DOKTORLAR İŞ ADAMINI BIRAKTI… AMA İNŞAATÇI HARIKA BİR ŞEY YAPIP ONU KURTARIYOR

.
.
.

Doktorlar Vazgeçtiğinde

Avrasya Hastanesi’nin üçüncü katı o sabah her zamankinden daha sessizdi.
Sessizlik, yoğun bakım koridorlarında her zaman vardır ama bu sessizlik başka türlüydü. Umutsuzluk kokuyordu.

Ahmet Yılmaz, Türkiye’nin en büyük gayrimenkul şirketlerinden birinin kurucusu, üç haftadır katatonik durumdaydı.
Ne konuşuyor, ne tepki veriyor, ne de gözlerini bilinçli şekilde açıyordu.

Ülkenin en iyi nörologları gelmişti.
Beyin MR’ları, EEG’ler, ilaç protokolleri, alternatif yaklaşımlar…
Hiçbiri sonuç vermemişti.

Son raporda şu cümle yer alıyordu:

“Hastanın durumu stabil ancak bilinç dönüşü için umut son derece zayıf.”

Bu cümle Elif Yılmaz’ın içini parçaladı.

Elif kırk iki yaşındaydı.
Babası iş dünyasının zirvesindeyken onun gölgesinde büyümüş, şimdi ise o gölge bir hastane yatağında hareketsiz yatıyordu.

Üstelik bu sadece bir baba meselesi değildi.
Şirketin avukatları “aciz raporu” için bastırıyor, bankalar sabırsızlanıyor, küçük kardeşi Burak ise kontrolü tamamen ele geçirmek istiyordu.

Elif her gün babasının odasına giriyor, elini tutuyor ve fısıldıyordu:

“Baba, buradayım… Lütfen dön.”

Ama cevap yoktu.


O gün hastanenin üçüncü katında bir tadilat vardı.
Duvarlar yenileniyor, eski kablolar sökülüyordu.

Tadilat ekibinde ellili yaşlarında bir adam vardı: Mehmet Demir.

Yıpranmış kahverengi bir şapka, nasırlı eller, omuzlarında yılların yükü…

Mehmet koridordan geçerken 314 numaralı odanın önünde durdu.

Neden durduğunu kendisi de bilmiyordu.

Cam kapıya yaklaştı.
İçeride yatan adamı gördüğü an dizlerinin bağı çözüldü.

Gözleri doldu.

Dudakları titredi.

Ve neredeyse duyulmayacak bir sesle fısıldadı:

“Ahmet… Can…”

Yanından geçen hemşire Gül durdu.

“Beyefendi, hasta yakınları dışında kimse—”

Mehmet başını kaldırdı.

“Bu adamı tanıyorum,” dedi.
“Çok eskiden… Ailesiyle konuşmam gerek.”

Gül şüphelendi.
Bu tür hikâyeleri çok duymuştu.

Ama adamın gözlerindeki ifade…
O sahte değildi.

Tam o sırada Elif koridora girdi.

Babasıyla ilgili her hareketi artık tehdit gibi algılıyordu.

“Bu adam burada ne yapıyor?” diye sertçe sordu.

Mehmet döndü.

Elif’i hiç tanımıyordu ama onu hemen tanıdı.

Aynı bakışlar.
Aynı alın çizgisi.

“Ahmet Bey’in kızı siz misiniz?” diye sordu titreyerek.

“Evet. Ve sizin burada ne işiniz olduğunu bilmek istiyorum.”

“Benim adım Mehmet Demir,” dedi adam.
“Babanızla otuz yıl önce birlikte çalıştık.”

Elif alaycı bir kahkaha attı.

“Bakın beyefendi… Babam üç haftadır komada. En iyi doktorlar bile yardım edemiyor. Siz gerçekten—”

“Hayır,” dedi Mehmet sakin ama kararlı bir sesle.
“Doktorlardan daha iyi olduğumu söylemiyorum.
Ama onu tanıyorum.”


Nörolog Doktor Selim Tekin koridora geldi.

Altı aydır Ahmet’in vakasını takip ediyordu.

“Elif Hanım,” dedi yumuşak bir sesle,
“Bugün nasılsınız?”

Elif işçiyi işaret etti.

“Bu adam babamı tanıdığını söylüyor. Yanına girmek istiyor.”

Doktor Mehmet’i süzdü.

Bilime inanırdı ama açıklanamayan vakalar da görmüştü.

“Beyefendi, tıbben böyle bir ziyaretin faydasını—”

“Sadece beş dakika,” dedi Mehmet.
“Dokunmam. Konuşmam bile gerekmez.”

Elif gözlerini kapattı.

Son haftalarda her umut kırıntısına tutunmuştu.

“Beş dakika,” dedi.
“Ve ben burada olacağım.”


Ahmet’in odasına girdiklerinde herkes nefesini tuttu.

Mehmet yatağa yaklaştı.

Şapkasını çıkardı.

“Merhaba Ahmet Can,” dedi fısıltıyla.

O anda monitörde küçük bir dalgalanma oldu.

Doktor Selim dondu.

“Bu… bu mümkün değil.”

Yirmi gündür hiçbir tepki yoktu.

Elif’in kalbi hızlandı.

Mehmet devam etti.

“Benim Mehmet…
Hani şu birlikte ilk binayı yaptığımız Mehmet.”

Ahmet’in parmakları hafifçe kıpırdadı.

Elif’in gözleri doldu.


Sonraki günlerde Mehmet her gün geldi.

Eski günleri anlattı.

Şantiyeleri…
İlk hayalleri…
İşçilere verilen sözleri…

Bir gün eski bir fotoğraf getirdi.

İki genç adam, yarım kalmış bir binanın önünde gülümsüyordu.

“Bu,” dedi Mehmet,
“ilk ortaklığımız.”

Fotoğraf Ahmet’in görebileceği yere kondu.

Bir başka gün Mehmet, şantiyede dinledikleri eski bir türküyü mırıldandı.

Ahmet’in gözünden bir damla yaş aktı.

Doktor Selim şaşkındı.

“Bu… bu inanılmaz.”


Bir hafta sonra Ahmet’in eli bilinçli şekilde Mehmet’in elini sıktı.

Elif çığlık attı.

“Doktor! Eli!”

Ahmet o gün gözlerini açtı.

Zorla…
Ama bilinçli.

Dudakları kıpırdadı.

“Memo…”

Mehmet ağladı.

“Buradayım Ahmet Can.”


Ahmet günler içinde kendine geldi.

Ve gerçekleri anlatmaya başladı.

Nasıl değiştiğini…
Nasıl hayallerinden uzaklaştığını…
Ve son çöküşünün sebebini.

“Memo’nun evinin yıkım iznini imzaladığım gün,” dedi titreyerek,
“kendimden nefret ettim.”

Mehmet dondu.

“Biliyor muydun orada yaşadığımı?”

“Bir gün önce öğrendim,” dedi Ahmet.
“Ve o suçluluk… beni kapattı.”


Ahmet iyileştikçe hayatı değişti.

Şirketi dönüştürmeye karar verdi.

Kar paylaşımı.
Sosyal konut.
İşçi hakları.

Ve en büyük sürprizi:

“Şirketin yarısı Memo’nun.”

Burak itiraz etti.

Ama Ahmet kararlıydı.

“Gerçek ortaklık parayla değil, vicdanla olur.”


Yıllar geçti.

Şirket ülkenin en saygın sosyal işletmelerinden biri oldu.

Ahmet ve Mehmet yan yana oturup torunlarını izlerken Ahmet şöyle dedi:

“Beni iki kez kurtardın.”

“Hayır,” dedi Mehmet.
“Biz birbirimizi kurtardık.”


Son Söz

Bazen doktorlar vazgeçer.
Ama insanlık vazgeçmez.

Bazen bir hayatı,
en pahalı tedaviler değil,
gerçek bir dostluk kurtarır.