişti. Ama henüz son yemini etmemişti. Kilise ona beş yıllık bir düşünme süresi tanımıştı.

Bu bilgi, Allison’ın kalbinde küçük ama tehlikeli bir umut filizi yeşertti.


Gökyüzünde bir gün Japon uçağı belirdi.

Allison anında Angela’yı çekip sakladı. Bir mağara buldular. Günlerce orada kaldılar.

Sonra bombalar yağmaya başladı.

Kilise yerle bir oldu. Barınak yok oldu. Allison’ın salı Japon askerleri tarafından yakıldı.

Artık tamamen mahsurlardı.

Angela teslim olmayı önerdi. Rahibeye zarar vermeyeceklerini düşünüyordu.

Allison reddetti.

“Onlara güvenemeyiz.”


Günler geçtikçe aralarındaki bağ güçlendi.

Allison, Angela’ya küçük bir çiçek ve tarak hediye etti. Angela gülümsedi. Uzun zamandır ilk kez.

Allison sonunda dayanamadı.

“Ben… savaş bittiğinde seninle bir hayat kurmak istiyorum.”

Angela’nın gözleri doldu.

“Ben kendimi Tanrı’ya adadım,” dedi.
“Bu bağlılığa ihanet edemem.”

Allison’ın kalbi kırıldı ama onu zorlamadı.

O gece sarhoş oldu. Söylediği sözlerle Angela’yı incitti. Adem ile Havva benzetmesi…

Angela sessizce ormana kaçtı.

Yağmur altında bayıldı.


Allison onu sabah bulduğunda neredeyse ölmüştü.

Tam onu mağaraya taşırken Japon askerleri geri döndü.

Allison, Angela’yı kurtarmak için yeniden hayatını riske attı. Battaniye ve ilaç çalarken bir askeri öldürmek zorunda kaldı.

İlk kez dua etti.


Ertesi gün Japonlar mağaraya yaklaştı.

El bombası tehdidi…

Angela diz çöktü. Sonunun geldiğine inanıyordu.

Ve tam o anda…

Gökyüzü yarıldı.

Amerikan uçakları.

Bombalar Japon mevzilerini parçaladı.

Allison, gizli silahları tek tek yok ederek Amerikan askerlerinin çıkarmasını mümkün kıldı. Yaralandı ama durmadı.

Savaş bitmişti.


Angela yaralarını sardı.

Allison fısıldadı:

“Vedalaşma vakti.”

Angela gözyaşlarıyla karşılık verdi:

“Hayatımı seninle geçiremesem bile, kalbim hep seninle olacak.”

Amerikan bayrağı adaya dikildi.

Allison sedyeye alındı.

Angela arkasından sessizce yürüdü.


Bu hikâye bize şunu anlatır:

Gerçek aşk, her zaman birlikte olmak değildir.
Bazen vazgeçmek, sevmekten daha büyük bir fedakârlıktır.

Ve bazen…
İki insan ayrı yollara gitse bile, kalpleri aynı adada kalır.